Mozaik savunma, İran’ın askerî kapasitesini korumasına ve saldırılar karşısında direnç göstermesine katkı sağlamış olsa da tek başına savaşın sonucunu belirlemeye yeterli değildir.
İran’ın Mozaik Savunma Konsepti ve Dönüşüm Tartışmaları
ABD/İsrail koalisyonu ile 28 Şubat’ta başlayan savaş sekiz ayı geride bırakırken “mozaik savunma” kavramı yeniden İran gündeminin merkezine yerleşmiştir. Bölgede tansiyon sürerken ABD Başkanı Donald Trump, Tahran rota değiştirmediği takdirde “işi yakında bitirebileceklerini” ifade etmiştir. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu da gerekirse Washington’dan bağımsız hareket edeceklerini açıklamıştır. Axios’un aktardığına göre olası hedefleri arasında İran’ın liderlik kademesinin de yer aldığı yeni ve kapsamlı bir harekât ihtimali, 3 Kasım’daki ABD ara seçimlerinin ardından güçlenmektedir. Öte yandan başta İsrail’in Kanal 14 televizyonu olmak üzere bazı yayın organları, İran’ın mozaik savunma konseptini yeni bir aşamaya taşıdığını öne sürmüştür. Bu iddialar resmî olarak teyit edilmemiş olsa da Tahran’daki resmî söylemin aynı yöne işaret etmesi, mozaik savunma konseptinde gerçekte neyin değiştiği sorusunu önemli kılmaktadır.
Öncelikle “mozaik savunma”nın yeni bir kavram olmadığını ve savaş boyunca sıklıkla gündeme geldiğini belirtmek gerekir. O dönemdeki yenilik, bu yaklaşımın füze birliklerine de uygulanmasıydı. Bugün ise konseptin daha ileri bir aşamaya taşınması tartışılmaktadır. Son düzenlemeler, ilk bakışta İran’ın savunma yapısını daha da parçalı hâle getiriyor gibi görünse de esas olarak merkezî komuta ile sahadaki operasyonel özerklik arasında yeni bir denge kurmayı amaçlamaktadır. Stratejik komuta tek bir karargâhta merkezileştirilirken sahadaki birliklere önceden belirlenmiş sınırlar içinde hareket etme yetkisi tanınmaktadır. Tahran, hedef yelpazesini de genişleterek mozaik savunmayı yalnızca saldırılar karşısında ayakta kalmayı sağlayan bir yöntem olmaktan çıkarıp caydırıcılık kapasitesini güçlendiren bir araca dönüştürmeye çalışmaktadır.
Mozaik savunmanın kökenleri ve dönüşümü
Bilindiği üzere mozaik savunma, 2003’te Saddam Hüseyin’in merkeziyetçi ordusunun birkaç hafta içinde çökmesinden çıkarılan derslerin ürünüdür. Konsept 2005’te Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Stratejik Araştırmalar Merkezi’nde Muhammed Ali Caferi’nin gözetiminde hazırlanmıştır. Caferi’nin 2007’de DMO Komutanlığına getirilmesinin ardından örgüt, 2008’den itibaren her biri bağımsız savaşabilen 31 eyalet komutanlığına bölünmüş ve Besic de bu yapıya eklemlenmiştir. Kendi istihbarat, mühimmat ve lojistik imkânlarıyla donatılan bu komutanlıkların temel amacı, Tahran düşse dahi savaşın sürdürülebilmesidir.
Ancak konsept, 2000’lerin başındaki şartlarda bir kara işgaline karşı tasarlanmıştır. Oysa Haziran 2025’teki on iki günlük çatışmada asli tehdit olarak havadan gelen hassas güdümlü mühimmatlar öne çıkmıştır. Bunun üzerine konsept füze ve İHA kapasitesini kapsayacak biçimde genişletilmiş ve fırlatma kapasitesi farklı bölgelere dağıtılmıştır. Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin talimatıyla hayata geçirilen “Dördüncü Halef” modeli ise her kilit makam için dört kademeye kadar halefi önceden belirleyerek liderlik kayıplarına karşı ikinci bir güvence oluşturmuştur.
Sistem asıl sınavını 28 Şubat 2026’da vermiştir. ABD-İsrail ortak harekâtının ilk gününde Devrim Rehberi Ali Hamenei ile birlikte Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Abdurrahim Musevi ve DMO Komutanı Tümgeneral Muhammed Pakpur, Mart ayında ise DMO Deniz Kuvvetleri Komutanı Tuğamiral Ali Rıza Tengsiri ile İstihbarat Bakanı İsmail Hatib öldürülmüştür. Bu ölçekte bir “başsız bırakma (decapitation)” operasyonu, klasik bir orduda karar alma ve koordinasyonu ciddi biçimde aksatabilecek niteliktedir. Oysa İran’da beklenen felç yaşanmamıştır. Mücteba Hamenei hızla Devrim Rehberliğine getirilmiştir. Füze ve İHA atışları da kesintisiz sürmüştür. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi 1 Mart’ta birliklerin artık bağımsız hareket ettiğini ve önceden verilen talimatlar doğrultusunda davrandığını açıklamıştır.
Bununla birlikte bu dayanıklılığın bir bedeli de olmuştur. Merkezî komutayla bağlantıları zayıflayan birliklerin eylemleri, Tahran’ın siyasi tercihleriyle her zaman örtüşmemiştir. Nitekim Arakçi, aynı açıklamasında Umman’a yönelik saldırının Tahran’ın tercihi olmadığını vurgulamıştır. 4 Mart’ta Türkiye sınırına yönelen bir balistik füze önlenmiş, ertesi gün ise Nahçıvan Havalimanı İHA saldırısına uğramıştır. Tahran her iki olayda da sorumluluğu reddetmiştir. Analistlerin değerlendirmelerine göre savaşın ilerleyen aşamalarında koordineli füze salvolarının yerini giderek daha dağınık atışlar almıştır. Bu gelişmeler, mozaik savunmanın merkezî komutanın etkisiz hâle gelmesi durumunda dahi operasyonların sürdürülmesini sağlarken birlikler üzerindeki siyasi ve askerî denetimi zayıflatabildiğine işaret etmektedir.
Mozaik Savunmanın Üç Evresi
|
|
2005-2008 |
Haziran 2025-Şubat 2026 |
Ağustos-Ekim 2026 |
|
Tehdit |
Kara işgali |
Havadan hassas güdümlü mühimmat ve liderlik kayıpları |
“Başsız bırakma” operasyonları ve yeni harekât ihtimali |
|
Yapı |
Her biri bağımsız savaşabilen 31 eyalet komutanlığı ve Besic |
Bölgelere dağıtılmış füze ve İHA kapasitesi, “Dördüncü Halef” modeli |
Tepede tek karargâh, sahada tehdit eksenlerine göre önceden konuşlandırılmış kuvvet |
|
Amaç |
Tahran düşse dahi savaşı sürdürmek |
Liderlik kayıplarına rağmen ateş gücünü korumak |
Genişleyen hedef yelpazesiyle caydırıcılık |
Tahran’ın bu iki yönlü deneyime cevabı üç adımda okunabilir. İlk adım komuta zincirinin tepesinde atılmıştır. Mücteba Hamenei’nin 10 Ağustos’ta gerçekleştirdiği altı kritik askerî atama kapsamında Hatemü’l-Enbiya Merkez Karargâhı Komutanı Tümgeneral Ali Abdullahi, Genelkurmay Başkanlığına getirilmiştir. Aynı kararnamede Genelkurmay ile Hatemü’l-Enbiya Karargâhı’nın entegrasyonunun tamamlanması istenerek stratejik planlama ile harekât yönetiminin tek çatı altında toplanmasının önü açılmıştır. Savaş boyunca DMO’yu fiilen yöneten Ahmed Vahidi ise tümgeneralliğe terfi ettirilerek komutanlığa resmen atanmıştır. Hamenei’nin Vahidi’den “düşmana karşı güçlü taarruzi operasyonlara” hazır olmasını istemesi dikkat çekicidir. Vahidi’nin yardımcılığına daha önce Siber ve Yeni Tehditler Karargâhı’nı yöneten Mustafa İzedi getirilmiştir. Kararnameden bir gün önce de eski DMO Komutanı Muhsin Rızai, Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Sekreterliğine atanmıştır.
İkinci adım ise sahada atılmıştır. Bu adımın çerçevesini DMO Siyasi İşler Sorumlusu Tuğgeneral Yedullah Cevani, 14 Ekim’de Gülistan eyaletinde yaptığı konuşmada ortaya koymuştur. Cevani, ülkenin farklı bölgelerinde düşmanın muhtemel hareketlerine karşı savunma unsurlarının ve kuvvetlerin önceden konuşlandırıldığını belirtmiştir. Bu açıklama, mozaik savunmanın bir komuta anlayışı olmanın ötesine geçerek olası tehdit yönlerine göre planlanmış bir kuvvet ve mühimmat dağılımına dönüştüğüne işaret etmektedir.
Ekim ayının sonunda ise İsrail’in Kanal 14 televizyonu, DMO’nun bölge komutanlarına, merkezî komutanın devre dışı kalması durumunda kendi sorumluluk alanlarında önceden belirlenmiş ABD’ye ait askerî, siyasi ve ekonomik hedeflere saldırma yetkisi verildiğini ileri sürmüştür. Kanal 14, bu düzenlemeyi Sovyetler Birliği’nin “Ölü El” sistemiyle karşılaştırmıştır. Ancak konvansiyonel füze ve İHA birliklerine belirli koşullarda bağımsız hareket etme yetkisi tanınması ile nükleer misilleme kapasitesinin korunmasını amaçlayan bir sistem arasında önemli farklılıklar bulunmaktadır. Bu nedenle söz konusu benzetme, iki sistemin işleyişi ve stratejik amaçları bakımından isabetli görünmemektedir.
Önceden belirlenmiş hedef listeleri ilk bakışta çatışmayı tırmandırmaya yönelik bir hazırlık olarak görünse de aynı zamanda merkezî denetimi güçlendiren bir mekanizma işlevi görebilir. Mart ayında yaşanan sorunların temelinde, sahadaki birliklere devredilen yetkilerin sınırlarının yeterince belirlenmemiş olması yatıyor olabilir. Önceden onaylanmış hedef listeleri ise komutanların inisiyatifini belirli sınırlar içinde tutmayı amaçlamaktadır. Üst komutanın hedefi ve hareket sınırlarını belirlediği, uygulama yöntemini ise sahadaki komutana bıraktığı bu yaklaşım, Sovyetlerin “Ölü El” sisteminden çok Alman askerî geleneğindeki görev tipi komuta (Auftragstaktik) anlayışıyla benzerlik göstermektedir. Tahran’ın bu düzenlemeyle Umman, Türkiye ve Nahçıvan örneklerinde olduğu gibi istemediği yeni cephelerin açılmasına yol açabilecek kontrolsüz saldırıları önlemeye çalıştığı değerlendirilebilir. Dolayısıyla son düzenlemeler, ademimerkeziyetçi komuta anlayışından vazgeçilmesinden ziyade bu anlayışın daha belirgin kurallara bağlanması ve merkezî denetimle uyumlu hâle getirilmesi çabası olarak okunabilir.
Harekât alanları ve hedef yelpazesinin genişlemesi
Mozaiğin sahadaki en olgun uygulama alanı ise zaten merkezsiz harekâta göre tasarlanmış küçük ve hızlı tekne sürüleriyle DMO Deniz Kuvvetleri’dir. Bu yapı, savaştan on iki gün önce düzenlenen “Hürmüz Boğazı’nın Akıllı Kontrolü” tatbikatında test edilmiştir. Bugün Hürmüz’ü “kapalı” ilan eden DMO, seyir sistemlerini kapatan gemilerin “düşman” olarak değerlendirileceğini duyurmaktadır. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı (CENTCOM) ise boğazın açık olduğunu savunmaktadır. Gerçekte boğaz, tamamen kapalı olmasa da güvenli bir geçiş alanı olmaktan uzaktır.
Üçüncü adım, hedef yelpazesinin genişletilmesidir. DMO Sözcüsü Tuğgeneral Hüseyin Muhibbi, verdiği bir röportajda “kalıcı ve mutlak caydırıcılık” hedefi doğrultusunda doktrinin artık taarruzu da kapsadığını belirtmiştir. Muhibbi, Hürmüz’den geçen yedi büyük denizaltı internet kablosunu da açıkça tehdit etmiştir. Rızai de yeni bir savaşta toplam değeri 2 trilyon dolar civarındaki kabloların, veri merkezlerinin ve yapay zekâ tesislerinin hedef alınabileceğini söylemiştir. Reuters’ın kaynaklarına göre Tahran bu konuda ayrıntılı planlar hazırlamıştır. Üstelik New York Times’a konuşan iki İranlı yetkili, olası hedeflere ABD’li diplomat ve personelin de eklendiğini doğrulamıştır.
Bu noktada resmî söylem ile sert kanadın söylemini ayırmak gerekir. Keyhan gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hüseyin Şeriatmedari kabloların doğrudan kesilmesini savunmaktadır. Rızai ise BAE’deki ve Hürmüz çevresindeki ABD teknoloji varlıklarının henüz listede olmadığını, ancak olabileceğini ifade etmektedir. Caydırıcılık karşı tarafın neyi kaybedeceğini kestirememesinden beslendiği için bu belirsizlik bilinçli bir tercihtir.
Güncellemenin bir de iç cepheye bakan yüzü vardır. 10 Ağustos atamalarının en dikkat çekici olanı, 2009-2022 arasında DMO İstihbarat Teşkilatı’nı yöneten Hüccetülislam Hüseyin Taib’in Besic Teşkilatı’nın başına getirilmesidir. Cevani’ye göre düşman, deniz ablukası, ekonomik baskı ve iç ayrışma yoluyla toplumun direncini kırmayı hedeflemektedir. Bu açıdan Taib tercihi, mozaiğin iç güvenlik ayağının güçlendirildiğini göstermektedir. Dolayısıyla Besic, işgale karşı direnişin yanı sıra olası iç kalkışmalara karşı rejim güvenliğinin de omurgası olarak konumlandırılmaktadır.
Bu güncellemeler İran’ı daha güvenli kılmakta mıdır? Askerî açıdan cevap iki yönlüdür. Tek bir komuta düğümünün vurulması artık sistemi durdurmaya yetmediği için güncellenmiş model, “başsız bırakma” operasyonlarının getirisini düşürmektedir. Axios’un aktardığı senaryoda liderlik kademesinin hedefler arasında yer alması da bu adımların neden şimdi atıldığını açıklamaktadır. Ne var ki mozaik, İran’ın yapısal zaaflarını gidermemektedir. Bunların ilki, doğası gereği merkezî koordinasyon gerektiren entegre hava savunmasıdır. Ocak 2020’de Ukrayna yolcu uçağını düşüren DMO’ya bağlı Tor-M1 bataryası entegre ağın dışında çalışmıştır. Bu hatırlandığında, savaşın ilk haftalarında koalisyon uçakları binlerce hedefi vururken İran hava savunmasının belirleyici bir kayıp verdirememesi şaşırtıcı değildir.
İkinci zaaf mühimmat stokudur. Cephaneliği boşalmış bir mozaik ancak kâğıt üzerinde var olabilir. Meclis’in 18 Ekim’de füze ve havacılık-uzay sanayisinden gelen Mehrdad Ahlaki Ketabçi’yi Savunma Bakanı olarak onaylaması, cephaneliğin yenilenmesinin öncelikli hedef olduğuna işaret etmektedir. Üçüncü zaaf ise tırmanma kontrolüdür. Önceden devredilmiş yetki, savaşı başlatmayı kolaylaştırırken bitirmeyi zorlaştırmaktadır. Merkezsiz yürüyen savaşta ateşkesin sahada uygulanmasının güçleşmesi de bunu göstermiştir.
Tablo bölgesel açıdan da kaygı vericidir. Hedef listelerinde Körfez’deki ekonomik tesislerin yer alması, komşu ülkeleri Washington’a daha da yaklaştırmaktadır. Körfez İşbirliği Konseyi’nin Bahreyn’deki toplantısında İran’ın saldırılarını kınaması bunun en somut göstergesidir. Türkiye açısından ise mesele teorik bir tartışmanın ötesindedir. Mart ayındaki füze ve Nahçıvan olayları, otonom birliklerin sınır komşularını nasıl hedef alabileceğini göstermiştir. Bu bakımdan Ankara için belirleyici olan, yeni hedef setlerinin bu tür “kazaları” önleyip önleyemeyeceğidir.
Sonuç olarak Tahran’ın mozaik savunma anlayışında gerçekleştirmeye çalıştığı dönüşüm, Tayvan’ın Çin’e karşı savunma stratejisi bağlamında tartışılan “Kirpi Konsepti” ile benzerlik göstermektedir. İran, kendisine yönelik bir askerî müdahalenin maliyetini kabul edilemeyecek ölçüde artırarak saldırgan açısından kolayca etkisiz hâle getirilemeyecek bir hedefe dönüşmeyi amaçlamaktadır. Merkezî komutanın tek bir karargâhta toplanması, sahadaki 31 bölgesel birimin önceden belirlenmiş yetkilerle donatılması ve hedef yelpazesinin bölgesel ölçekte genişletilmesi bu stratejinin temel unsurlarını oluşturmaktadır. Mozaik savunma, İran’ın askerî kapasitesini korumasına ve saldırılar karşısında direnç göstermesine katkı sağlamış olsa da tek başına savaşın sonucunu belirlemeye yeterli değildir. Bu nedenle yaklaşımın başarısı, olası yeni bir harekât sırasında merkezî denetim ile sahadaki operasyonel özerklik arasındaki dengenin korunup korunamayacağına bağlı olacaktır.