Reisi ve İran’ın Daralan Bölgesel Alanı

ABD liderliğindeki Batı’yla sorunlar yaşayan ve yöneldiği Doğu ülkelerinden beklediği ölçüde destek göremeyen Tahran, son aylardaki bölgesel gelişmeler karşısında hazırlıksız yakalandı.

Bundan sekiz yıl kadar önce Hasan Ruhani, İran’ın 7. Cumhurbaşkanı seçildiğinde dış politikada izleyeceği ana rota konusunda oldukça net görüşlere sahipti. Selefi Ahmedinejad’ın bir yılı aşkın süredir Umman üzerinden başlattığı İran-ABD görüşmelerinde ciddi bir ilerleme sağlanmış durumdaydı ve tek yapması gereken birtakım teknik ayrıntıları netleştirip sonraları Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP, Nükleer Anlaşma) olarak isimlendirilecek anlaşmayı imzalamaktı. Üstelik söz konusu örtük görüşmeler, Devrim Lideri Ayetullah Hamenei’nin bilgi ve onayı ile gerçekleştiğinden dolayı, ülke içindeki muhaliflerinin tepkilerinden korkmasını gerektirecek bir durum yoktu. Gerçekten de işler planlandığı gibi ilerledi ve muhaliflerin kontrolündeki Meclis Millî Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri Amiral Ali Şemhani’nin şahsen müdahale edip Meclis Başkanı Ali Laricani ile görüşmesinden sonra Anlaşma’yı birkaç saat içinde onayladı. On yıllardır siyasi bir tabu olan ABD ile müzakere ve uzlaşma, “kahramanca esneklik” olarak kavramlaştırılıp normalleştirildi ve çok taraflı bu Anlaşma, İslam Cumhuriyeti tarihinde bir dönüm noktası olarak kaydedildi. Anlaşma, içeride ve dışarıda son derece olumlu karşılandı; hükûmet ve etkili figürleri güç patlaması yaşarken İran ekonomisi son 40 yılın en olumlu göstergelerine şahit oldu. Bununla birlikte mutlu hikâye uzun sürmedi ve 2016 yılında Trump’ın ABD başkanı seçilmesiyle birlikte Ruhani için kara günler başlamış oldu. Bugün itibarıyla Ruhani’nin ülke içinde durumu muğlaklığını koruyor. Hakkındaki onlarca suçlama ve davaya, yine teamüllerin ve beklentilerin aksine Maslahat Kuruluna danışman olarak atanmadığına bakılacak olursa eski Cumhurbaşkanı, geçtiğimiz günlerde vefat eden Ebu’l-Hasan Beni Sadr’dan sonra Devrim Lideri ile ihtilafı nedeniyle en fazla bedel ödeyen cumhurbaşkanı olarak tarihe geçebilir. Başta ABD olmak üzere dünya ile yeni bir başlangıç yapmak, Anlaşma’nın getirdiği siyasi atmosferi kullanarak iç politikada esaslı reformlar yapmak istediği için bazı selefleri gibi Gorbaçovluk ile suçlanan Ruhani, en şanssız cumhurbaşkanlarından birisi oldu.

Cumhurbaşkanlığı konusunda ülke içindeki etkili kesimlerin üzerinde aylar öncesinden konsensüs sağladığı ve seçilebilmesi için ciddi bir seçim mühendisliği gerçekleştirdiği İbrahim Reisi’nin kampanyasındaki dış politika söylemleri, yukarıda değinilen hayal kırıklığına bir tepki olarak şekillenmişti. ABD ile uzlaşı ve anlaşma anlamsızdı ve İran, bütün yükümlülüklerini yerine getirse bile ABD bir bahane ile İran’a hak ettiği kazanımları vermeyecekti. Dolayısıyla Ruhani hükûmetinin aksine genelde Batı’dan, özelde ise ABD’den bir beklenti içine girilmemeli ve İran’ın bölgesel ilişkileri ön plana çıkarılarak komşu ülkelerle ilişkiler geliştirilmeliydi. Bu söylem, seçim kampanyasında ve sonrasında Reisi’nin kullandığı en önemli dış politik argüman oldu. Reisi ve ekibine göre KOEP müzakerelerinin yeniden başlamasında bir sorun yok ancak bu yalnızca ABD’nin yükümlülüklerine dönmesi için olacak ve balistik füzeler ya da bölgesel politikalar gibi farklı bir konunun gündeme gelmesi söz konusu bile olamaz. Şu ana kadar Viyana’daki görüşmeler başlamadığı için tarafların beklentileri arasındaki uçurumun nasıl kapanacağı ya da ABD ile müzakerelerin nasıl sonuçlanacağı belirsiz. Yeni hükûmetin bu konudaki söylemleri zaten belli olduğu için kimsede bu hususta bir şaşkınlık ya da hayal kırıklığı oluşmadı ancak bölgesel politikalar ve komşularla ilişkiler konusunda son haftalarda yaşanan olaylar, Reisi ve destekçilerinin çok da beklemediği şekilde gelişiyor.

Pençşir

Çiçeği burnundaki Reisi hükûmeti için ilk bölgesel sorun Afganistan’dan geldi. 2001’deki ABD işgalinden sonra zamanla nüfuzunu artırdığı ülkede, kimsenin ummadığı şekilde Taliban’ın Kabil’i ele geçirmesi, grup içi güç mücadelesinde İran’a karşı sert tutumu ile bilinen Hakkani grubunun ön plana çıkması, İran’ı oldukça rahatsız etti. Son bir yıl içinde Taliban ile çeşitli görüşmeler gerçekleştiren ve ülke içinde temsilcilerini ağırlayarak basına Taliban konusunda yumuşak bir dil kullanılması yönünde talimat veren İranlı yetkililer, gelişmeler üzerine Taliban karşıtı söylemlerini sertleştirdi. Bunun üzerine ülke basınının dili değişti öyle ki Afganlardan oluşan paralı Hazara milislerin “Pençşir direnişi”ne destek için ülkeye gönderilmesi dahi önerildi. İç politikada son yıllarda giderek sahne dışına itilen milliyetçi-reformcu kesimlerin Pençşir üzerinden bir “Tacik direnişi” söylemi geliştirdikleri görüldü. Bir not olarak söz konusu Fars/Tacik milliyetçilik dalgası, ülkede yaşayan Kürt ve Türk kökenlilerin İran sınırları dışında yaşayan soydaşları ile geliştirdikleri ve son yıllarda giderek daha da görünür hâle gelen dayanışma diline bir tepki olarak da yorumlanmalıdır. İran’daki Taliban karşıtı bu hamasi havadan İslamabad da payını düşeni aldı ve “Kahrolsun Pakistan ve Taliban” sloganları Tahran ve Kum’da sıklıkla işitilmeye başlandı. Bununla birlikte sosyal medyadaki bu kampanyalar fazla uzun sürmedi ve etkili muhafazakâr isimlerin Fars milliyetçisi reformcu kitlelere “Çok istiyorsanız kendiniz Reformcular Tugayı kurarak savaşın.” demesiyle tartışmalar sonlandı. Yine aynı günlerde milliyetçi-reformcu kanadın etkili isimlerinden Ahmed Nakibzade’nin Türkiye ve Katar’ı hedef alan röportajı da dikkat çekiciydi. Türkiye ve Katar’ın, İran’ın gerçek düşmanları olduğunu ancak bunu belli etmedikleri için Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nden (BAE) daha tehlikeli olduklarını ileri süren ünlü akademisyen, yeni bir Türkiye karşıtı kampanyanın fitilini ateşlemiş oldu.

Özgür Karabağ İran İçin Ne Demek?

2020 yılında işgal altındaki Karabağ topraklarının büyük kısmının Ermeni güçlerinden temizlenmesi ile sonuçlanan Vatan Muharebesi’nin yıl dönümüne denk gelen günlerde, İran-Taliban/Pakistan gerginliği bir anda yerini İran-Azerbaycan gerginliğine bıraktı. İran’da son yıllarda görmeye alıştığımız ve son örneğini Aras Şiiri krizinde gördüğümüz histeri ve öfke nöbeti, milletvekillerinden din adamlarına, akademisyenlerden gazetecilere kadar her kesimi teslim aldı. İranlı birçok figür, İsrail’in ülkenin kuzey sınırına yerleştiği, yine Türkiye destekli “tekfirci teröristler”in bölgeye getirildiği iddiasını dillendirdi; komşu ülkelerin liderlerine ait çirkin karikatürler ve imalar âdet olduğu üzere ülke basınında ve sosyal medyada çokça paylaşıldı.

Paşinyan hükûmetinden gelen uzlaşmacı sinyallere rağmen işgal altındaki Hankendi’ye gitmek için ısrarla Azerbaycan topraklarından geçmek isteyen İranlı tır şoförlerinin tutuklanması, İran’ın Erivan’daki Büyükelçi’sinin işgalci Ermenistan askerlerini ziyaret ederek cephede resimler paylaşması; Türkiye, Azerbaycan ve Pakistan ordularının ortak tatbikatı ile eş zamanlı olarak ülkede bazı din adamlarının ve yetkililerin Azerbaycan’ı suçlaması iki ülke arasındaki gerilimi son 30 yılın en üst seviyesine taşıdı. Suçlamalara doğrudan cevap veren Cumhurbaşkanı İlham Aliyev’in, İran’ın karşı tatbikatının zamanlamasını manidar bulması ve bunun yalnızca kendisinin değil; dünya Azerbaycanlılarının sorusunun olduğunun altını çizmesi ile gerginliğin dozu arttı. Basında, İran hava sahasının Azerbaycan uçaklarına kapatıldığı, İran tırlarının geçişinin Gürcistan tarafından engellendiği ve yine İran Lideri Hamenei’nin temsilcisi olan ve 30 yıla yakındır Azerbaycan’da yaşayan Ocaknejad’ın Bakü’den gönderildiği haberleri yansıdı. Bakü’nün gelişmelere tepkisi net ancak ölçülü iken İran tarafındaki kampanyalar birkaç hafta boyunca devam etti, olumsuz kampanyalar ve söylemlerden Türkiye de payını aldı.

Bu noktada, savaşın sona ermesinden bir yıl sonra İran’ın tepkisinin neden bu denli yükseldiği sorusu sorulabilir. Kısaca yanıtlamak gerekirse 30 yıllık işgal ile ortaya çıkan statüko, pratikte Ermenistan’ın İran için bir vekil güç işlevi görmesine neden oluyordu. Başka bir tabirle Erivan yönetimi, çatışmacı tavrı ve iki Türk ülkesinin arasında fiziki ve siyasi bir boşluk yaratmasıyla Güney Kafkaslarda doğal bir iş birliği ve ekonomik entegrasyonun oluşmasını engelleyerek Rusya ve İran için kullanışlı bir aparat rolü oynuyordu. İran, işgal sonrası yeni jeopolitik dengenin tek tek Türkiye ve Azerbaycan’ı güçlendirmekle kalmadığını, iki ülkenin bölgesel iş birliğinin Güney Kafkasya’yı domine ederek uzun vadeli siyasi ve lojistik planlarını suya düşürdüğünü düşünüyor. Üstelik savaş esnasında meydana gelen Türk milliyetçiliğinin yalnızca kuzey sınırlarındaki haritaları değil; ülke içindeki toplumsal dengeleri de etkilemesinden endişe duyuyor. Bu nedenle İran’ın, Karabağ’ın özgürlüğüne Ermenistan’dan daha fazla tepki göstermesi ya da Paşinyan’ın Tahran’daki Ermeni Büyükelçi’sini görevden alması gibi gelişmeler, yıllardır süregelen işgalin aslında Ermenistan-Azerbaycan sorunundan daha büyük bir resmin parçası olduğunu kanıtlıyor.

Irak Seçimleri

İran’ın, Güney Kafkasya’daki işgalin sona ermesinden ve Ermenistan’ın bölge ülkeleri ile normalleşmesi ihtimalinden duyduğu kaygı canlı iken üçüncü bir alanda daha Tahran’ın hoşlanmayacağı gelişmeler yaşandı. Milyonluk sokak gösterilerinin hedefi olan hükûmetin erken seçim kararının ardından Irak’ta Meclis seçimleri yapıldı ve İran müdahalesine karşıtlığı ile bilinen Şii Lider Mukteda Sadr, oylarını büyük oranda artırmayı başardı. Katılımın oldukça düşük kaldığı seçimlerde, göstericilere yakın bağımsız adaylar da önemli başarılar kazanırken İran yanlısı Fetih Koalisyonu yalnızca 17 sandalye çıkarabildi. Hadi Amiri gibi İran’a bağlı Haşd-i Velayi komutanları, seçimlerde usulsüzlük yapıldığını savunurken Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani, Bağdat’a giderek sonuçları değerlendirdi ve Tahran’a bağlı grupların yol haritasını belirlemeye çalıştı. Bununla birlikte Mukteda Sadr’ın kendilerini Direniş Güçleri olarak nitelendiren bu grupları sert şekilde uyarması ve silahın yalnızca devletin elinde olması gerektiğini belirtmesi dikkat çekti. Mezkûr paramiliter grupların, Necef’teki Büyük Ayetullah Sistani liderliğindeki Şii merceiyet ve Şii sokaklarından sonra en önemli güç kaynaklarından birisi olan Meclisi de kaybetmesi, en nüfuzlu olduğu ülkelerden birisi olan Irak’ta da Tahran’ı zor günlerin beklediğini gösteriyor. Aslına bakılacak olursa seçim sonuçlarında şaşılacak bir husus yok zira çeşitli araştırma kurumlarının son yıllarda hazırladığı anketlere göre İran’a bakış, Şii toplumunda bile son derece olumsuz hâle gelmiş durumdaydı ve bunun temel nedeni özellikle son 10 yıldaki tüm krizlerin ardında İran etkisi olduğu yönündeki genel kanaat idi. Seçimlerin galibi Sadr’ın, alternatif başbakan adayı olabileceklerini açıkladığı isimlerin hiçbirisi İran tarafından kabul edilebilir görünmüyor, bu durumda dengelerin adamı olarak bilinen Mustafa Kazımi’nin başbakanlığını sürdürmesi daha muhtemel. Ancak sürecin sorunsuz tamamlanması hâlinde Kazımi’nin geçici dönemdekinin aksine tavırlarını sertleştirmesi ve başta Haşd-i Velayi gruplarının etkisizleştirilmesi olmak üzere önemli adımlar atması bekleniyor. Zira ABD, Suudi hatta Türkiye hedeflerine yönelik başıboş eylemler gerçekleştiren bu gruplar, hiçbir şekilde merkezî hükûmetin kontrolünde değil ve bazıları PKK ile de irtibatlı bu örgütlerin, son yıllardaki yolsuzluk karşıtı protesto gösterilerinde onlarca Iraklı aktivisti infaz ettikleri de biliniyor.

Sonuç olarak ABD liderliğindeki Batı dünyası ile sorunlar yaşayan, buna karşın yöneldiği Doğu ülkelerinden beklediği ölçüde destek göremeyen Tahran, son aylardaki bölgesel gelişmeler karşısında da hazırlıksız yakalandı ve abartılı tepkiler verdi. Son dönemde yükseltilen bu yapay milliyetçilik dalgasının, Reisi’nin hiç hazzetmediği hâlde Fars milliyetçisi çevreler için yarı kutsal kabul edilen Persepolis ziyareti örneğinde de görüldüğü üzere iç siyasetteki işlevi ve anlamı açık. Ancak son dönemde “etrafımız düşmanlar tarafından kuşatılıyor” şeklindeki suni tehdit icadının, İran’ın boyutlarını artırdığı nükleer faaliyetleri ile ilgili olması ihtimali de yabana atılmamalıdır. Yine de Genelkurmay Başkanı Bakıri’nin, Pakistan ve Dışişleri Bakanı Yardımcısı Keni’nin Türkiye ziyaretleri ayrıca Bakü ile gerçekleştirilen telefon trafiği; diplomasinin, sorunların çözümünde yegâne araç olduğunu ortaya koyuyor. Bölgesel normalleşme ve iş birliği herkes için olduğu gibi İran için de ulusal çıkarlarını temin edebileceği ve endişelerini masaya getirebileceği en uygun ortamı sağlayacaktır.

ABD’nin Afganistan’dan Çekilmesi Bölge Ülkeleri İçin Ne Anlama Geliyor?

Hakkı Uygur Rahimullah Farzam

Afganistan’da ABD ve NATO’nun çekilmesiyle ortaya çıkacak olan güç boşluğu birçok bölgesel aktörün hem iştahını kabartıyor hem de güvenlik kaygılarını artırıyor.

Reisi ve Yeni İran

Hakkı Uygur

İran yönetimi şu ana kadar başarıyla yürüttüğü ikili sistemde meydana gelen uçurumu hızlı bir şekilde kapatmak zorunda olduğunu biliyor ve bunda en önemli görev hiç şüphesiz uğruna büyük fedakârlıklar yapılan yeni Cumhurbaşkanı Reisi’ye düşecek.