28 Şubat’ta başlayan savaş, Riyad’ın nükleer programını ekonomik kalkınmanın ötesinde stratejik dengeleme ve güvenlik aracı olarak görme eğilimini güçlendirmiştir.
İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik kuvvet kullanımı, İKDP, Komala ve PAK’a karşı sınır ötesi hassas vuruş ve sürekli baskıya, PJAK’a karşı ise İran topraklarındaki doğrudan güvenlik operasyonlarına dayanan farklılaşmış bir nitelik taşımaktadır.
Ukrayna ile İran arasında bağımsız bir savaş cephesinin açıldığını söylemek için henüz oldukça erken. Ancak iki savaş coğrafyasının giderek birbirine bağlandığı da açık.
Tahran, sınırlı misillemelerin Washington’un saldırı temposunu durdurmakta yetersiz kaldığını gördükçe daha aktif ve riskli bir caydırıcılık çizgisine yönelmektedir.
İran, ABD’den gelecek ve sivil altyapıyı hedef alacak bir ikinci dalgadan kaçınmak isterken ABD ise savaşı daha maliyetli kılmadan Hürmüz ve nükleer meseleyi çözmek istemektedir.
ABD’nin kara müdahalesine dair seçenekleri, yalnızca sahadaki askerî şartlara göre değil daha geniş stratejik hesaplara göre de şekillenecektir. Bu nedenle sürecin hangi taraf lehine sonuçlanacağı belirsizliğini korumaktadır.
İran Pasif Savunma Teşkilatı, orta ölçekli bir gücün teknolojik üstünlük karşısında geliştirebileceği en iddialı konvansiyonel hayatta kalma programlarından biri olarak değerlendirilebilir.
Savaş, tek başına yeni bir kriz üretmekten çok mevcut kırılganlıkları derinleştiren bir çarpan işlevi görmektedir.
Güney Pars’a yönelik bir saldırı, üretim kapasitesinde aylar hatta yıllar sürebilecek kayıplara yol açabilir. Bu durum, elektrik üretimi, sanayi ve şehir yaşamı üzerinde kısa sürede ağır ekonomik ve toplumsal sonuçlar doğurabilir.
İran, direniş ekseni içindeki vekil kapasitenin zayıflamasıyla elinde kalan ikinci vuruş kapasitesinin ana unsuru olan balistik füze programını korumaya yönelik yeni taktik ve stratejiler geliştirmiştir.
Kremlin bugün gündemi şekillendiren bir aktörden çok gelişmelere tepki veren edilgen bir konuma yaklaşmış görünmektedir.