Körfez’deki Savaş: Suudi Arabistan ve İran Arasındaki Güç Mücadelesi Dünya Güvenliğini Nasıl Tehdit Ediyor?

19.10.2020
Deniz Caner Kütüphane Sorumlusu

Körfez’deki Savaş: Suudi Arabistan ve İran Arasındaki Güç Mücadelesi Dünya Güvenliğini Nasıl Tehdit Ediyor?

Guido Steinberg, Krieg am Golf: Wie der Machtkampf zwischen Iran und Saudi-Arabien die Weltsicherheit bedroht, Droemer Verlag, Münih, 2020, 347 sayfa

ISBN: 978-3426278406

 

Ekim 2020 tarihinde basılan Krieg am Golf (Körfez’deki Savaş) adlı kitap, alt başlığında açıklandığı üzere İran ve Suudi Arabistan arasındaki güç mücadelesinin dünya güvenliğini nasıl tehdit ettiğine yer vermektedir. Almanca yazılmış bu kitap, İran’ın nüfuz alanına sahip ülkelerde gelişen olayları ve çatışma bölgelerindeki tüm faaliyetlerini ayrıntıya girmeden genel hatlarıyla ve en gerekli bilgilerle özetlemektedir. İran ve Suudi Arabistan arasındaki rekabet alanlarını araştıranlar için iyi bir el kitabı niteliği taşımaktadır.

Kitabın yazarı olan Guido Steinberg’in araştırma sahası Orta Doğu ve Afrika’dır. 2001 yılında Berlin Üniversitesinde “Orta Doğu’nun Sosyal Tarihi ve Kültürü Merkezi”nde araştırma koordinatörü olarak çalışan Steinberg, 11 Eylül’den sonra terörizm alanında yoğunlaştı ve 2002-2005 yıllarında Bundeskanzlaramt’ta uluslararası terörizm danışmanı olarak görev yaptı. Almanya’nın tanınmış Orta Doğu uzmanlarından biri olan Steinberg, hâlihazırda SWP Berlin Araştırma Merkezinde çalışmaktadır.

Krieg am Golf, İran’ın Orta Doğu’daki dış politika eğilimlerini incelerken aynı zamanda mezhepsel faktörleri göz önünde bulundurarak Şii-Sünni çatışmasını genel bakış açısı olarak sunmuştur. Nitekim yazar, İran’ın, bölgedeki Şii hilali çerçevesinde şekillenen faaliyetlerini kendi güvenliği için büyük bir tehdit olarak gören bölgenin başat Sünni aktörleriyle olan çatışmalarını derinden gözlemlemiştir. Bu bağlamda siyasi ve askerî olaylar değerlendirilirken gözden kaçan birçok ayrıntı kitabın ayrıcalıklı tarafını göstermektedir. Suudi Arabistan ve İran’ı Orta Doğu’nun iki ezeli rakibi olarak tanıtan yazar, bu iki ülkedeki tüm iç dinamikleri de ayrıntılı olarak irdelemektedir. Kitap özellikle Suudi Arabistan’a siyasi ve askerî destek sunan ve İran’a tarihinin en büyük yaptırımlarını uygulayan Trump’ın ardından Orta Doğu’da dengelerin hangi yönde değişebileceğine de bir ışık tutmaktadır.

Obama’nın, 2009’da “İran gibi ülkeler avuçlarını açarlarsa bizim onlara doğru uzanmış ellerimizi görecektir.” demesiyle büyük hayal kırıklığı yaşayan Körfez ülkeleri, Trump ile İran’a karşı üstünlük sağlarken yine de mevcut sistemi değiştirecek imkânı bulamadılar. Yazar bilhassa 2011’de başlayan Arap Baharı’ndan sonra Mısır’da Hüsnü Mübarek’i desteklemeyen, Beşar Esed’e karşı pasif duran ve İran ile Nükleer Anlaşma’yı imzalayan Obama’ya “güvenilir olmayan” sıfatını yakıştıran Muhammed bin Zayid ve müttefiki Muhammed bin Selman’ın, İran’a karşı yürüttükleri ortak siyaseti okurlarına en açık şekilde sunmaya çalışmıştır.

Beş bölüme ayrılan kitabın ilk bölümünde, 2011-2019 yılları arasındaki İran ve Suudi Arabistan arasındaki çatışmanın Orta Doğu’daki merkezî rolü ve dünya siyaseti açısından doğurduğu sonuçlar yer almaktadır. İran ve Suudi Arabistan’ın, nasıl Orta Doğu’da vuku bulan olayları şekillendirecek şekilde güçlendikleri bu bölümün analiz noktasını oluşturmaktadır. Şah Dönemi’nden kalma 400.000 asker kapasiteli ordusuyla, bazıları ultra modern olan 500 savaş uçağı, 1.600 tank, top ve her türden füzeye sahip olan İran, 1980’li yıllarda ilk defa Devrim’i ihraç etmeye başladı.

Humeyni, kendi Şii ideolojisinde yer alan Devrim ihracını sadece Şiiler için değil, bütün İslam âlemi için düşünmekteydi; ne var ki bunu kendi monarşileri için tehlike olarak gören Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle İran İslam Cumhuriyeti arasında bir gerginlik sahası belirdi. Devrim’in ilk yıllarında Irak ile baş gösteren savaşta Suudi Arabistan ve Kuveyt, Irak’ı destekleyerek İran’a karşı tampon ülke görevi gören Irak’taki Baas rejiminin ayakta kalmasını istediler. Nitekim Devrim ihracının ilk ayağını bu savaşla kesmeye çalışan Suudiler ile İran arasındaki gerginlik, İran’ın 1987’de Suudi Arabistan ve Kuveyt’e ait petrol tankerlerine saldırmasına ve akabinde yine aynı yıl Mekke’de hac döneminde İranlıların Suudi rejimine karşı düzenlediği protestolara kadar uzandı.

1990-1991 yıllarında gerçekleşen Kuveyt Savaşı, İran’da reform yanlısı bir cumhurbaşkanı seçilmesi, Humeyni’den sonra devrim rehberliği görevini Hamenei’nin üstlenmesiyle bölgede dengelerin İran lehine değiştiği bir döneme girildi. Bu ilk bölümde yazarın bilhassa üzerinde durduğu konu, Devrim Muhafızları Ordusu ile ona bağlı Kudüs Gücünün güçlenmesi ve İran’ın nükleer silah faaliyetlerine ağırlık vermesiyle başlayan yeni süreçtir. 2003 yılında Irak’ın işgaliyle Baas rejimine de son vermek isteyen ABD’nin, bölgede kendine en uygun bulduğu müttefik Şiilerdi ve bu da İran’ın, Irak’taki Sünnilere ve bölgedeki hasımlarına karşı üstünlük sağlamasına neden oldu. Buna karşılık Suudi Arabistan daha agresif bir strateji belirleyerek ülkede terörist olarak nitelendirdiği 47 kişiyi idam etti. Aralarında ünlü Şii vaiz Nimr Bakir en-Nimr’in de olması protestoların yükselmesine, aynı zamanda Tahran’daki Suudi Arabistan Büyükelçiliğinin ateşe verilmesine neden oldu. 2015 yılında savunma bakanı iken 2017’de veliaht prens olarak seçilen Kral Selman’ın oğlu Muhammed bin Selman ile Trump’ın iş birliği, bölgesel müttefikleriyle birlikte bir Arap NATO’su dönüşümü sağladı.

Avrupa ile İran arasında nükleer faaliyetler hakkındaki müzakerelerin sonucunda 2015 yılında varılan mutabakatla 15 yıl boyunca İran’ın nükleer çalışmalarının sivil amaçlara yönelik olarak devamının sağlanması ve belli bir seviyede tutulması garanti altına alınırken 2018 yılında bundan tatmin olmayan Suudilerin de el-Watah’ta gizli bir nükleer tesisinin olduğu ortaya çıktı. 1980’li yıllardan itibaren Pakistan’ın nükleer çalışmalarının finansal kaynağını sağlayan Suudilerin, gelecekte İran’a karşı nükleer silahlanmaya gideceği 2011 yılındaki Wikileaks belgelerinde Kral Abdullah’ın bir Amerikalı diplomata “Eğer İran nükleer silah yaparsa Suudi Arabistan dâhil bölgedeki diğer ülkeler de bunu yapacaktır.” demesiyle daha belirginlik kazanmaktaydı.

Kitabın ikinci bölümü İran-Suudi Arabistan çatışmasının Orta Doğu’daki yerel ayaklanmalar ve iç savaşlar üzerindeki etkisini incelemektedir. Bahreyn’deki protestolar ve bunların bastırılması ile Suriye’deki ayaklanma ve ardından gelen iç savaş 2011 yılını şekillendirmiştir. Irak’ta 2014’ten sonra başlatılan DEAŞ unsurlarıyla mücadele ve mevcut çatışmalar ile 2014 ve 2015 yıllarındaki Yemen İç Savaşı daha da önem kazanmıştır. Özellikle bu bölümde İran ve Suudi Arabistan’ın, savaşların yükünü taşıyan müttefiklerine verdikleri azami derecede destek üzerinde durulmaktadır.

İlk etapta 2003 yılında ABD’nin Irak’a girmesiyle Irak’taki sistemsel ve askerî hareketlilik Suudi Arabistan’ın beklediğinin aksine İran lehine dönüşürken Suudiler 2011 Arap Baharı’na karşı daha tedbirli olmaları gerektiğini fark ettiler. Üstelik müttefikleri ABD’ye karşı da fazla umut beslememeleri gerektiğini anladılar. Nitekim 2005 yılında Washington Council on Foreign Relation’ın (Dış İlişkiler Konseyi) düzenlediği bir panelde konuşan dönemin Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Suud el-Faysal, ABD’nin Irak’ı göz göre göre İran’a teslim ettiğini söylemekteydi.

Nüfusun yüzde elliden fazlasının Şii olduğu Bahreyn’de 14 Şubat 2011 tarihinde Arap Baharı ile başlayan ayaklanmaları Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirliği (BAE) tam bir ay sonra 14 Mart’ta bastırmak için harekete geçti ve 1.200 Suudi Arabistan Ulusal Muhafız Birliği ve 600 BAE’li polis, isyanı gerekli askerî donanımla ağır bir şekilde bastırdı. İran, 17 ve 18. yüzyıllarda Pers hâkimiyetinde olan Bahreyn’i eski İran Meclis Başkanı Ali Ekber Natık Nuri’nin 2009 yılında dile getirdiği gibi ülkenin 14. ili olarak görmek niyetindeydi. Fakat Bahreyn’de aktif olan el-Wifak ve el-Hak hareketleri üzerinde İran’ın azami derecede bir etkisi yoktu. Bahreyn Hizbullah’ı olarak bilinen Saraya el-Aştar ve Saraya el-Muhtar silahlı birlikleri, 2013 yılında daha belirgin bir şekilde Bahreyn güvenlik güçlerine karşı çatışma sahnesinde bulundular. Özellikle Saraya el-Aştar’ın Iraklı Şii örgüt Ketaib Hizbullah tarafından eğitildikleri bilinmekteydi. Bahreyn’de birçok silahlı saldırı düzenleyen bu örgütlerin faaliyetleri yakın zamana kadar sürmüştür. Özellikle bu militanların Kasım 2017’de Bahreyn’in Sitra şehrinde bulunan petrol rafinerilerine saldırmaları, İran’ın Bahreyn ekonomisini de hedefine alabileceğini göstermekteydi.

Suudi Arabistan’ın, Lübnan Başbakanı Refik el-Hariri’nin 2005 yılında öldürülmesinden Esed rejimi ve Hizbullah’ı sorumlu tutmasından dolayı Suriye ile ilişkileri iyi değildi. Esed rejiminin Kral Abdullah’ın uyarılarını dikkate almaması ve protestocuların üzerine güvenlik güçleriyle gitmesi Suudilerin İran ile bir çatışma alanının daha ortaya çıkmasına neden oldu. Suudi Arabistan, Büyükelçiliğini Şam’dan çekti; Kasım 2005’te Suriye, Arap Liginden çıkarıldı ve ülkeye yönelik yaptırımlar geldi.

Suriye İç Savaşı’nın ilk yılında Suudi Arabistan ile Suriye arasındaki iplerin tamamen kopması, İran’ın sahadaki gücünü ve önemini arttırdı. Suriye’deki muhalif hareketi destekleyen Suudi Arabistan’a karşı, İran 2012 ortalarında kurulan ve liderliğini General Hemedani’nin yaptığı Kuvvet el-Defa el-Vatani (Ulusal Savunma Güçleri) yaklaşık 100.000 milisle yer aldı. Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’nin etkin olarak bulunduğu Suriye’de, Fatimiyyun ve Zeynebiyyun tugayları gibi Suriye’de birçok Şii milis güç Savaş’ın seyrini Esed lehine çevirmek için savaşmıştır.

Suriye İç Savaşı’nın galibi olan Rusya ile İran, Yemen’de de Husileri destekledi. Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan ve BAE, her ne kadar kapsamlı bir askerî donanmayla sahaya çıkmış olsa da milis güç bakımından yeterli potansiyele sahip olamamıştır. Bu eksikliği Sudan ve Somali’den getirdikleri paralı askerlerle doldurmak isteyen BAE, 2019’da Yemen İç Savaşı’nda Suudilerle bir fikir ayrışmasına girmiştir.

Yemen İç Savaşı birçok aktörün yer aldığı tam bir trajediye dönüşürken Husiler bir süre sonra öncelikli olarak İran menfaatleri çerçevesinde hareket etmiştir. Nitekim İran için Suudi Arabistan kendi güneyiyle ilgilendiği sürece Körfez bölgesindeki çatışma unsurlarından uzaklaşmış olacaktı.

Kitabın yaklaşık üçte ikisini kaplayan ilk iki bölümün ardından kaleme alınan üçüncü bölüm, Orta Doğu’da İran ve Suudi Arabistan liderliğinde oluşan kamplaşmanın dışında durmak isteyen aktörleri kapsamaktadır. Mısır’ın, ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2017’de Riyad ziyaretinin ardından şekillenen Orta Doğu Stratejik İttifakından (Middle East Strategic Alliance, MESA) 2019 yılında ayrılması, Katar’a karşı siyasi ve ekonomik izolasyon ve Arap NATO’sunun amaçları ayrıntılı bir şekilde dile getirilmiştir.

Kitabın dördüncü bölümünde, bölgedeki merkezî aktörler olarak ABD ve İsrail ile Suudi Arabistan ve İran çatışmasının küresel boyutu ele alınmaktadır. ABD için en doğru saptama herhâlde on yılı aşkın süredir Orta Doğu’dan çekilme arzusuydu. Bu da Amerika’nın bölgedeki zayıflığını fırsat bilen İran’ın saldırgan tutumunun artması nedeniyle ABD’ye artık garanti ülke olarak bakmayan Suudilerin daha da yalnızlaşacağını açıklamaktadır.

Kitabın beşinci ve son bölümünde Orta Doğu’daki Suudi Arabistan ve İran çatışmasının dünya siyaseti, Avrupa ve Almanya için muhtemel sonuçlarına değinilmektedir. Nitekim Avrupa’nın 2014-2016 yılları arasında yoğun bir mülteci akımıyla karşı karşıya kalması; Suriye, Irak ve Afganistan’daki İran-Suudi Arabistan rekabetinin bir sonucuydu. Önümüzdeki yıllarda bu iki devlet arasındaki mücadele tırmanırsa Avrupa daha çok mülteciye kapısını aralamak zorunda kalacaktır. Mülteci problemi dışında bu çatışmalar küresel enerji arzını da tehlikeye atmaktadır. Nitekim Abkayk’a olan saldırı Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinden gelecek olan petrol ve doğal gaz ihracatını engelleyebilir veya tamamen durdurabilir. Ayrıca Suudi Arabistan ve İran’ın nükleer silah faaliyetlerine ağırlık vererek artan gerilimi bir faciaya dönüştürecek eğilimleri de bulunmaktadır.

Steinberg, Orta Doğu’da birçok ülkeyi de kıskacı altına alan İran-Suudi Arabistan çatışmasını kapsamlı bir şekilde ele alırken ne yazık ki olayları aktarmada kronolojik açıdan bir karmaşaya düşmüştür. Örneğin Suriye’de Arap Baharı ile süregelen iç savaş anlatılırken 2011’den 2016’ya sıçrayan ayrıntılar ve sonra tekrar 2013’e dönen bir anlatım göze çarpmaktadır. Suriye’deki İran-Suudi Arabistan çatışmasını incelerken Hizbullah ve Esed rejimi arasındaki ilişkileri 1980 yılından itibaren ele alarak aynı zamanda ana başlık altındaki anlatımın insicamının da bozulmasına neden olacak teorik hatalar bulunmaktadır. Bunun gibi birtakım kusurlar dışında kitap Almanca okurları için kapsamlı bilgilerin yer aldığı, Orta Doğu uzmanlarının ilgisini çekecek bir kitaptır.

İran ve ABD Denkleminde AB’nin Ara Buluculuğu

Deniz Caner

İran, ABD yaptırımlarıyla büyük ölçüde zarar görmüş ekonomisini zenginleştirilmiş uranyum faaliyetleriyle kurtaramayacaktır.

KOEP’in Geleceği Tehlikede

Deniz Caner

İran ilerleyen safhalarda uranyumu yüksek oranda zenginleştirebilirse iki ila üç atom bombası için yeterli rezerve sahip olacak.