İran Mektupları

04.12.2020
Birkan Kemal Ertan Asistan, Ekonomi

İran Mektupları

Montesquieu, Çev. Berna Günen, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 3. Baskı, 2019, 273 sayfa.

ISBN: 978-6053325055


1689-1755 yılları arasında yaşamış ünlü Fransız düşünür, hukukçu, siyaset sosyoloğu ve yazar Charles-Louis de Secondat, baron de La Brède et de Montesquieu yani bilinen adıyla Montesquieu, 18. yüzyılın önde gelen sosyal bilimcilerindendir. Siyaset sosyolojisinin önemli temsilcilerinden biri olan Montesquieu, dönemin önemli bir despotizm karşıtıdır. Eserlerinde despotizmi eleştirerek devlet yönetiminde kuvvetler ayrılığının ve demokrasinin bazı prensiplerini ortaya koymuştur. En önemli ve bilinen eseri Kanunların Ruhu Üzerine adlı kitaptır. Öne çıkan diğer kitabı ise İran Mektupları’dır. Montesquieu, bu kitabı yazarken İran ile ilgili bölümlerde Fransız gezgin Jean Chardin’in 10 ciltlik seyahatnamesinden faydalanmıştır. Yazar, Fransa’daki siyasi ve toplumsal düzeni eleştirdiği kitabında, ülkesinde sansürden kaçabilmek için 1721 yılında Amsterdam’da kitabı isimsiz olarak yayımlamış ve kitap kısa süre içerisinde büyük bir başarıya imza atmıştır.

Kitabı, Fransızca aslından çeviren Berna Günen, kitabın “Sunuş” kısmında kitabın içeriği ile ilgili şu bilgileri vermektedir:

İran Mektupları, İran’dan Fransa’ya gelen iki arkadaşın, Özbek ile Rika’nın birbirleriyle, memleketlerinde bıraktıkları dostlarıyla ve seyahatleri boyunca karşılaştıkları insanlarla yaptıkları yazışmalardan oluşur. Dokuz senelik bir süreye yayılan eser, Fransa tarihinin en kilit dönüm noktalarından birini ele alır. İran Mektupları, Fransa’nın en kudretli krallarından XIV. Louis’in hükümdarlığının son yılları ile Güneş Kral’ın ölümüyle başlayan ve Orleans Dükü II. Philippe’nin tahtın yasal vârisi reşit oluncaya dek süren naiplik dönemini kapsar. Montesquieu Özbek’in ağzından, satır aralarında XIII. Louis zamanında Kardinal Richelieu tarafından tesis edilen yasama, yürütme ve yargının kralın şahsında toplandığı, soylu sıfatının güçten düşürüldüğü mutlak monarşi yönetimini eleştirir. Bu bakımdan Montesquieu, İran Mektupları’nda, Kanunların Ruhu Üzerine adlı eserinde çok daha ayrıntılı bir şekilde ele alacağı ve ileriki yıllarda “kuvvetler ayrılığı prensibi” olarak anılacak olan teorisinin taslağını oluşturur. Bilindiği üzere bugünkü Batı demokrasileri, Montesquieu’nün fikir babası olduğu güçler ayrılığı prensibi üzerine kurulmuştur.

Çevirmenin kitap içeriği ile ilgili verdiği bu bilgi notunun yanı sıra kitap, oryantalist düşünceyi de kapsamaktadır. Özellikle dönemin seyahatnamelerinin etkisiyle Montesquieu, Doğu’daki kadınlarla dolu saray tasavvurunu ve İslam’a karşı bakışını da göstermektedir. Her ne kadar Batı’nın tipik seyahatnamelerinden izler barındırsa da Montesquieu’nün “siyasi düzene eleştiri” amacını taşıması, eseri söz konusu seyahatnamelerden üstün kılmaktadır. Buna ilave olarak çevirmenin Ön Söz’de de vurguladığı gibi Montesquieu’nün “Müslüman” yerine “Muhammetçi” sıfatını kullanması onu dönemin tipik bir Hristiyan düşünür kimliğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Montesquieu, 1721’de kaleme aldığı kitabın ön sözünde şunları dile getirmektedir:

Burada adı geçen İranlılar benim evimde kalıyordu. Birlikte yaşıyorduk. Bana başka bir dünyanın insanı gözüyle baktıklarından, benden hiçbir şey gizlemiyorlardı. Nitekim o kadar uzaktan buraya gelip yerleşmiş insanların gizlisi saklısı olamazdı. Mektuplarının çoğunu bana verdiler; ben de onları kopya ettim. İranlıların kibri ve kıskançlığını incitebileceği gerekçesiyle bana vermekten sakındıkları bazı mektupları da ele geçirmiş bulunuyorum… Yani ben tercüman görevi görüyorum. Tüm çabalarım eseri kendi âdetlerimize uyarlayabilmek içindi. Elimden geldiğince okuru Asyalılara özgü dilden, kendisini öldüresiye sıkacak sayısız ulvi ifadeden kurtardım.

Kitapta “İran Mektupları Üzerine Düşünceler” adlı bölümde Montesquieu kitapla ilgili düşüncelerini şöyle açıklıyor:

İran Mektupları’nın en beğenilen tarafı, hiçbir şey düşünmeden bir roman gibi okunabilir olması oldu. Romanın giriş, gelişme ve sonuç aşamaları bellidir. Farklı karakterleri birbirine bağlayan belli bir zincir vardır. Avrupa’daki ikametleri uzadıkça, dünyanın bu bölümüne hâkim olan gelenekler onlara daha az olağanüstü, daha az garip gelmeye başlar. Bu olağanüstülük ve gariplikten karakterlerine göre az veya çok etkilenirler. Öte yandan, Özbek’in yokluğu uzadıkça -yani aşk gitgide azalırken- öfke ve Asya sarayındaki karmaşa da artar... Zaten bu tür romanlar genellikle başarılı olurlar, çünkü okur kendi durumuyla paralellik kurar. Bu, kendi durumu hakkında anlatılabilecek hikâyelerin yaratabileceğinden daha büyük tutkular yaratır. İran Mektupları’ndan bu yana yayımlanan bazı hoş eserlerin başarılı olmasının nedenlerinden biri de budur.

Kitaptaki karakterleri ve tipleri incelediğimizde, Özbek ve Rika hariç diğer karakterler harem, tacir, bey, harem kadını ve hizmetçi gibi genel tipleri oluşturmaktadır. Ancak karakterler ve bazı tiplerin konuşmalarından, onların döneminin çok ilerisinde olduğu aşikârdır. Karakter ve tipler, sahip olduğu vasıflardan sıyrılarak muhatabıyla derin felsefi tartışmalara girebilmektedir. Özellikle Özbek’in mektuplarındaki aforizma, eleştiri ve sorgulamalar bunun açık örneğidir. Buna ilave olarak karakter ve tiplerin mektuplarına konu olan din, siyaset, kadın ve toplum ile ilgili tartışmaların, Doğu’da güncelliğini hâlâ yitirmemesi oldukça dikkat çekicidir.

Montesquieu, eserinde genel itibarıyla beş konuya ağırlıklı olarak yer vermiştir. Bunlar; Fransa’daki siyasi sistem eleştirisi, felsefi görüşler ve aforizmalar, dinle alakalı bazı müphem konular, Fransa toplumunun tipik özellikleri ve Özbek’in Isfahan’daki sarayında yaşanan bazı problemlerdir. Sarayda yaşanan bazı problemlerin, kitabın edebî yönünün oluşturması haricinde diğer konulardaki görüşler, tıpkı Platon’un Devlet adlı kitabındaki gibi karakterlerin tartışmalarının diyalektik bir yansımasıdır. Bu tartışma ve görüşler ayrıca Montesquieu’nün düşünce dünyasındaki bazı izleri de yansıtmaktadır. Örneğin diğer eserlerinde de eleştirdiği despotik monarşi sistemini, mizahi diyebileceğimiz çeşitli diyalektiklerle okuyucuya sunmaktadır:

Zaten bu kral aynı zamanda büyük bir sihirbaz. Uyruklarının akıllarına da hükmediyor. Onların kendi istediği gibi düşünmelerini sağlıyor. Diyelim ki hazinesinde sadece bir milyon ekü var ve ona iki milyon gerekiyor, uyruklarını bir ekünün iki ekü değerinde olduğuna ikna etmesi yetiyor, onlar da inanıyor. Diyelim ki zor bir savaşı desteklemesi gerekiyor ve hiç parası yok, uyruklarının kafasına bir kâğıt parçasının para olduğu fikrini sokması yetiyor, onlar da hemen ikna oluyor. Onlara dokunulduğunda her türlü hastalıklarını iyileştirdiğini bile inandırmış uyruklarını. Kralın akıllar üzerinde kurduğu egemenlik bu kadar büyük.

Montesquieu hem mizahı hem de retoriği kullanarak prensler hakkında da eleştirisini ortaya koymaktadır:

Prenslerin dalkavuklarına gösterdikleri bu muazzam cömertliğin sebebi ne olabilir? Onları kendilerine mi bağlamak isterler? Zaten ona ne kadar bağlı olabilirlerse o kadar bağlılar. Kaldı ki prenslerin uyruklarından bazılarını satın alarak kendilerine bağlıyorsa aynı sebepten sayısız uyruğu da fakirleştirerek kaybediyorlardır.

Montesquieu’nün bazı siyasi eleştirileri de tarihsel olaylarla birlikte işlenmektedir. Fransa tarihine hâkim olan okuyucu, Montesquieu’nün eleştiri konusu edindiği siyasi düşüncenin dayandığı tarihsel olayı Fransa tarihinden çıkartabilir.

Kitapta geçen felsefi görüşler ve benzer aforizmalar Özbek’in bazı mektup arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği sohbetlerden oluşmaktadır. Özellikle Özbek’in mektup arkadaşı Rezi, kitapta Özbek’le felsefi bağlamda mektuplaşan en önemli karakterler arasında yer almaktadır. Genellikle Rezi’nin gönderdiği mektuplarda klasik felsefeye dair bazı kavramlar ile kitapta tartışılan siyasi, sosyal ve teolojik konular işlenmektedir. Bunun haricinde Özbek de mektup arkadaşı Rezi’ye tek taraflı veya cevaben mektuplarına konu olan felsefi konu hakkında görüşünü belirtmekte veya aforizmalar sunmaktadır:

Zira insanları farklı farklı kuvvet ve zayıflık derecelerine göre yaratan doğa, çoğu kez umutsuzluk yoluyla zayıfı kuvvetliyle eşit hâle getirmiştir.

Başka bir mektupta Özbek, mektup arkadaşına şunu demiştir:

Kibir bir cehalet göstermeyi meslek edinmişlere gelince, onlar bütün insanlığın, kendilerini de içine alacak bir gaflet uykusu içinde olmasını ister… Belli bir yeteneğe sahip olmayan adam, bu eksikliğini o yeteneği küçümseyerek telafi eder. Liyakat ile kendi arasında karşılaştığı engeli ortadan kaldırır, bu şekilde çalışmalarından ürktüğü kişiyle aynı seviyeye gelmiş olur.

Montesquieu, bir oryantalist gözüyle Özbek’in, Fransız toplumuyla kendi Doğu toplumunun arasındaki bazı sosyal konuları da ele almıştır. Özbek’in Fransız toplumuna bakışı neredeyse karşılaştırmalarla dolu görüşleri içermektedir:

Kadınlar burada çok serbest. Jaluzi adı verilen bazı pencerelerden erkeklere bakabiliyorlar, ihtiyar kadınların refakatinde her gün dışarı çıkabiliyor, tek bir peçe takıyorlar. Enişteleri, amcaları, yeğenleri onlara bakabiliyor, kocalarıysa bundan hiç alınmıyorlar.

Ancak Özbek’in bu Avrupa toplumunu ilk kez görmesi onda bir hayranlığa yakın bir ürpertiye de sebep olmuştur:

Bir Hristiyan şehrini ilk kez görmek bir Muhammetçi için çok mühim bir olay. Göze ilk etapta çarpan şeyleri, örneğin heykellerin, kıyafetlerin, belli baş geleneklerin farklılığını kastetmiyorum. En ıvır zıvır şeylere varıncaya kadar hissettiğim, fakat ifade edemediğim eşsiz bir şey var.

Montesquieu’nün oryantalist bakış açısı, kitaptaki mektuplardan da anlaşılacağı üzere dar değildir. Yazar, oryantalizmi sadece Doğu-Batı farklılığına ve çatışmasına çekmeyip Doğu’nun kendi içindeki mücadelelerden de bahsetmiştir. Örneğin Özbek, Avrupa’ya giderken Osmanlılar hakkında şunları söylemektedir:

Nesir, şunu itiraf etmeyelim ki, İran’ı gözden kaybedip kendimi kalleş Osmanlıların ortasında bulduğumda gizli bir acı duydum. Bu kâfirlerin ülkesinde ilerledikçe sanki ben de kâfirleşiyormuşum gibi geldi.

Ayrıca Montesquieu, Özbek üzerinden Fransa’daki sistem eleştirisine devam ediyor:

Osmanlı İmparatorluğu’nun ne kadar zayıf olduğunu hayretle gördüm. Bu hasta vücut yumuşak, itidalli bir rejimle değil, imparatorluğu tüketen, durmadan zayıflatan şiddetli tedbirlerle ayakta duruyor.

Ancak Montesquieu’nün Özbek karakterinin yaşadığı coğrafyanın İran olduğunu düşününce Osmanlı eleştirisi artarken okuyucu, bu düşüncelerin direkt olarak yazarla ilişki olduğunu anlayabilir:

Deniz üzerinde hiçbir tecrübeleri yok, manevra kabiliyetleri yok. Söylenene göre bir kayalıktan gelen bir avuç Hristiyan Osmanlıları terletiyor, imparatorluklarını yıpratıyormuş.

Anlaşılacağı üzere söylemler İranlı Özbek’in karakter sınırlarını aşmıştır. Buna ilave olarak Montesquieu, kendi oryantalist düşünce dünyası üzerine Isfahanlı Özbek’in dinî görüşlerini de tasarlamıştır:

Muhteşem derviş, Hristiyanlar hakkında ne düşünüyorsun? Kıyamet günü hâlleri, Yahudilere eşek vazifesi görecek, onlar tarafından dörtnala cehenneme götürülecek kâfir Türkler gibi mi olacak sence? Mekânları peygamberlerin yanında olmayacak, yüce Ali’nin onlar için gelmediğini de biliyorum. Fakat ülkelerinde cami bulabilecek kadar talihli olamadılar diye, sonsuz cezalara mahkûm olacaklarını, kendilerine tanıtılmamış bir dini tatbik etmediler diye Tanrı’nın onları cezalandıracağını mı düşünüyorsun? Sana şu kadarını söyleyebilirim. Hristiyanları gözlemliyorum, tüm insanların en güzeli olan Ali’yi tanıyıp tanımadıklarını anlamak için onlara sorular sordum ve Ali’nin adını hiç duymadıklarını gördüm.

Montesquieu’nün bu eseri genel olarak ele alındığında İran Mektupları’nın dönemine göre hem edebî hem de fikrî yönünün kuvvetli olduğu söylenebilir. Ayrıca kitaptaki fikirlerin ve yaşanmışlıkların sadece o döneme ait olmayıp günümüzde de tartışma konusu olması, kitabın bu yönden çağlar üzerinde konumlandırılmasını sağlamaktadır. Buna ilave olarak kitabı salt olarak dönemin Fransız siyasi ve toplumsal düzeninin eleştirisi olarak da görmemek gerekmektedir. Çünkü kitapta, oryantalist fikirler yoğun olarak işlenmekte ve yazarın şahsi saptamaları doğrultusunda oryantalist analizler yapılmaktadır. Ayrıca İran’a dair maddi ve manevi motiflerin kitapta işlenmesi kitabın yazarının ve dönemin zihinlerindeki “İran” algısını ortaya çıkarmaktadır. Bu sebeple “İran” coğrafyası üzerine çalışan kişiler, Avrupa’nın hem doğu hem de İran’a karşı bakışını anlamak için Montesquieu’nün bu eserine bakmalıdır.

Kazımi'nin Tahran Ziyareti ve Ekonomik Beklentiler

Birkan Kemal Ertan

Irak Başbakanı Mustafa Kazımi, İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile çeşitli ekonomik ve bölgesel gelişmeleri ele almak için Tahran’a gitti.

Huzistan’da Tarım ve Sulama Sorunu

Birkan Kemal Ertan

Huzistan’da ortaya çıkan tarım ve sulama sorunları, olası protesto ihtimalini artırıyor.