Türkiye’nin İran Yaptırımlarına Uyması Ne Anlama Geliyor?

GÖRÜŞ 03.06.2019
Hakkı Uygur Başkan Vekili

ABD Başkanı Trump’ın Mayıs 2018’de İran ile 5+1 ülkeleri arasında 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle İran’ın nükleer faaliyetleri yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşındı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Mayıs 2018’de İran ile 5+1 ülkeleri arasında 2015 yılında imzalanan nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesiyle İran’ın nükleer faaliyetleri yeniden uluslararası gündemin üst sıralarına taşındı. ABD’nin Ağustos ve Kasım 2018’de uygulamaya başladığı iki aşamalı yaptırımlarla ülkenin ekonomik alt yapısı hedef alındı. Ancak petrol satışı ile ilgili yaptırımlar konusunda bazı ülkelere altı aylık bir muafiyet tanınmıştı. Başta Türkiye olmak üzere Çin ve Hindistan gibi İran’ın önemli petrol ithalatçılarına tanınan altı aylık muafiyet bu yılın Mayıs ayında sona erdi. Muafiyet sağlanan ülkelerle ABD arasındaki çeşitli müzakerelerden bir sonuç çıkmadı ve ülkeler İran’dan petrol alımını durdurduklarına dair peşi sıra açıklamalar yaptı.

Trump’ın uluslararası toplumda ses getirmiş ve BM Güvenlik Konseyi tarafından dahi onaylanmış çok taraflı bir anlaşmadan herhangi bir geçerli neden yokken tek yanlı olarak çekilmesi birçok ülke tarafından büyük tepkilerle karşılanmıştı. Özellikle AB ülkeleri Trump’ın anlaşmadan çekilmesinin ardından yaptıkları açıklamalarda anlaşmanın önemini vurgulamış ve arkasında olduklarını belirtmişti. Bununla birlikte geçen bir yıl içinde ABD’nin farklı aktörlere uyguladığı baskılar Trump yönetiminin istediği sonucu vermiş durumdadır. Örneğin Avrupalı ülkelerin İran’ın ticari kaygılarını gidermesi ve bu ülke ile Amerikan yaptırımlarına takılmadan para transferine izin vermesi beklenen INSTEX mekanizması yaklaşık bir yıllık çabanın ardından deyim yerindeyse ölü doğdu. Diğer taraftan aradan geçen bir yıllık süre zarfında Avrupalı büyük şirketlerin hemen tamamı İran’dan çekilerek kıta ile İran arasındaki ticaret hacminde %80’e varan bir azalma yaşandı. Dolayısıyla söz konusu mekanizma eksiksiz çalışsaydı bile İran ile iş yapan fazla bir şirket kalmadığı için İran’ın şimdiki durumuna pek bir faydası olmayacaktı.

Türkiye ve Yaptırımlar

Türkiye de İran ile yakın siyasi ve ekonomik ilişkilere sahip diğer ülkeler gibi ABD’nin nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilmesini doğru bulmadığını açıklayarak İran’a uygulanan yaptırımların kabul edilemez olduğunun altını çizdi. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin son bir yıldaki İran politikalarının büyük ölçüde AB, Rusya ve Çin gibi önemli aktörlerin izlediği politikalarla örtüştüğü söylenebilir. Bu politika kısaca anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getiren İran’a ilkesel bazda ve retorik destek verilmesi ancak ABD’nin hassas olduğu petrol ihracatı ya da para transferi gibi yaptırım alanlarında Trump yönetimini karşıya alacak adımlar atılmaması olarak özetlenebilir. Bu nedenden dolayıdır ki Avrupa ziyareti esnasında ülkesinin beklediği pratik desteği bulamayan İran Dışişleri Bakanı Yardımcısı Abbas Arakçi sonrasında geldiği Türkiye’de Tahran’ın artık politik destekten ziyade somut adımlar beklediğini aksi takdirde nükleer anlaşmanın tehlikeye gireceğini belirtmişti. Türkiye’nin İran’dan petrol alımını durdurmasında göz ardı edilmemesi gereken önemli bir faktör de bu ülkenin en büyük müşterisi olan Tüpraş’ın özel bir şirket statüsünde olması ve tıpkı birçok Avrupalı hatta Rus şirket gibi hükûmetin politik duruşundan çok, kendi stratejisine uygun kararlar almasıdır.

Bununla beraber Türkiye’nin diğer birçok ülke gibi ABD’nin tek yanlı yaptırımlarına gönülsüzce de olsa uymasındaki tek faktör bu değildir. Türk-ABD ilişkileri Obama hükûmetinin örtülü olarak desteklediği 15 Temmuz Darbe Girişimi’yle dibe vurmuş ve atılan iyileştirici adımlara rağmen ikili ilişkiler hâlâ istenen seviyeye ulaşamamıştır. Bu durum Trump’ın Suriye’den çekilme ve YPG ile ilişkileri azaltma gibi istekleri etrafındaki güvenlik bürokrasisine takılmış durumdadır ve bu isimlerin Türkiye konusunda pek olumlu düşüncelere sahip olmadıkları bilinmektedir. Obama döneminden beri ABD’de süren ihtilaflı Halkbank davasına S-400 ve F-35 gibi yeni kriz alanlarının eklenmesi Ankara’nın İran konusunda gösterdiği ilkesel tavrın pratiğe dönüşmesinin önündeki temel engeli oluşturmuştur. Daha açık bir ifade ile söylemek gerekirse ABD ile zaten çok sayıda sorun alanına sahip Türkiye bunlara bir de İran’a yaptırımlar konusunun eklenmesini istememiştir. Özellikle askerî alımlar konusundaki ihtilafların ve yüzyılın anlaşması olarak nitelendirilen İsrail’in genişleme planlarının yaz aylarında ABD-Türk ilişkilerindeki mevcut gerilimi daha da artıracağı düşünüldüğünde Türk hükûmetinin İran konusunda esnek politika izlemesi gayet anlaşılabilir bir tutumdur.

ABD-İran Geriliminde Zirve

Hasan Ruhani’nin Mayıs ayında İran’ın karşı önlemlerini açıklayarak ülkesinin ekonomik beklentilerinin karşılanmaması hâlinde iki ay sonra uranyum zenginleştirmesi başta olmak üzere hassas nükleer faaliyetlerini yeniden başlatacağını açıklaması ikili ilişkilerdeki gerilimi daha da tırmandırdı. Bununla birlikte asıl endişe verici gelişme İranlı yetkililerin sürekli olarak “Biz Körfez’den petrol satamazsak kimse satamaz.” şeklindeki tehditlerini hatırlatacak biçimde Suudi Arabistan’da ve BAE’deki önemli petrol tesislerine ve tankerlerine düzenlenen saldırılar oldu. Trump’ın İran karşıtı politikalarının en önemli destekçilerine yapılan bu saldırılara eş zamanlı olarak Bağdat’taki güvenli Yeşil Bölge’de ABD Büyükelçiliği yakınlarına düzenlenen havan saldırıları da siyasi gerginliğin askerî çatışmaya dönebileceğini gösterdi. ABD’li yetkililerin bölgesel gezileri, bölgeye takviye askerî güç gönderilmesi ve Iraklı yetkililerin arabuluculuk girişimleri sonucunda gerginlik bir ölçüde yatışmış durumdadır. Özellikle Trump’ın savaş istemediğine dair açıklamaları ve İran karşıtı şahin politikaların mimarı olarak bilinen Milli Güvenlik Danışmanı John Bolton’u kameralar karşısında eleştirmesi zirve yapan gerilimin şimdilik kaydıyla azalmasına neden oldu. Yine Trump’ın Mayıs sonunda ziyaret ettiği Japonya Başbakanı Şinzo Abe’nin Tahran’a düzenlemesi beklenen ziyaretinin bir uzlaşıya yol açıp açmayacağı merak ediliyor. Muhtemel ziyaretten olumlu bir sonuç çıkmaması hâlinde özellikle İran’ın Temmuz ayında iddia ettiği nükleer faaliyetlere yeniden başlaması gerginliği tekrar artıracak gibi görünüyor.

Aslında ikili gerilimdeki temel sorun arabuluculuk girişimlerinin eksikliğinden ziyade tarafların beklentisi arasındaki uçurumdan ileri gelmektedir. Trump’ın anlaşmadan çıkmasının ardından Dışişleri Bakanı Mike Pompeo’nun açıkladığı ve İran’ın tüm bölgesel ve savunma politikalarını, araçlarını ve devlet dışı müttefiklerini hedef alan “normalleşme şartları”, ülkenin en önemli güvenlik kurumu olan Devrim Muhafızları Ordusunun Yabancı Terör Örgütü kapsamına alınması, çeşitli devlet yetkililerine uygulanan yaptırımların bu isimlerin sosyal medya hesaplarına kadar uzanması ABD’nin gerçek hedefi konusunda İranlıların görüş birliğine varmasında etkili oldu. Nitekim İran’da ılımlı olarak bilinen ve son dönemde ABD ile müzakere isteğini birçok kez dolaylı yollardan da olsa açığa vuran Cumhurbaşkanı Ruhani bile son açıklamalarında Trump yönetiminin nihai hedefinin ülkede bir rejim değişikliği olduğunu vurgulamıştır. Bu doğrultuda Trump’ın “Fazla bir şey istemiyorum, tek istediğim nükleer silahlara sahip olmamaları.” ya da “İran bu liderlik altında bile büyük bir ülke olabilir.” şeklindeki açıklamalarının İran’da fazla bir yansıması olmamıştır. Buna mukabil İranlı yetkililer Trump’ın açıklamalarında ciddi ise petrol satışındaki muafiyetlerin uzatılması, ABD’nin nükleer anlaşmaya dönmesi ya da Bolton’un görevden alınması gibi pratik adımlar atmasını talep ediyor. Bu tür bir somut adım gelmemesi durumunda İranlıların “maksimum direniş” adını verdikleri riskli stratejiyi sürdürecekleri öngörülebilir.

Taraflar arasındaki bu beklenti farklılıklarının kısa süre içinde arabulucuların da etkisiyle aşılmaması hâlinde gerginliğin hızla artacağı öngörülebilir. İran’ın Venezüella benzeri ekonomik bir yıkıma uğramadan önce atacağı temel adımlardan birisi nükleer faaliyetlerini hızlı bir şekilde yeniden başlatarak ABD üzerinde baskı uygulamak, ikincisi de bölgesel gerilimin artmasından çekinmediğini göstererek ABD’ye ya da daha muhtemelen bölgesel ortaklarına yönelik misilleme saldırılarını artırması olacaktır. Bu bakımdan önümüzdeki yaz ayları belirleyici olacaktır. Zira birçok analistin paylaştığı ve genel kabul gören görüşe göre İran ekonomisi sıfır petrol ihracatına çok fazla direnemeyecek durumdadır ve yaşadığı finansal kriz daha şimdiden bölgesel vekillerinin savaşma gücünü etkilemeye başlamıştır. Nitekim bazı İranlı yorumculara göre de Trump’ın “Savaş istemiyorum.” açıklaması ya da Körfez’deki sabotajları görmezden gelen tutumu zaman kazanmaya yönelik ve İran’ın ekonomik yaptırımlarla dize getirilmesini ve böylece askerî bir kayıp vermesini önlemeyi hedefleyen taktiksel bir yaklaşımdan ibarettir.

Türkiye’nin Tutumu

Türkiye İran konusundaki bölgesel kamplaşmaya mesafeli bir şekilde İran’ın siyasal ve ekonomik istikrarını önceleyen tutumunu sürdürmektedir. Türkiye İran ile ABD arasındaki sorunların diplomatik müzakereler yoluyla çözülmesini savunmakta ve ağır ekonomik yaptırımların yalnızca bu ülke halkının tamamını değil bölgesel huzur ve istikrarı da etkilediğini vurgulamaktadır. Nitekim daha şimdiden enerji, turizm ve ihracat gibi sahalarda da önemli ekonomik zararlara uğrayan İran’dan Türkiye’ye giriş yapan Afgan ve İranlı göçmen dalgasının tedrici ama düzenli olarak arttığı görülmektedir.

Irak ve Suriye krizlerinin terör örgütü PKK’ya nasıl alan açtığını gören Ankara İran krizinin benzer bir aşamaya gelmemesi için tüm taraflarla görüşmelerini sürdürmekte ve sahadaki hareketliliği yakından izlemeye gayret etmektedir. Özellikle terör örgütünün İran kolu PJAK’ın “İran ile savaşmaya hazırız.” açıklamasından sonra Çaldıran bölgesinde ve sınırın sıfır noktasında DMO güçlerine saldırılarak bir İranlı askeri öldürmesi örgütün lejyonerlik konumunu İran konusunda da sürdürme niyetinde olduğunu, bu sayede ABD ve bölgesel müttefiklerinin gözünde daha önemli ve kalıcı bir partnere dönüşmek istediğini göstermektedir. Örgütün şu ana kadar dengeli bir şekilde sürdürdüğü ABD-İran dengesini İran aleyhine bozmaya başlaması açıkça bir pozisyon alma eylemidir. Yine saldırının gerçekleştiği nokta ve teröristlerin sızma biçimi PKK’nın artık bumerang etkisi gösterdiğini de ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak İran gerilimi ister mevcut şekliyle Trump yönetiminin İran’ı ekonomik açıdan iflasa sürüklemesi politikasıyla devam etsin isterse de sınırlı da olsa askerî bir çatışmaya dönüşsün önümüzdeki dönemde İran, bütün Ortadoğu bölgesini ilgilendiren en önemli gündem maddesine ve muhtemelen Türkiye’nin de bir numaralı dış politika konusu hâline dönüşecektir.

Bu makale ilk olarak 1.6.2019 tarihinde The New Turkey'de yayımlanmıştır.

https://thenewturkey.org/why-turkey-is-complying-with-the-iran-sanctions

İran’ın Kontrollü Gerginlik Politikası

Hakkı Uygur

Tahran’ın ABD’ye karşı yürüttüğü kontrollü gerginlik taktiği, ABD Başkanı Trump’ın İran konusunda şahin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton’un görevden alınmasının da gösterdiği gibi şimdilik işe yarıyor.

İran-ABD Geriliminde Son Durum

Hakkı Uygur

Zamanın aleyhine işlediğini bilen Tahran yönetimi, ABD’nin ekonomik ve politik baskılarına karşı nükleer faaliyetlerini artırarak ve bölgede Amerikan müttefiklerine karşı pratik adımlar atarak cevap verecek gibi görünüyor.