Mevcut tablo, ABD’ye askeri müdahalenin yüksek risk taşıdığını ve yalnızca baskı ile tehdidin İran’ı teslimiyete zorlamayacağını göstermektedir. İran açısından ise bu tablo, sürecin Trump’ın öngörülemezliği etrafında şekillendiğine işaret eden stratejik bir uyarı niteliğindedir.
İran Yol Ayrımında: Umman’da Nükleer Ateşkes mi?
Washington ve Tahran heyetleri arasında 6 Şubat Cuma günü Umman’da tamamlanan ilk tur görüşmeler, tarafların gönüllü bir diplomatik yakınlaşma arayışından ziyade Donald Trump’ın Körfez’e konuşlandırdığı askeri yığınağın ve açık saldırı tehdidinin yarattığı zorlayıcı diplomasi zemininde gerçekleşmiştir. Bu asimetrik güç denklemi, Haziran 2025’te İran nükleer altyapısına yönelik saldırı ve Aralık protestolarının tetiklediği iç meşruiyet kriziyle birleşerek Tahran’da derin bir ‘ontolojik güvenlik krizi’ yaratmıştır. İran’ın manevra alanını daraltan bu süreç, müzakereleri rejimin bekasını önceleyen bir kriz yönetimine dönüştürmüştür. Umman’daki görüşmeler, taraflar arasındaki yapısal görüş ayrılıkları ve mevcut güvensizlik koşulları dikkate alındığında, bir anlaşmaya varma olasılığının hâlâ düşük olduğu kanısını değiştirmemiştir. Ancak krizin aciliyeti ve tırmanma riski nedeniyle, önceki müzakere turlarına kıyasla diplomatik trafiğin bu kez çok daha hızlı ilerlemesi muhtemel görünmektedir.
Görüşmelerin muhtevası incelendiğinde, Tahran yönetiminin balistik füzeler ve bölgesel vekil güçler gibi güvenlik başlıklarını müzakere zemininden dışlayan katı bir strateji izlediği görülmektedir. Bu daraltılmış çerçevede İran, ancak uranyum zenginleştirme hakkının mahfuz tutulması karşılığında teknik ve sınırlı geri adımlar atmaya hazır olduğunun sinyallerini vermektedir. Mevcut zayıflık koşullarına rağmen sergilenen bu asimetrik direncin temel nedeni açıktır: Kendini varoluşsal bir tehdit sarmalı içinde algılayan İran rejimi için, ABD karşısında güvenlik mimarisini kapsayan kapsamlı tavizler vermek anlaşmaya giden bir yol değil aksine rejimin çöküşünü hızlandıracak stratejik bir intihar olarak görülmektedir. Bu nedenle Tahran yönetimi, kapsamlı tavizler vermek yerine absorbe edilebilir bir saldırı riskini göze almayı tercih etmektedir. Dolayısıyla mevcut denklemde, taraflardan birinin pozisyonunda belirgin bir değişiklik olmaksızın ilerleme sağlanması güçtür. Özellikle Ayetullah Ali Hamanei liderliğindeki Tahran yönetimi açısından, müzakere sürecini ileri taşıyacak somut bir yönelim henüz gözlemlenmemektedir.
Bu noktada stratejik karar anı Washington’ın inisiyatifindedir. ABD yönetimi, müzakerelerin kapsamını nükleer dosyayla sınırlayarak işlemsel bir uzlaşı ihtimalini maksimize etmek ile gündemi genişleterek diplomatik sürecin çöküşünü ve tırmanma riskini göze almak arasında bir ikilemle karşı karşıyadır. Zira İran’ın sergilediği direnç, askeri ve ekonomik baskının beka kaygısıyla hareket eden bir aktörü tam teslimiyete zorlamada yetersiz kaldığını göstermektedir. Dolayısıyla ilerleme ancak görüşmelerin kesin biçimde nükleer meseleyle sınırlı kalması hâlinde mümkündür. Başka bir deyişle, diplomatik temasların sürdürülmesi durumunda tarafların hedefi kapsamlı bir “büyük uzlaşı” olmayacaktır. Bunun yerine, olası bir askeri çatışmayı öteleyen sınırlı bir “nükleer ateşkes” hedeflenecektir. Aşağıda, bu stratejik kilitlenmenin nedenlerini ve olası bir anlaşma koşullarını analiz edeceğim.
Washington’un Stratejik İkilemi
ABD yönetiminin İran stratejisi, tanımlanmış siyasi hedefler ile bu hedeflere tahvil edilecek askeri ve diplomatik araçlar arasındaki yapısal uyumsuzlukla maluldür. Donald Trump, “maksimum baskı” politikasını diplomatik bir başarı hikayesine dönüştürme arayışındadır; ancak Washington’un önündeki en temel kısıt, olası bir askeri tırmanma senaryosunda tanımlanmış ve güvenilir bir çıkış stratejisinin eksikliğidir. Askeri doktrin perspektifinden bakıldığında, ABD yönetimi İran ile girişilecek bir çatışmanın operasyonel başlangıcını kontrol etme kapasitesine sahipken çatışmanın nihai sonlanma dinamiklerini kontrol edememe riskiyle karşı karşıyadır. İran, konvansiyonel bir askeri saldırıda ABD ile rekabet edemeyecek olsa da; stratejik derinliği, kökleşmiş ideolojik motivasyonu ve asimetrik savaş yetenekleri sayesinde, ABD’yi ucu açık ve maliyetli bir yıpratma savaşına çekme kapasitesine sahiptir.
Öte yandan Trump yönetiminin dış politika yaklaşımı, yeni savaşlar başlatmaktan ziyade mevcut krizleri sonlandırmak ve uluslararası sistemde güç projeksiyonu aracılığıyla düzeni sürdürmek üzerine inşa edilmiştir. Donald Trump, ABD basınına yansıdığı kadarıyla güvenlik ve dış politika danışmanlarıyla yürüttüğü istişarelerde, hızlı sonuç alabilecek ve çatışma dinamiğine dönüşme riskini minimize edecek bir stratejik müdahale talep etmiştir. Bu yaklaşım, Haziran 2025’te Fordo nükleer tesisine yönelik saldırı ve Venezuela’da Başkan Maduro’ya yönelik operasyonda elde edilen sınırlı, hedefe odaklı ve maliyetsiz başarıların yeniden üretilebileceği varsayımına dayanmaktadır. Ancak her iki örneğin aksine, askeri bürokrasinin Donald Trump’ın önüne İran için benzer bir “cerrahi müdahale” planı koyamadığı anlaşılmaktadır.
Trump yönetimi, rejimi kısa süreli hava harekatlarıyla değiştirmenin imkansızlığı ile kapsamlı ve uzun süreli bir saldırının sürdürülemez askeri, siyasi ve ekonomik maliyeti gerçeğiyle yüzleşmektedir. Bu durum, Washington’u muazzam askeri üstünlüğüne rağmen diplomatik bir “modus vivendi” aramaya zorlayan stratejik bir paradoks yaratmaktadır. Sonuç olarak Trump yönetimi, İran’a tavizler vermek ile sonu belirsiz bir savaşa sürüklenmek arasındaki dar bir alana sıkışmış durumdadır. Washington’un diplomatik sürece verdiği bu belirgin ivme, stratejik bir zafiyetten ziyade güç kullanımının sınırlarını ve olası sonuçlarını gerçekçi bir zeminde değerlendiren rasyonel bir maliyet-fayda analizinden kaynaklanmaktadır.
Bu stratejik ikilem dikkate alındığında, Washington’daki politika yapıcılar açısından en rasyonel yaklaşım, kapsamlı ve nihai bir anlaşmadan ziyade sınırlı bir “nükleer ateşkes” hedefinin benimsenmesi olarak öne çıkmaktadır. Müzakere sürecinin seyrine bağlı olarak, üç temel senaryonun ortaya çıkması muhtemel görünmektedir: i) Kontrollü İstikrarsızlık (Statüko): Tarafların “ne savaş ne barış” olarak tanımlanabilecek mevcut durumu sürdürdüğü; gerilimi yönetilebilir bir düzeyde tutarak diplomatik kanalların tamamen kapanmasını engellediği senaryo; ii) Müzakerelerin Çöküşü: Diplomatik sürecin işlevini yitirmesiyle birlikte ABD’nin sınırlı askerî müdahalelere yönelmesi ve bu adımların bölgesel istikrarsızlığı daha da derinleştirmesi; iii) Sınırlı Uzlaşı: İran’ın ekonomik baskıları hafifletme, Donald Trump’ın anlamlı bir diplomatik başarı olarak sunabileceği, askeri bir saldırıdan geri durmayı gerekçelendirecek dar kapsamlı bir anlaşma üzerinde mutabakata varılması.
Olası Anlaşmanın Stratejik Parametreleri
Taraflar diplomasiyi sürdürürse, masadaki taslak, İran’ın nükleer kapasitesini sınırlayan aynı zamanda rejimin beka araçlarını korumasına izin veren denge üzerine kurgulanacaktır. Bu bağlamda, olası bir mutabakat; kabul edilecek kısıtlamalar ile gözetilecek kırmızı çizgilerin iç içe geçtiği şu parametreler üzerinden şekillenecektir;
-
Nükleer Stokun Nötralizasyonu: ABD yönetiminin temel önceliği, nükleer silah riskinin ortadan kaldırılmasıdır. Bu çerçevede anlaşmanın merkezinde, İran’ın breakout süresini tehlikeli biçimde kısaltan stokların tasfiyesi yer alacaktır. Özellikle %60 saflıktaki yaklaşık 440 kilogramlık yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunun ülke dışına çıkarılması (Rusya veya üçüncü bir taraf üzerinden) hedeflenecektir. Ancak burada bir kırmızı çizgi devreye girmektedir: İran’ın kendi topraklarında zenginleştirmeyi tamamen durdurması (sıfır zenginleştirme) mümkün değildir. Rejim, bunu asgari bir egemenlik konusu olarak gördüğü için zenginleştirme hakkının çok kısıtlı da olsa tanınması karşılığında stokların eritilmesini kabul edecektir. Burada bir ara çözüm, Donald Trump’ın kalan üç yıllık başkanlık dönemi boyunca İran uranyum zenginleştirmeye ara vermeyi kabul etmesidir. Böylece Trump da ABD kamuoyu nezdinde “sıfır zenginleştirme” mottosundan geri adım atmadığını ileri sürebilir. Ancak güven eksikliğinin yapısal doğası gereği, denetim mekanizması Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) ötesine geçmek zorundadır. Gizli tesislerdeki olası faaliyetlere karşı erken uyarı kapasitesi sağlayan, askeri tesislere erişimi de kapsayabilecek güçlü ve sürekli bir izleme rejimi (IAEA Additional Protocol plus) şart koşulacaktır.
-
Füze Programında Tehdit Odaklı Ayrışma: Anlaşmanın en kritik boyutu balistik füze programıdır. Masada resmi ve bağlayıcı bir füze antlaşması yerine, İran’ın sözlü taahütlerine dayalı bir moratoryum öngörülebilir. İran, yalnızca kıtalararası menzile ulaşarak ABD anakarasını doğrudan tehdit edebilecek (2.000 km üzeri menzil) sistemler üzerinde bir kısıtlamayı kabul edebilir. Tahran, hava kuvvetleri eksikliğini dengeleyen yegane caydırıcılık aracı olarak gördüğü bölgesel menzilli balistik füzelerin sayısı veya niteliğine ilişkin kapsamlı kısıtlamaları müzakere dışı bırakacaktır.
-
Vekil Güçler ile De Facto Ateşkes: Sahadaki angajman kurallarını belirleyen bir mutabakat aranabilir. Burada ABD kuvvetlerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında, ABD’nin de İran ve vekil unsurlarına yönelik doğrudan saldırılarını askıya almasını içeren de facto saldırmazlık anlayışı olacaktır. Ancak ABD, İran’ın Hizbullah veya Haşdi Şabi gibi örgütlere sağladığı finansman ve lojistik desteğin tamamen kesilmesine dair bir taahhüt alamayacaktır. Rejimin “ileri savunma” doktrini ve bölgesel nüfuz stratejisi (direniş ekseni) gereği, Tahran bu desteği resmi söylemde inkar etme veya siyasi destek olarak çerçeveleme yoluna giderek bu yapıyı korumaya devam edecektir.
-
Yaptırım Mekanizmasında Esneklik: Ekonomik rahatlama, rejimin taahhütlerine uyumuyla senkronize edilmiş, kademeli ve şartlı bir süreç olarak işleyebilir. ABD, olası ihlallerde yaptırımların otomatik olarak geri gelmesini sağlayan mekanizmaları koruyacak, ayrıca terör ve insan hakları bağlantılı bazı yaptırımlar, yapısal bir kaldıraç olarak her koşulda yürürlükte kalacaktır. Ortaya çıkan tablo, tarafların maksimalist hedeflerinden vazgeçtiği, bunun yerine nükleer tırmanmayı durduran ama bazı sorunları çöz(e)meyen sınırlı bir anlaşmadır.
Sonuç
Vurgulamak gerekir ki, bugün müzakere masasında tartışılan çerçeve ne KOEP statükosuna bir geri dönüşü ne de kapsamlı bir “büyük uzlaşıyı” ihtiva etmektedir. Mevcut diplomatik trafik, en optimize senaryoda dahi İran’ın petrol ihracatına odaklanan sınırlı bir ekonomik esneklik karşılığında, nükleer tırmanmayı dondurmayı amaçlayan sınırlı bir mutabakatlar setinden ibarettir. Bu noktada Tahran yönetiminin tavrı son derece nettir, Ayetullah Ali Hamanei liderliğindeki kadrolar iktidarda olduğu ve kendilerini bir “varoluşsal savaş” içinde algıladıkları sürece, İran’ın kolay teslim olması beklenmemelidir. Sonuç olarak mevcut tablo, hem Washington hem de Tahran için net bir stratejik uyarı niteliğindedir. ABD açısından, güvenilir bir çıkış stratejisi olmaksızın girişilecek askeri bir tırmanma ne kadar büyük bir risk teşkil ediyorsa salt baskı ve tehdidin İran’ı tam teslimiyete zorlayacağı varsayımı da o derece yanıltıcıdır. İran açısından ise durum, Trump’ın öngörülemezliği ekseninde şekillenmektedir. Washington’daki bürokratik denge mekanizmalarının Trump’ın kararlarını engellemede yetersiz kalması ve sarf edilen tehditlerin gerçek bir saldırıya dönüşmesi ihtimali ise Tahran için yadsınamaz bir risktir.