Cenevre’den olumlu bir sonuç çıkması askerî baskının artmasından ziyade ABD’nin İran açısından kabul edilebilir, somut ve itibarı zedelemeyen bir çıkış formülü sunup sunamayacağına bağlıdır.
İsrail’in 2026 başından itibaren takındığı tutum “sessizlikten” çok, bilinçli biçimde sürdürülen çok katmanlı bir belirsizlik stratejisi görüntüsü vermektedir.
Çin, nihai bir çözüm yerine aşamalı, sınırlı ve gerilimi düşürmeye dönük bir uzlaşmayı daha gerçekçi bulmakta ve tarafları bu yönde teşvik etmektedir. Pekin, bölgesel düzenin köklü biçimde yeniden şekillenmesindense, gerilimin kontrol altında tutulduğu bi
Gerilimin düşürülmesi, Moskova’nın çıkarlarına açık biçimde hizmet etmektedir zira bir askerî çatışma, komşu bölgelerde istikrarsızlaşma riskini artıracak ve dikkat ile kaynakları diğer öncelik alanlarından uzaklaştıracaktır.
Umman görüşmeleri, bir çözümün habercisi olmaktan çok, çözüm ihtimalinin hangi sınırlar içinde mümkün olabileceğini test eden uzun soluklu müzakere evresinin başlangıcı olarak okunmalıdır.
Mevcut tablo, ABD’ye askeri müdahalenin yüksek risk taşıdığını ve yalnızca baskı ile tehdidin İran’ı teslimiyete zorlamayacağını göstermektedir. İran açısından ise bu tablo, sürecin Trump’ın öngörülemezliği etrafında şekillendiğine işaret eden stratejik b
ABD-İran görüşmelerinin içerik ve gidişatını yalnızca bu iki ülkenin tutumu belirlemeyecektir. Başka ülkelerin de süreçte etkili olmak için farklı araçlar kullanacağını ve bunların başında İsrail’in geldiğini söyleyebiliriz.
Görüşmelerde nükleer dosya ile başlanır ve mesafe katedilirse tansiyon düşebilir ancak bunun gerçekleşebilmesi için çatışma riskinin bütünüyle ortadan kalkması mümkün değilse de en azından azalması ve diplomasiye gerçek bir şans tanınması gerekiyor.
İran’a yönelik askerî müdahalelerin stratejik sonuç üretmesi kara, hava ve deniz unsurlarının birlikte kullanıldığı kapsamlı bir müşterek harekât gerektirir. Ancak böyle bir operasyon ABD ve İsrail açısından uygulanabilir görünmemektedir.
Donald Trump’ın Venezuela’daki liderlik tasfiyesinden devşirdiği stratejik özgüven, onu Tahran için de benzer ölçüde maksimalist hedeflere yöneltmiş görünmektedir. Böyle bir girişim, yalnızca pahalı bir hata değil, aynı zamanda tarihsel bağlamı göz ardı e
Yapısal kapasite yetersizliği ve stratejik seçeneklerin darlığı nedeniyle İran’ın caydırıcılık krizi devam edecektir ve kısa vadede köklü bir doktrin değişimi gerçekleşme olasılığı düşük görünmektedir.