ABD-İran hattında gerilim artabilir ve gelişmeler sınırlı çatışmaları tetikleyebilir. Ancak sürecin kaçınılmaz olarak geniş çaplı yeni bir savaşa neden olacağını düşünmek yanlış olacaktır.
ABD-İran Geriliminde “Belirsizlik” Nereye Evrilir?
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a saldırmasıyla başlayan savaşın genel seyri üç temel husus etrafında değerlendirilebilir. Bunlardan ilki, 8 Nisan’daki ateşkes sonrasında İsrail’in geri planda durmasıyla çatışmanın ABD-İran savaşı haline gelmesidir. Bu sayede İsrail, kendi kapasitesini daha fazla tüketmeden İran üzerindeki askerî baskının sürdürülmesini ve kışkırttığı savaşın maliyetlerini ABD’nin üstlenmesini sağladı.
İkinci husus, savaşın erken evrelerinden itibaren ve hatta henüz koşullar olgunlaşmamışken atılan ve çok geçmeden istenilen sonucu üretmediği görülen bazı diplomatik adımların getirdiği aldatıcı “pazarlık yorgunluğu” görüntüsüdür. Ateşkesin ardından ABD Başkan Yardımcısı JD Vance ve İran heyetine başkanlık eden Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın, 11-12 Nisan’da İslamabad’da bir araya gelmesi, 17 Haziran’da 14 maddelik İslamabad mutabakatının imzalanması ve bundan birkaç gün sonra iki ismin mutabakatta öngörülen 60 günlük müzakere sürecini ele almak üzere İsviçre’nin Bürgenstock kasabasında tekrar görüşmesi bu bağlamdaki önemli gelişmelerdi.
Bu temaslar devam ederken Temmuz ve Ağustos aylarında Hürmüz Boğazı hattındaki gerilimin tırmanmasıyla bazı çatışmaların yaşanması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın yaptığı ikircikli açıklamalar, diplomasiden sonuç alınamayacağı görüntüsünü verdi. Pakistan’ın başını çektiği arabuluculuk girişimleri neticesinde alınan kararların sahaya yansımaması da özellikle İsrail cephesinin İran’la müzakere etmenin beyhude olduğu yönündeki propagandasına zemin hazırladı.
Halbuki Rusya-Ukrayna savaşında görüldüğü üzere bu boyutta bir askerî gerilimin meydana getirdiği “savaş sisinin” kolay kolay dağılmayacağı ve çatışmanın, tarafların savaşı diplomasiden daha maliyetli göreceği düzeyde henüz “olgunlaşmadığı” ortadaydı. İsrail’in diplomatik sürecin dışında kalması ve kendini, ABD ve İran’ın yanı sıra savaştaki müttefikleri arasında imzalanan, Lübnan dahil olmak üzere tüm cephelerde askerî operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirilmesini öngören, mutabakata bağlı görmemesi de süreci baltaladı. Dolayısıyla şimdiye kadar diplomatik girişimlerin kalıcı bir çözüm üretememesi, görüşmelerin içeriğinden çok mevcut çatışmanın doğasıyla ilgiliydi.
Üçüncü husus, 8 Mart’ta ülkenin yeni lideri olarak seçilen Mücteba Hamenei’nin 12 Mart’ta yaptığı ilk yazılı açıklamada İran’ın savaşta nasıl hareket edeceğine ilişkin şu ifadelerle altını çizdiği stratejik yaklaşımdı: “Düşmanın savunmasız kalacağı ve tecrübe sahibi olmadığı cephelerin açılması hususunda çalışmalar gerçekleştirilmiştir. Savaş durumunun devamı halinde çıkarlar gözetilerek söz konusu başka cepheler açılacaktır.”
Lübnan’da Hizbullah’ın, Irak’ta da İran’la bağlantılı grupların hareket alanlarını daraltan bir baskı altında olduğu hesaba katılırsa bu cephenin Yemen olacağı biliniyordu. Washington-Tahran hattında Hürmüz odaklı gerilim devam ederken Yemen’de Husilerin 10 Eylül’de Kızıldeniz kıyısındaki stratejik Muha kentini ele geçirip ertesi gün Babülmendeb Boğazı’nın girişini kontrol eden Dübab bölgesine kadar uzanması ve stratejik bazı adaları kontrolü altına alması bu stratejinin bir parçasıydı.
İran resmi makamlarının Husilerin tamamen bağımsız aktörler olduğunu ve kararlarını başkalarından emir almadan kendi kendilerine verdiğini söylemesi, Hürmüz ve Babülmendeb boğazlarında yaşananlar arasında bir nedensellik ilişkisi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Karşılıklı saldırıların ardından gerilim, Husilerin 19 Eylül gece yarısı Riyad’ı ve Yanbu’daki Aramco tesislerini hedef alan bir saldırı düzenleyerek çok sayıda balistik füze, seyir füzesi ve İHA fırlatmasıyla zirveye ulaştı.
Gelişmeler üzerine ABD’nin Irak, Lübnan, Kuveyt ve Bahreyn’deki büyükelçilikleri, bölgedeki Amerikan vatandaşlarına “beklenmedik bir tırmanışın” yaşanabileceğini belirterek güvenlik uyarısında bulundu. Çok geçmeden hafta sonunu Camp David’de geçiren ABD Başkanı Trump’ın planlanandan erken Beyaz Saray’a döndüğü ve 20 Eylül’ün erken saatlerinde ABD Hava Kuvvetlerine bağlı B-1B Lancer stratejik bombardıman uçağının İngiltere’deki RAF Fairford Üssü’nden havalandığı haberleri geldi. Hedef ve göreve ilişkin ise herhangi bir açıklama yapılmadı. Daha sonra ABD medyasına yansıyan ve yalanlanmayan bilgilerle bu hazırlığın Yemen için yapıldığı anlaşıldı. NYT, Riyad’ın telkinleriyle ABD’nin Yemen’deki Husilere müdahale için hazırlandığı ancak Trump’ın son anda karar değiştirerek bu adımdan vazgeçtiğini yazdı.
Mevcut durumda ABD ile İran arasında çatışma-diplomasi sarkacında gidip gelen gerilim, kritik bir eşikten geçiyor. Mevcut durumda geleceği öngörmeyi zorlaştıran birçok belirsizlik bulunuyor. İran’ın stratejik hedefinin ne olduğu ve elinde ne tür kozların bulunduğu soruları da hala önemini koruyor. Peki Tahran ne yapmak istiyor?
Kapsamlı çatışmadan kapsamlı çözüme
ABD-İran hattındaki gerilime ilişkin en büyük kaygılardan biri, durumun Rusya-Ukrayna cephesinde olduğu gibi içinden çıkılmaz bir hal alarak iniş çıkışlarla süregiden uzun bir savaşa dönüşmesidir. Ancak gerek ABD ile İran arasında herhangi bir kara sınırı olmaması, kara harekâtının meydana gelmemiş olması ve lojistik nedenlerle savaşın çok uzun süre devam etmesinin iki taraf için de oldukça zor olması gibi teknik askerî boyutlar gerekse güçlü bir arabuluculuk mekanizmasının devrede oluşu Rusya-Ukrayna savaşına benzer bir durumla karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. Diğer taraftan savaşın nasıl sonuçlanacağı halen belirsizliğini koruyor.
İranlı yetkililer Haziran 2025’teki çatışmayı da mevcut savaşı da “dayatılmış savaş” şeklinde tanımlayarak savaş yanlısı olmadıklarını ancak kendi beklentilerinin dikkate alınmadığı “dayatılmış barışı” da kabul etmeyeceklerini söylüyor. İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Muhsin Rızai, 19 Eylül’de paylaştığı mesajda, İran’ın yeniden müzakereye dönmek için belirlediği yedi ön koşulu Amerikan tarafıyla paylaştığını belirtti.
Bu maddelerin neler olduğu açıklanmasa da ABD’nin savaşa son vermesi, İran’a askerî tehditte bulunmaması ve İran üzerindeki ekonomik yaptırımları kaldırması Tahran’ın öncelikleri arasında yer alıyor. Bu, pratikte daha önce İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan dahil üst düzey yetkililerin ifade ettiği üzere İslamabad mutabakatına dönülmesi gerektiği anlamına geliyor. Bir diğer ifadeyle İran açısından bu kapsamlı çatışmalar ancak kapsamlı bir çözümle mümkün görünüyor.
İran’da ABD ile herhangi bir şekilde müzakere yapılmasına karşı olanların sesi, İran’ın Hürmüz’den geçen gemilere saldırmayı sürdürmesinin ardından ve 8 Temmuz’da Trump’ın mutabakatın sona erdiğini söyleyerek İran’a saldırı emri vermesiyle daha yüksek çıkmaya başladı. Ancak İran liderliğinin savaşı bitirmek istediği biliniyor.
Kuşkusuz burada en önemli karar merci, açıklamalarındaki muğlak ifadelere rağmen bizatihi Mücteba Hamenei’nin kendisidir. Ayrıca İran silahlı kuvvetlerinin sahadaki hareket tarzına ve Pakistan’ın arabuluculuk girişimlerinin en önemli aktörü olan Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir’in Tahran’a yaptığı ziyaretlerde gerçekleştirdiği görüşmelere bakılırsa İran’da askerî kanadın da savaşın uzamasından yana olmadığı görülüyor.
Kaldı ki mutabakattan sonra ABD karşısında pasif değilse de reaktif bir tutum takınmaya başlayan İran, Hürmüz başta olmak üzere elindeki baskı ve pazarlık araçlarını ABD’nin attığı adımlara karşılık verecek şekilde kullanmaya devam ediyor. Bu noktada kritik soru söz konusu araçların ne kadar etkili olduğudur.
İran’ın eli ne kadar güçlü?
İran, savaşın başından itibaren balistik füze ve dron gibi askerî kapasite araçlarının yanı sıra Hürmüz Boğazı’nı ve çatışmayı bölgeye yayma tehdidini jeopolitik kozlar olarak etkili şekilde kullandı. Bu sayede özellikle ABD ve müttefiklerine maliyetler yüklemeye çalışan Tahran, kurduğu baskıyı ABD’yi caydırmak ve Trump yönetimini savaşı bitirmeye zorlamak için kullanıyor. Ancak zamanla bu araçların etkisinin azaldığı görülüyor.
Öncelikle ABD’nin Hürmüz’deki ablukası İran için işleri zorlaştırdı. ABD bu hamlesiyle, İran’ın Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti almasını ve petrol geliri elde etmesini engellemiş oldu. Ayrıca ülke içindeki yakıt ve enerji arzının azalması, İran’daki fabrikaları ve elektrik santrallerini olumsuz etkiliyor. Diğer yandan ABD Hazine Bakanlığının 24 Ağustos 2026’da “ekonomik dışlama” adı altında duyurduğu ve dijital varlıklar, teknoloji, havacılık ve deniz taşımacılığı gibi alanları kapsayan yeni ekonomik baskı operasyonu da İran ekonomisini oldukça olumsuz etkiliyor.
Deniz taşımacılığına getirilen kısıtlamaları aşmak için kara taşımacılığına ağırlık veren İran, kamyonlarını Pakistan, Afganistan, Türkiye ve Türkmenistan sınırlarına yönlendirilse de aşırı yığılmaya ve bazı sınırlardaki altyapı eksikliklerine bağlı olarak bekleme sürelerinin çok uzaması ve yer yer geçişlerde talep edilen yüksek ücretler bu yöntemin deniz taşımacılığına alternatif olamayacağını gösteriyor. Bu durum üretim maliyetlerinin artmasına da yol açıyor. Financial Times’ın aktardığına göre, savaştan önce İran’ın yıllık yaklaşık 180 milyon ton olan dış ticaret hacminin yüzde 80’den fazlasının deniz yoluyla gerçekleştiği ve temel ihtiyaç maddelerinin yaklaşık yüzde 70’inin de ülkeye limanlar üzerinden girdiği dikkate alınınca İran açısından tablonun vahameti daha açık şekilde ortaya çıkıyor.
Diğer yandan Yemen’de yaşananlar da İran’ın savaşı bölgeye yayma stratejisinin sınırlarını belirleyecektir. ABD ve Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın tarafları olan Türkiye ve Pakistan’ın, Husilerin Suudi Arabistan’a yaptığı saldırılar sonrası sergilediği tutum, saldırıların devam etmesi durumunda Husilere karşı bir operasyonun yapılacağına işaret ediyor. Şu aşamada Türkiye’nin doğrudan bir askerî harekâtta yer alması beklenmese de Ankara, Suudi Arabistan’ın güvenliğini sağlamaya dönük atılacak adımlara katkı sağlayacaktır. Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan 19 Eylül Cumartesi akşamı bir canlı yayında yaptığı açıklamalarda Suudi Arabistan’ın toprak bütünlüğüne, egemenliğine ve altyapısına çok ciddi saldırıların söz konusu olduğunu vurgulayarak anlaşmaya taraf ülkelerin birbirlerine karşı bir müttefiklik sorumluluğunun bulunduğunun altını çizdi.
İran’ın bu gelişmeler karşısında Husileri etkili bir koz olarak kullanma kapasitesi de azalacaktır. Bu nedenle İran, bölgede tansiyonu düşürecek adımlara katkı sağlama yoluna gidecektir. Bunun ABD-İran hattındaki gidişata nasıl yansıyacağı ise asıl kritik konudur.
Askerî tırmanma kaçınılmaz değil
Bu satırların yazıldığı 20 Eylül itibarıyla ABD’nin Husilere karşı askerî seçenekleri gözden geçirmekle kalmadığı, İran’ın yeraltı nükleer tesisine ev sahipliği yaptığı iddia edilen Kazma Dağı’na ya da doğrudan sivil altyapısına yönelik saldırı seçeceğinin de masada olduğuna ilişkin haberler gelmeye devam ediyor. İran’ın herhangi bir şekilde hedef alınmasının askerî çatışmanın tırmanması anlamına geleceği ise aşikâr.
Nitekim İran’ın Hatemü’l-Enbiya Merkez Karargâhı Komutanlığının 20 Eylül’de yaptığı açıklamada, ABD’nin bazı bölge ülkelerinin onayıyla İran’a yeniden saldırı kararı aldığını savunarak saldırılara “hiçbir kısıtlama veya ayrım gözetmeksizin” yanıt verileceği ve bölge ülkelerinin İran’a yönelik saldırılarda ABD ile aynı çizgide hareket etmesi halinde İran Silahlı Kuvvetlerinden “sağduyu beklenmemesi” gerektiği tehdidinde bulundu.
Ancak ateşkese giden sürecin başından itibaren Pakistan’ın yanı sıra Türkiye, Mısır ve Katar gibi ülkelerin destek verdiği arabuluculuk girişimlerinin şimdiye dek savaşın ikinci bir aşamaya tırmanmasının önüne geçtiği hatırlanmalıdır. Pazar günü erken saatlerde İran-Irak savaşının yıl dönümü olan 22 Eylül’de başlayacak olan “Kutsal Savunma Haftasının” yaklaşması vesilesiyle Mecliste konuşan İran Meclis Başkanı Kalibaf’ın açıklamaları, bu girişimlerin hâlâ devrede olduğunu gösteriyor. İran’ın mesaj ve şartlarının arabulucular vasıtasıyla ABD’ye iletildiğini ve savaş ile diplomasi arasında bir tezatlık bulunmadığını söyleyen Kalibaf, şu ifadeleri kullandı: “Akılcı ve güçlü bir şekilde savaşmalı, uygun zamanda ise yetki ve ihtiyatla müzakere etmeliyiz. Bu, gerektiğinde düşmanı geri püskürtmek ve ona yıkıcı darbeler indirmek için tüm askerî yeteneklerimizi kullanmamız gerektiği anlamına gelir. Ancak, savaş alanında önemli zaferler elde ettiğimizde ve düşman zayıf bir konumda olduğunda, bu kazanımları pekiştirmek için diplomasi araçlarını kullanmalıyız.”
Her halükârda yaşanan gelişmeler, ABD-İran hattında gerilimi artırabilir ve geride kalan haftalarda olduğu gibi ABD’nin İran’ın güneyini hedef aldığı ve İran’ın misilleme yaptığı sınırlı çatışmaları tetikleyebilir. Ancak sürecin kaçınılmaz olarak geniş çaplı yeni bir savaşa neden olacağını düşünmek yanlış olacaktır. Taraflar arasındaki belirsizliğin ortadan kalkması ise zaman alacaktır.
Gelen haberlerden Tahran’ın Washington’a ilettiği mesajda beklentilerini açık şekilde aktardığı anlaşılıyor. Sürecin belirleyici gücü konumundaki ABD ise somut gerilim alanlarına vurgu yapmak ile rejimi “yok etme” tehdidi arasında gidip gelen mesajlar vermeyi sürdürüyor. Bu noktada arabulucu devletlerin, tarafların pozisyonunu yakınlaştırmaya dönük çabaları büyük önem arz ediyor. Bu devletlerin çabaları sürecin diplomasi yönüne evrilme ihtimalini güçlendiriyor.
Bu yazı ilk olarak AA Briefing dergisinin Ekim 2026 sayısında yayımlanmıştır.