Pakistan’ın rolü bir uzlaşı dayatmak değil taraflardan herhangi birinin çatışmadan geri adım atmaya hazır olduğu anda kullanılabilecek diplomatik bir kanalın ve işler bir müzakere çerçevesinin açık kalmasını sağlamaktır.
“Ekonomik Dışlama Operasyonu”nun en önemli riski, İran’ı geri adım atmaya zorlamak yerine Tahran’ı, zamanın kendi aleyhine işlemesini önlemek amacıyla mevcut denklemi değiştirecek ve gerilimi yeniden artıracak adımlar atmaya yöneltmesidir.
Körfez monarşilerinin, misilleme kapasitesini geliştirerek artık edilgen hedefler olmaktan çıkmak ve saldırıların maliyetini İran’ın bölgesel vekil ağları ile stratejik bağlantıları üzerinden karşı tarafa yüklemek yönünde bir güvenlik anlayışına yönelebileceği söylenebilir.
Ortaya çıkan tablo, istikrarlı bir savaş sonrası düzenden ziyade tarafların birbirlerinin dayanma kapasitesini sınadığı kırılgan bir “ne savaş ne barış” durumuna işaret etmektedir.
Harekât, Haşdi Şabi içerisindeki farklı eğilimler arasındaki gerilimi artırarak silahsızlandırma sürecinin iç dinamiklerini daha da karmaşık hâle getirebilir.
Mutabakat kâğıt üzerinde Washington ile Tahran arasında imzalanmış olsa da sürecin asıl belirleyicisi İran’daki güç odakları arasındaki pazarlıktır ve bu pazarlığın sonucu henüz netleşmemiştir.
ABD ve İran devlet başkanları tarafından imzalanan, 60 gün süreyle geçerli olan ve iki ülke arasında kapsamlı müzakerelerin önünü açan mutabakatın İsrail’de birçok kesimin ezberini bozduğu görülmektedir.
Mevcut ateşkes ve zayıf mutabakat, krizi kalıcı olarak çözmekten ziyade dondurarak çatışmayı taktiksel düzeyde erteleme işlevi görmektedir.
İran, ABD’den gelecek ve sivil altyapıyı hedef alacak bir ikinci dalgadan kaçınmak isterken ABD ise savaşı daha maliyetli kılmadan Hürmüz ve nükleer meseleyi çözmek istemektedir.
Yalnızca bombardıman yoluyla rejimin devrilemeyeceği yönündeki değerlendirme, İsrail’de büyük ölçüde kabul görmektedir. Bu nedenle bugün tartışmalar, askerî harekâtın ardından hangi stratejinin izlenmesi gerektiği sorusu üzerinde yoğunlaşmaktadır.
Pakistan’ın 28 Şubat sonrası diplomatik duruşu, bir tercih olduğu kadar kuşatılmışlık hissinin dayattığı stratejik bir zorunluluk niteliği taşımaktadır.
Konunun yapısal ve konjonktürel boyutlarına bir bütün olarak bakıldığında, ABD Başkanı Trump’ın tarihe “İran dosyasını kapatan lider” olarak geçme arzusunun, onu stratejik açmazlarla karşı karşıya bıraktığı görülmektedir.