ABD Baskısı İran’ı Sertleşmeye mi İtiyor?

ABD Baskısı İran’ı Sertleşmeye mi İtiyor?
Görsel: @mehrnews
İran’ın son hamlelerini değerlendirirken temel soru, Tahran’ın yeni bir savaş isteyip istemediğinden çok neden beklemenin artık daha yüksek bir risk taşıdığına inandığıdır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

İran ile ABD arasındaki gerilim, son günlerde Hürmüz Boğazı ve çevresinde yeniden belirgin biçimde tırmandı. 4-5 Eylül’de Devrim Muhafızları Ordusu (DMO), bölgede faaliyet gösteren bir ABD uçak gemisi ile güdümlü füze destroyerini balistik füzelerle hedef aldığını açıkladı. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM), gemilerin isabet almadığını ve Amerikan personelinin zarar görmediğini bildirirken İran tarafı saldırıların başarılı olduğunu ileri sürdü. Washington ise 5 Eylül’de Hark Adası, Cask ve Umman Körfezi çevresindeki üç İran tankerini hedef aldı. İran da aynı gün Hürmüz’de üç tanker ile ABD bağlantılı üç gemiye saldırdığını duyurdu. Gerilim 6 Eylül’de DMO’nun, İran’ın kendi denetiminde gördüğü alana girdiğini ileri sürdüğü ABD’ye ait insansız deniz aracını hedef almasıyla devam etti.

Tırmanmanın dikkat çekici bir diğer boyutunu İran’ın kullandığı füzelere ilişkin açıklamalar oluşturdu. İran Millî Güvenlik Yüksek Konseyi (MGYK) Genel Sekreteri Muhsin Rızai, İran’ın yeni geliştirdiği bir gemisavar füzeyi ilk kez bir ABD deniz unsuruna karşı savaş koşullarında kullandığını ileri sürdü. İran devlet medyası daha sonra söz konusu sistemi geliştirilmiş Kasım Basir balistik füzesi olarak tanımladı. ABD, savaş gemilerinin balistik füzelerle hedef alındığını doğrulamakla birlikte İran’ın isabet ve yeni füze sistemine ilişkin iddialarını teyit etmedi. İran’ın doğrudan ABD savaş gemilerini hedef alması ve Washington’ın İran tankerlerini vurması, çatışmanın deniz sahasında daha yüksek riskli bir aşamaya geçtiğine işaret ediyor.

Tahran’ın sertleşen söylemi

Sahadaki tırmanmaya paralel olarak Tahran’dan gelen siyasi mesajların tonu da belirgin biçimde sertleşmiştir. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, 6 Eylül’de yaptığı açıklamada Amerikan saldırılarına “orantılı karşılık” verme döneminin sona erdiğini belirterek bundan sonraki saldırılara “daha hızlı, daha ağır ve daha acı verici” cevap verileceğini söyledi. Kalibaf ayrıca son İran saldırılarının yalnızca başlangıç olduğunu savunarak Washington’ın “oyunun yeni kurallarını” anlaması gerektiğini vurguladı. MGYK Genel Sekreteri Muhsin Rızai de benzer biçimde Hürmüz’ün dışına, Basra Körfezi’nin bazı kesimlerine uzanacak yeni bir “kısıtlı bölge” oluşturulacağını ve bu alana giren gemilerin yaptırımlarla karşılaşacağını açıkladı. Rızai’nin geçmişte bilinçli olarak hedef alınmayan bazı unsurların bundan sonra vurulabileceğine yönelik ifadeleri de İran’ın karşılık verme biçiminde daha geniş bir hareket alanı oluşturmak istediğine işaret etmektedir.

Bu söylem değişikliği, Tahran’ın ABD ile mücadelede uzun süredir izlediği kontrollü karşılık politikasının sınırlarını genişletmeye hazırlandığını düşündürtmektedir. Hürmüz’de ticari deniz trafiğinin daha fazla sınırlandırılması, yeni kısıtlı bölgelerin ilan edilmesi ve Amerikan deniz unsurlarının doğrudan hedef alınması, Washington’ın İran üzerindeki baskı stratejisini daha maliyetli hâle getirecek araçlar olarak öne çıkmaktadır. Buradaki temel amaç geniş çaplı bir savaşa yönelmekten çok ABD’nin yaptırım ve deniz ablukası üzerinden kurduğu tek taraflı baskı üstünlüğünü kırmak olarak okunabilir.

Bununla birlikte İran içerisindeki tartışma tek yönlü değildir. Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani açık uçlu bir savaşın sürdürülebilirliği konusunda uyarıda bulunurken Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan da İslamabad Mutabakatı’na dönülmesi yönündeki isteğini korumaktadır. Buna karşılık Kalibaf, Rızai ve Hüseyin Taib gibi isimlerin açıklamaları, geri adım görüntüsü verilmeden daha güçlü bir karşılık verilmesi gerektiği düşüncesinin güvenlik bürokrasisinde ağırlığını koruduğunu ortaya koymaktadır. Ancak Tahran için kabul edilebilir bir müzakere sürecinin, içeride taviz veya geri çekilme olarak değil sahada ve bölgesel düzeyde oluşturulan baskının Washington’ı yeniden müzakereye zorlamasının sonucu olarak sunulabilmesi önem taşımaktadır.

Asıl ayrışma, diplomasiye dönülüp dönülmemesinden ziyade müzakerelerin hangi koşullarda ve hangi güç dengesi altında yürütüleceği konusunda ortaya çıkmaktadır. Tahran, savaş ve yaptırımların ağırlaştırdığı ekonomik koşullar nedeniyle rahatlama bekleyen toplumun talepleri ile ABD karşısında geri adım görüntüsüne karşı çıkan siyasi ve ideolojik çevrelerin beklentilerini aynı anda gözetmek zorundadır. Bu nedenle diplomasi İran açısından hâlâ masadadır. Ancak Tahran için kabul edilebilir bir müzakere sürecinin, içeride taviz veya geri çekilme olarak değil sahada ve bölgesel düzeyde oluşturulan baskının Washington’ı yeniden müzakereye zorlamasının sonucu olarak sunulabilmesi önem taşımaktadır. Bu çerçevede son askerî tırmanma, diplomasinin alternatifi olmaktan çok İran’ın müzakere masasına daha elverişli koşullarda dönmek için başvurduğu bir baskı aracı olarak okunabilir.

Tahran’ın zaman hesabı

ABD, ekonomik yaptırımlar, deniz ablukası ve dönemsel askerî saldırılarla İran üzerindeki baskıyı sürdürürken yeni ve geniş çaplı bir savaşa girmenin maliyetini mümkün olduğunca ertelemektedir. Washington’ın hesabı, baskı uzadıkça İran ekonomisinin daha fazla zorlanacağı, devletin mali ve askerî imkânlarının daralacağı ve Tahran’ın sonunda daha elverişsiz koşullarda taviz vermek zorunda kalacağı yönündedir. Trump’ın mevcut durumdan memnun olduğunu açıkça ifade etmesi de ABD yönetiminin zamanın kendi lehine işlediğini düşündüğünü göstermektedir.

Tahran ise zamanın aynı biçimde kendi aleyhine işlemesine izin vermek istememektedir. İran yönetimi ekonomik baskının uzamasının kendi mali kaynaklarını, toplumsal dayanıklılığını ve devletin yönetim kapasitesini zayıflatacağının farkındadır. Deniz ablukasının petrol ihracatı ve dış ticaret üzerindeki etkisi ile içeride giderek ağırlaşan ekonomik sorunlar, uzun süreli beklemeyi İran açısından giderek daha maliyetli hâle getirmektedir. Bu noktada devlet kapasitesinin zaman içerisinde zayıflaması, sıcak savaşın yaratacağı doğrudan askerî kayıplardan farklı bir yolla da olsa rejimin devamlılığı açısından ciddi bir tehdit oluşturmaktadır. Dolayısıyla Tahran için mevcut durumu mümkün olduğunca uzun süre korumak güvenli bir seçenek değildir.

Bununla birlikte İran yönetimi, mevcut konjonktürde elinde tuttuğu bazı avantajların da geçici olduğunu düşünmektedir. ABD’de ara seçimlerin yaklaşması, Trump yönetiminin yüksek petrol fiyatlarının yaratacağı iç siyasi maliyete karşı hassasiyeti ve Hürmüz üzerinden küresel enerji piyasalarına baskı uygulayabilme kapasitesi Tahran’ın bugünkü hesaplarında önemli yer tutmaktadır. Buna ek olarak İran, son çatışmalarda yoğun biçimde kullanılan ABD hava ve füze savunma mühimmatının zaman içerisinde yenileneceğini ve Washington’ın askerî hazırlık düzeyini yeniden yükselteceğini hesaplamaktadır. Ara seçimlerin ardından Trump yönetiminin iç siyasi hareket alanının genişlemesi de İran’ın bugün sahip olduğunu düşündüğü bu göreli avantajların birkaç ay sonra aynı ölçüde geçerli olmayabileceği anlamına gelmektedir.

Tahran’ın risk alma eğilimini güçlendiren bir diğer unsur, karşılıklı tırmanmanın uzaması hâlinde siyasi maliyetleri ABD’den daha uzun süre taşıyabileceği yönündeki değerlendirmedir. İranlı karar alıcılar, petrol fiyatlarının yükselmesi, bölgedeki Amerikan askerî kayıplarının artması ve yaklaşan seçimlerin yaratacağı baskının Washington’ın çatışmayı sürdürme iradesini kendilerinden daha hızlı aşındıracağını hesaplamaktadır.

Tahran, gelinen noktada gerilimi artırmanın maliyeti ile birkaç ay sonra ekonomik ve toplumsal açıdan daha kırılgan bir konumda aynı baskıyla karşı karşıya kalmanın maliyetini karşılaştırmaktadır. Bu hesapta tırmandırma, savaşı uzatma arzusundan çok Washington’ın çatışmanın zamanlamasını tek taraflı biçimde belirlemesini engellemenin ve mevcut durumun maliyetini ABD’ye de doğrudan hissettirmenin bir aracına dönüşmektedir. Hürmüz’de deniz trafiği üzerindeki baskının artırılması, ABD askerî unsurlarının daha doğrudan hedef alınması veya İran’a yakın bölgesel aktörlerin daha aktif biçimde devreye sokulması, bu stratejinin muhtemel araçlarıdır. Bu nedenle İran’ın son hamlelerini değerlendirirken temel soru, Tahran’ın yeni bir savaş isteyip istemediğinden çok neden beklemenin artık daha yüksek bir risk taşıdığına inandığıdır. Son günlerde Hürmüz çevresinde yaşanan gelişmeler, İran’ın beklemenin maliyetinin tırmanmanın maliyetini aşmaya başladığını düşündüğüne işaret etmektedir.