Trump Döneminde ABD-İran İlişkileri

17.11.2016
Hakkı Uygur Başkan Vekili

ABD’de oldukça çekişmeli geçen ve birçok gözlemcinin beklentisinin aksine Donald Trump’ın zaferiyle sonuçlanan başkanlık seçimlerinin sonuçları ile iç ve dış politikada yol açması muhtemel değişiklikler tartışılmaya devam ediyor. Trump’ın seçim kampanyası sırasında Barack Obama tarafından izlenen dış politikayı kıyasıya eleştirmesi ve bu alanda önemli değişikliklere gideceğini açıklaması, özellikle seçimleri kazanması durumunda P5+1 ülkeleri ile İran arasında imzalanan nükleer anlaşmayı 'yırtacağını' belirtmesi, Trump döneminde ABD-İran ilişkilerini merak konusu haline getirmiş durumda.

İran ve BM’in 5 daimi üyesi ile Almanya arasında uzun süre devam eden müzakerelerden sonra Temmuz 2015’te varılan anlaşmaya göre İran, kendisine uygulanan uluslararası yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer faaliyetlerini büyük ölçüde kısıtlamayı kabul etmişti. Anlaşma iki tarafın şahinleri tarafından da eleştirilmiş, İsrail ve ABD’deki bazı çevreler, Tahran’ın başta uranyum zenginleştirilmesi olmak üzere nükleer faaliyetlerinin resmen tanınması ve anlaşmanın önemli bölümlerinin 10 ve 15 yıllık süreyle sınırlandırılması gibi hususları eleştirerek İran’ın ekonomik rahatlamadan elde edeceği kaynakları bölgedeki etkinliğini artırmak ve terörü desteklemeyi sürdürmek için kullanacağını ileri sürmüşlerdi.

Trump'ın çekirdek kadrosunun İran karşıtı söylemleri

Obama yönetiminin Ortadoğu’daki geleneksel müttefiklerini küstürme pahasına İran’a yakınlaşması ve başta Irak, Suriye ve Yemen olmak üzere bölgesel müdahalelerini kolaylaştırıcı rol oynaması yalnızca İsrail ve Suudi Arabistan gibi bölge ülkelerinden değil ABD içinden de ciddi tepkiler çekmiş, özellikle Cumhuriyetçi liderler İran politikalarını en sert biçimde eleştirmekten geri durmamışlardı.

Örneğin Trump’ın kabinesinde yer alması kuvvetle muhtemel eski New York Belediye Başkanı Rudy Guiliani, 2014 yılında katıldığı Halkın Mücahitleri Örgütü (HMÖ) toplantısında Obama yönetimini ağır ifadelerle eleştirmekle yetinmemiş, 2012 yılına kadar Washington yönetiminin terör örgütleri listesinde yer alan HMÖ lideri Meryem Recevi’yi kahraman ilan ederek Hasan Ruhani’nin "İran’daki en büyük katil olduğunu" iddia etmişti.

Aynı şekilde adı Dışişleri Bakanlığı adayları arasında gösterilen Newt Gingrich’in geçtiğimiz temmuz ayında Paris’te düzenlenen geniş katılımlı HMÖ kongresi sonrasında Recevi ile görüşerek kendisini “seçilmiş başkan” olarak selamlaması Trump’ın İran karşısındaki pozisyonunun selefinden farklı olacağını gösteriyor.

Kampanya vaatleri ve gerçekler

Bununla birlikte gerek Trump’ın gerekse de yakın çevresinin geçmişte ve seçim kampanyası esnasında kullandıkları dile bakarak İran’a yönelik çok büyük politik değişiklikler beklemek gerçekçi olmayabilir. Zira daha önceleri de ABD başkan adaylarının kampanyalarındaki birçok vaadi unuttukları, örneğin Obama’nın sözde Ermeni soykırımıyla ilgili sözlerini daha sonrasında hatırlamadığı biliniyor.

Nitekim Trump’ın dış politika danışmanlarından Walid Phares'in, seçimlerden sonra bir gazetecinin; “Trump gerçekten de nükleer anlaşmayı yırtıp atacak mı?” şeklindeki sorusuna, “yırtmak muhtemelen ağır bir ifade olur ama kesinlikle gözden geçirecektir” diye ılımlı bir yanıt vermiş olması dikkat çekici.

Trump’ın geçmişteki tüm söylemlerine rağmen nükleer anlaşmayı yırtamayacak olmasının çeşitli sebepleri bulunuyor. Öncelikle hazırlık aşaması 5 yıldan fazla süren anlaşma küresel güçler arasındaki büyük bir uzlaşıyı da içeriyor ve Trump’ın bu anlaşmayı tamamen geçersiz kılması durumunda, aralarında Rusya ve Çin’in de yer aldığı ülkeleri İran’a yönelik adımlar için yeniden ikna etmesi oldukça zor görünüyor. Özellikle Rusya ile daha yakın işbirliği planladığını açıklamışken Trump’ın böyle bir girişimde bulunması kolay olmayacak.

Diğer yandan bu tür bir adım uluslararası kamuoyunda İran’ı anlaşmalara bağlı, ABD’yi ise sözüne güvenilmez bir ülke olarak göstereceği için İran’ın haklı olduğu yönündeki algıyı güçlendirecektir. Ayrıca unutulmamalı ki anlaşmanın küresel ölçekte kabul görmesinin en temel sebebi, müzakerelerin başarısızlığa uğraması ve meseleye diplomatik bir çözüm bulunamaması durumunda, İran’ın bölgede yeni bir Kuzey Kore’ye dönüşeceği, bunun da sıcak çatışmayı kaçınılmaz kılacağı yönünde uluslararası toplumda meydana gelen genel kanaat idi. Dolayısıyla yeni ve büyük bir bölgesel savaşı göze almayacaksa Trump’ın İran’a karşı çok sert adımlar atması beklenmemeli.

Trump etkisi ilk olarak ekonomide hissedilecek

Yine de bu durum Trump’ın elinde İran’a karşı çeşitli kozlar olmadığı anlamına gelmiyor. Öncelikle nükleer anlaşma meselesinden devam edecek olursak, anlaşma imzalandığından beri İran tarafının temel itirazı, kendisi taahhütlerini yerine getirmesine ve nükleer faaliyetlerini büyük ölçüde durdurmasına rağmen, ülkeye yönelik ekonomik yaptırımların sadece kâğıt üzerinde kaldırıldığı, uluslararası kurumların ve küresel şirketlerin ülkeyle iş yapmaktan kaçındıkları yönündeydi.

Gerçekten de birçok büyük firma, iştah kabartan İran pazarı için uzun vadeli ve büyük yatırımlara girişmeden önce ABD başkanlık seçimlerinin sonuçlanmasını bekliyordu. Uluslararası iş çevrelerindeki temel beklenti Hillary Clinton’ın kazanması durumunda bu şirketlerin tedrici olarak İran’a girmeye başlayacağıydı. Nitekim ABD Hazine Bakanlığı eylül ayı sonunda Airbus firmasının İran’a 17 yolcu uçağı satışına yeşil ışık yakmış ve ilk uçakların yılbaşına kadar teslim edileceği yönünde uluslararası basında çeşitli haberler yer almıştı.

Bu sebeple Trump’ın seçilmesinin İran’a ilk doğrudan etkisinin ekonomik alanda olacağı öngörülebilir. Nitekim normal şartlar altında uluslararası gelişmelerden çok etkilenmeyen ve sınırlı bir hacme sahip olan Tahran borsasında seçimlerden hemen sonra yaşanan düşüş ve dolar fiyatlarındaki ani artış yatırımcıların tedirginliğini gösteriyor. Dolayısıyla Trump’ın Beyaz Saray'ın dümenini eline almasına aylar olmasına rağmen daha şimdiden uluslararası yatırımcıların iştahı kaçmış görünüyor.

Bu durum uzun yıllardır gerek yaptırımlar gerekse de düşük petrol fiyatlarından dolayı ihmal edilen büyük ölçekli alt yapı çalışmaları için ciddi miktarda yabancı yatırımcıya ihtiyaç duyan İran hükümetini oldukça zor durumda bırakacak ve Ruhani’nin açıkladığı büyüme beklentilerinde revizyona gitmesine neden olacaktır.

Yeni yaptırım ihtimali

Öte yandan İran’ın endişe duyduğu diğer bir konu ise nükleer faaliyetlerinden dolayı herhangi bir zorlukla karşılaşmasa bile başta balistik füze teknolojisi olmak üzere, insan hakları ihlalleri ya da terörü destekleme ithamıyla yeni yaptırımlara maruz bırakılması ihtimali.

Özellikle finans alanındaki sıkı yaptırımlar İranlı üst düzey yetkililerin önceleri “etkisiz” ve “kâğıt parçası” olarak adlandırdıkları yaptırımlar karşısında Tahran'ın geri adım atmasını sağlamış ve kırmızı çizgi olarak gördükleri prensiplerinden önemli tavizler vermeye zorlamıştı. Kapsamlı ve çok yönlü yaptırımlar süreci, ABD yönetiminin İran’ın zayıf noktalarını öğrenmesini sağladı. Dolayısıyla Trump ve ekibi gerçekten İran’ın canını yakmak isterse ellerinde denenmiş ve sonuç alınmış bir reçeteye sahip durumdalar.

Suriye ve Irak konularında DEAŞ’ı önceleyeceğini açıklayan Trump’ın en azından şu aşamada İran’ın bu ülkelerdeki nüfuzuna karşı harekete geçmesi zayıf olasılık görünmekle birlikte İsrail taraftarlığıyla bilinen yeni yönetim, Obama ile yıldızı barışmayan bu ülkeye jest amacıyla özellikle Hizbullah üzerinden İran’a baskı yapabilir.

Hizbullah hedef alınabilir

Suriye konusunda ileri sürüldüğü gibi bir ABD- Rusya uzlaşmasının gerçekleşmesi durumunda, ağır silahlarla ve büyük askeri güçlerle operasyon yapma gücüne kavuşmuş, iç savaştan zaferle çıkmış ve bu haliyle İsrail için her zamankinden daha büyük bir tehdit kaynağı haline gelmiş Hizbullah’ın varlığı hedef alınabilir.

Bu duruma Moskova yönetiminin ses çıkarmayacağı varsayılabilir. Zira İsrail ve Rusya’nın başta Golan tepeleri olmak üzere Lübnan-İsrail sınırındaki operasyonlarda koordineli hareket ettikleri, İsrail uçaklarının kimi zaman Hizbullah komutanlarını Suriye içinde hedef almasına Rusların itiraz etmedikleri biliniyor. Böylesi bir durum pozisyonunu sağlama almış bulunan Esed ve Putin tarafından kabul görebilecekken İran’ı oldukça zor durumda bırakacaktır. Zira Suriye’deki varlığını Hizbullah ve İsrail karşıtlığı üzerinden meşrulaştıran İran’ın müttefiklerince 2006 yılındaki savaşın daha şiddetli bir versiyonunda yalnız bırakılmasının farklı komplikasyonları olacaktır.

Trump'ın seçilmesine tepkiler

Bu noktada Trump’ın seçilmesine İran içinden gelen farklı tepkilere de değinmekte fayda var. Seçim öncesinde ülkenin en üst düzey ismi Ayetullah Hamaney, Trump’ın Clinton’dan daha dürüst olduğunu ve doğruları söylediği için popülist olmakla suçlandığını söylemişti. Cumhurbaşkanı Ruhani, Trump’ın seçilmesinin ilişkilerde çok fazla bir değişiklik meydana getirmeyeceğini vurgulayarak istese bile ABD’nin nükleer anlaşmayı tek yanlı iptal edemeyeceğini, anlaşma maddelerinin BM kararlarıyla desteklendiği savundu.

Sistemin güçlü ismi Haşimi Rafsancani ülkesinin, öteden beri Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında bir fark gözetmediğini ileri sürerken, Dışişleri Bakanı Zarif ise daha diplomatik bir dil tercih ederek, ABD seçimlerinin bu ülkenin iç işi olduğunu, İran’ın başka ülkelerinin iç işlerine karışmadığı gibi aynı şeyi kendisiyle ilgili olarak başka ülkelerden de bunu beklediğini, nükleer anlaşma konusunda da yeni yönetimin yükümlülüklerini yerine getireceğini umduğunu kaydetti.

Ruhani'nin eli zayıflayacak

Reformcu basında çoğunlukla Trump’ın Rusya ile iyi ilişkiler kurmak istemesi, Suriye’de muhaliflere olan zaten sınırlı ölçekteki ABD yardımlarını kesebileceği ve Suudi Arabistan’dan hazzetmediği yönündeki haberler öne çıksa da ılımlı kanadın fikir babalarından siyaset bilimci ve gazeteci Sadık Zibakelam çok yakında Tahran’daki yetkililerin Obama ve Kerry’yi mumla aramaya başlayacaklarını, Tahran’ın, Washington ile arasındaki kronik sorunlarını çözebilmek için Obama yönetiminden yeterince faydalanamadığını ileri sürdü.

Fars gibi Devrim Muhafızları Ordusuna yakın muhafazakâr haber siteleri ise muhtemel Dışişleri Bakanlığı adaylarının tamamının İran karşıtı ve Halkın Mücahitleri Örgütü gibi rejim karşıtı gruplarla yakın ilişkiler içinde olduğunu öne çıkarmayı tercih ediyor.

Sonuç olarak Trump yönetiminin İran’a karşı tavrının Obama yönetiminden farklı olacağı kesin olmakla birlikte bunun tonunun ne olacağı belirsizliğini koruyor. Nükleer anlaşmanın tamamen çöpe atılması düşük ihtimal olsa da gerek Cumhuriyetçilerin geleneksel olarak İran karşıtı duruşları, gerekse de İsrail lobisinin yeni dönem ABD dış politikasında daha etkin bir konuma sahip olacağı izlenimi İran’ı geçtiğimiz sekiz yıldan daha zor bir dönemin beklediğini gösteriyor. Bu durum altı ay sonra cumhurbaşkanlığı seçimlerine gidecek ülkede ılımlı dış politika yanlısı Ruhani’nin elini zayıflatacak, Batı karşıtı aşırılık yanlılarını ise güçlendirecektir.

Bu yazı 17.11.2016 tarihinde Anadolu Ajansında yayımlanmıştır.

http://aa.com.tr/tr/analiz-haber/trump-doneminde-abd-iran-iliskileri/687467

İran’ın Kontrollü Gerginlik Politikası

Hakkı Uygur

Tahran’ın ABD’ye karşı yürüttüğü kontrollü gerginlik taktiği, ABD Başkanı Trump’ın İran konusunda şahin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un görevden alınmasının da gösterdiği gibi şimdilik işe yarıyor.

İran-ABD Geriliminde Son Durum

Hakkı Uygur

Zamanın aleyhine işlediğini bilen Tahran yönetimi, ABD’nin ekonomik ve politik baskılarına karşı nükleer faaliyetlerini artırarak ve bölgede Amerikan müttefiklerine karşı pratik adımlar atarak cevap verecek gibi görünüyor.