2020, Trump, İran ve Kötü Senaryolar

2015’teki Anlaşma’dan umduğunu bulamayan ve hayal kırıklığı yaşayan Ruhani ile etrafındaki politikacılar, İslam Cumhuriyeti tarihinin en başarısız hükûmeti olmak istemediklerinden Biden’ın yarattığı şanstan faydalanmak istiyor.

Bütün dünya için küresel salgın ve yol açtığı ekonomik krizler nedeniyle son derece kötü geçen 2020 yılı, İran için özellikle kötü anılarla dolu bir yıl olarak hafızalara kazındı. 2018’den itibaren alarm vermeye başlayan finansal göstergelerin ortaya koyduğu ekonomik buhrana, yılbaşındaki beklenmedik saldırının da eklenmesi İran’ın, Donald Trump yönetimi altındaki ABD karşısında son kırk yılın en ağır meydan okumalarından birisi ile yüzleştiğini doğrulamış oldu. Tahran’daki liderler, hamasi intikam söylemlerine ve tehditlerine rağmen pratikte, son yıllarda ulusal kahramana dönüşen General’in ve beraberindekilerin öldürülmesine verilecek en rasyonel cevaplardan birisini verdi ve ABD ile savaş ihtimali gündemden kalkmış oldu.

Yine de Kasım Süleymani ve yakın çalışma arkadaşlarının 3 Ocak’ta Bağdat Havalimanı çıkışında öldürülmeleri, İran’ın yıl içinde karşılaştığı tek kriz değildi. Misilleme saldırılarında bir Ukrayna yolcu uçağının düşürülmesi ve tamamına yakını İranlı olan çok sayıda sivilin öldürülmesi ülkede büyük tepki çekti. Bu atmosfer altında şubat ayında gerçekleştirilen Meclis seçimleri bütün teşviklere, kampanyalara ve fetvalara rağmen sönük geçti ve başkent Tahran’da seçimlere katılım son kırk yılın en düşük seviyesine geriledi. Bu durum, zaten Trump ile birlikte elindeki kartları kaybeden Ruhani hükûmeti için son darbe oldu ve büyük çoğunluğu muhafazakâr milletvekillerinden oluşan Meclis, ülkedeki bütün sorunların nedeninin “ılımlı” hükûmet ve ABD ile imzalanan Nükleer Anlaşma olduğunu ileri sürmeye başladı.

Ruhani hükûmeti henüz seçim sonuçlarını hazmedememişken Çin’de başlayan ve çok sayıda insanın ölümüne yol açan koronavirüsün İran’da da görüldüğü açıklandı. Virüsün teknik anlamda yeterince tanınmaması, yetkililerin söylemlerinde tutarsızlıklara yol açtı ve özellikle ilk aylarda “biyolojik saldırı” ve “gerçek hasta ve ölü sayısı” ekseninde geniş tartışmalar ortaya çıktı. Virüsün kısa süre içinde Avrupa ülkelerinde de yayılmaya başlaması, İran’ın kriz yönetimini daha makul seviyeye çekti. Yine de geçen iki yıl içinde yetkililerin “ekonomik terör” adını verdikleri yaptırımların etkisiyle ciddi bir küçülme yaşayan ekonomiden dolayı salgına karşı sert toplumsal tedbirlerin alınması mümkün olmadı ve yüz bine yakın insan hayatını kaybetti.

2020 yılı boyunca İran’ın karşılaştığı meydan okumalar ülke içi ile sınırlı kalmadı. Irak’ta uzun süredir devam eden ve başını güneyli Şii gençlerin çektiği İran ve yolsuzluk karşıtı protesto gösterileri sonucunda Mustafa Kazımi başbakanlığa seçildi. Siyasetçi bir geçmişi olmayan ve İran’a karşı mesafeli duruşu ile bilinen Kazımi’nin başbakanlığına, İran Devrim Muhafızlarına yakın bazı Haşd grupları karşı çıktıysa da Kazımi’nin, istihbaratçılığı döneminden beri Ruhani hükûmetindeki isimlerle iyi ilişkiler içinde olduğu öne sürüldü. Kazımi’nin altı aylık başbakanlığı süresince Irak’ın katmerleşmiş sorunlarına çözüm üretmesi doğal olarak mümkün olmadı ve protestocu gençler tarafından ülke içindeki dengeleri fazlasıyla gözettiği ve Tahran’a tavizler verdiği gerekçesiyle eleştirildi. Kazımi, ülke içinde Mukteda Sadr ve Necef Merceiyeti dışında kurumsal desteğinin zayıflığını dış politika adımları ile gidermeye çabaladı, Arap ülkeleri ve Türkiye ile ilişkileri geliştirmeye çalıştı. İran’a askerî-siyasi müdahalelerini azaltması durumunda ekonomik ilişkileri sürdürme ve geliştirme vaadinde bulundu.

2020, Tahran’ın Suriye politikaları açısından da pek parlak geçmedi. İsrail’in rutin hâle gelen hava saldırılarında çok sayıda İranlı subay ve Tahran’ın paralı milisi hayatını kaybederken ABD’nin Sezar Yaptırımları, Suriye’yi devrimin başından beri görülmemiş biçimde kıtlıkla karşı karşıya bıraktı. İran’ın kendi zor maddi koşullarından dolayı son on yılda olduğu gibi Baas yönetimine mali destek sağlayamaması, durumu iyice ağırlaştırdı ve başkent Şam’da gıda ve yakıt gibi temel ihtiyaç maddelerinin temininde bile uzun kuyrukların oluştuğu görüldü.

İran’ın içindeki sabotaj ve suikast eylemleri, 2020 yılı içinde de hız kesmeden devam etti. Yaklaşık on saldırı ve sabotaj içinde, temmuz ayında Natanz Nükleer Tesislerine gerçekleştirilen saldırı özellikle önemliydi. Gelişmiş uranyum santrifüjlerinin bulunduğu tesislere saldırının kaynağı hakkında çelişkili açıklamalar yapılsa da hasarın büyüklüğü, eylemin siber saldırı kaynaklı olsa bile dışarıdan fiziki saldırı ihtimalinin de mümkün olduğunu gösteriyordu. Bu bağlamda bazı yetkililerin hava savunma zafiyetine vurgu yapmaları dikkat çekti. Kasım ayında gerçekleşen bir diğer saldırı ise çok daha fazla tepkiye neden oldu. İran’ın nükleer faaliyetlerinin askerî boyutundan sorumlu olan General Muhsin Fahrizade, Tahran yakınlarında karmaşık bir suikast ile öldürüldü. İsrail’in suçlandığı bu olayla da ilgili diğer saldırılar gibi farklı senaryoların dillendirildiği görüldü. Bununla birlikte ülke içinde ve dışında çok sayıda İranlı, mayıs ayı içinde İran’ın yanlışlıkla kendi savaş gemisini vurması gibi çok sayıda olay birlikte ele alındığında, ülkenin güvenlik sorunları ve askerî zafiyet içinde olduğunu öne sürdü.

Yine de İran için son yılların en mutlu olayı, kasım ayında ABD’de gerçekleştirilen Başkanlık seçimleri oldu. İran’ı farklı zemin ve boyutlardaki hamleleri ile günden güne köşeye sıkıştıran Trump’ın seçimleri kaybetmesi ve buna mukabil, seçim kampanyası esnasında İran ile Nükleer Anlaşma’ya döneceğini ilan eden Joe Biden’ın başkan seçilmesi toplum bazında olmasa da elitler bazında ciddi bir dalgalanmaya yol açtı. Bu durum özellikle bazıları, Biden ile kişisel ilişkisi olan Ruhani ve etrafındaki politikacılar için geçerli oldu. 2015 yılındaki Anlaşma’dan umduğunu bulamayan ve hayal kırıklığı yaşayan bu kadrolar, İslam Cumhuriyeti tarihinin en başarısız hükûmeti olarak tarihe geçmek istemediklerinden Biden’ın yarattığı şanstan sonuna kadar faydalanmak istiyor. Buna mukabil gelişmelerin farkında olan muhafazakâr Meclis ise özellikle Fahrizade suikastının meydana getirdiği atmosferi kullanarak hükûmeti nükleer alanda daha sert adımlar atmaya zorluyor, âdeta KOEP ve Ek Protokol’den çıkmaya zorlayacak yasaları onaylayarak inisiyatif kazanmaya çalışıyor.

Biden hükûmeti ve İran ilişkileri, önümüzdeki yıl en fazla üzerinde durulacak konulardan birisi olduğu için 2020’nin son yazısında Trump’ın İran politikaları üzerinden bir değerlendirme yapmak daha yerinde olacaktır. Çeşitli iç ve dış politika uygulamaları nedeniyle çokça eleştirilen Trump, İran politikaları özelinde geride oldukça zengin bir deneyim bırakmıştır. Seçim kampanyası esnasında sıklıkla altını çizdiği gibi uyguladığı üç yıllık ağır yaptırımlarla İran’ı bir anlaşmaya mecbur bırakmış, bunu sağlama almak için İsrail’in İran içinde ve dışındaki askerî eylemlerine yeşil ışık yakmış, ne kadar ciddi olduğunu göstermek için caydırıcılık dengeleri açısından dokunulmaz olduğunu düşünen Süleymani’yi hedef almaktan kaçınmamıştır. Özetle söylemek gerekirse Trump aslında her alanda İran’ın limitlerini ortaya koymuş, kırk yıldır tartışılan teorik soruların cevabını pratikte vermiştir. Bu politikalar Biden yönetimi için de önemli dersler içermektedir ve İran’ın anlaşma için ayak diremesi durumunda başvuracağı yöntemleri netleştirmiştir. 2020 yılı içinde netleşen bu resim, İsrail’i daha cüretkâr hâle getirmiş ve özellikle Trump’ın görevi teslim edeceği 20 Ocak tarihine kadar Tahran’ı hedef alacak yeni saldırılar konusunda spekülasyonlara yol açmıştır.

Trump’ın ve/veya İsrail’in önümüzdeki üç hafta içinde İran’a karşı sert bir hamle girişiminde bulunarak Biden yönetiminin anlaşma ihtimalini yok etme senaryosu, yalnızca konu ile ilgilenen uzman ve gözlemciler tarafından değil İran’ın en önemli bölgesel partnerlerinden olan Hizbullah Lideri tarafından da dile getirilmiştir. Hasan Nasrallah, 27 Aralık’taki dört saatlik konuşması esnasında, bu tür bir saldırının oldukça muhtemel olduğunu belirtmiştir. Konuşmadan önceki günlerde Kasım Süleymani’nin yerini alan İsmail Kaani’nin Irak’ta görüşmelerde bulunması, birçok kimseye bir yıl önceki gelişmeleri hatırlattı. Kaani, son günlerde ABD unsurlarına düzenlenen taciz saldırılarının durdurulmasını isteyerek bunların “haram” olduğu vurgusunda bulunmuş ancak İran’ın bir saldırıya uğraması durumunda Tahran’a bağlı tüm Haşd gruplarından ABD’yi hedef almalarını istemiştir. Eş zamanlı olarak Irak’taki ABD’li komutanlar, Iraklı yetkilileri uyararak en ufak bir saldırı durumunda Bağdat’taki elçiliği kapatacakları ya da saldırıdan sorumlu tuttukları gruplara misilleme yapacakları tehdidinde bulundular.

ABD içinde İran’ı, Batı Asya’nın en büyük problemi olarak gören kesimlerin, İsrail’in de aktif katkısıyla önümüzdeki günlerde böylesi bir hamlede bulunmasının işleri daha da karmaşıklaştıracağına şüphe yoktur. İran’ın, şimdiye kadar kendisini hedef alan saldırılara cevap vermediği doğru olsa da vurulacak darbenin, topyekûn bir savaş çıkarmayacak ancak İran’ı tavize zorlayacak derecede bir şiddet içermesi gerekiyor. Tabii eğer bazılarının öne sürdüğü gibi Trump, geniş ölçekli bir savaşı bahane gösterip başkanlığı devretmekten kaçınmayı planlamıyorsa.


Bu makale ilk olarak 31.12.2020 tarihinde TRT Farsça'da yayımlanmıştır.

https://www.trt.net.tr/persian/brnmh-h/2020/12/31/2020-trmp-yrn-w-snrywhy-plyd-1555147

Trump, İran, Süleymani, Biden, ABD

İsrail’deki Patlamalar Ne Anlama Geliyor?

Hakkı Uygur

Eğer bu saldırılar İsrail'in iddia ettiği gibi tamamen kaza ve tesadüf eseri ise bile iç kamuoyunun misilleme taleplerinden bunalan Tahran'ı rahatlatacağı kesindir.

İran Tarihinin Darbelerle İmtihanı: 1953 Darbesi ve Transatlantik İttifakı

Hakkı Uygur

Her ne kadar Musaddık hükûmetine karşı yapılan 1953 Darbesi önemli olsa da yakın tarihli bu Darbe, İran tarihinin ilk darbesi değildir.