Hizbullah’a yakın durmak İran’ın caydırıcılık kapasitesini güçlendirirken doğrudan saldırı riskini artırmakta, mesafe koymak ise güvenlik riskini azaltırken bölgesel etki alanını daraltmaktadır.
İran’ın Hizbullah İkilemi
2024 yılı, İran’ın ulusal güvenlik stratejisinin kurucu bileşenlerinden biri olan “direniş ekseni” paradigmasının köklü biçimde sorgulandığı bir eşik olmuştur. Lübnan Hizbullahı’nın İran’ın savunma ve caydırıcılık stratejisindeki konumu, örgütün ağır kayıpları, Suriye’deki jeopolitik değişim ve doğrudan İsrail-İran çatışmasının yarattığı baskıyla birlikte yeniden şekillenmiştir. Bu süreç, 7 Haziran 2026 itibarıyla kritik bir kırılma noktasına ulaşmıştır. Ortaya çıkan tablo, İran’ın Hizbullah politikasının birbirine zıt iki güçlü çekim alanı arasında sıkıştığını göstermektedir. Bu durum, “yaklaşma-kaçınma çatışması” olarak adlandırılabilecek ikilemin stratejik düzlemdeki karşılığı olarak okunabilir. Zira Hizbullah, İran açısından kazanımlar ile maliyetler arasında kurulması giderek zorlaşan bir dengeyi ortaya çıkarmaktadır.
İleri savunmadan yıpratma mantığına
İran’ın ileri savunma doktrini, Hizbullah’ı tampon güç olarak konumlandırarak İsrail tehdidini İran topraklarından uzak tutmayı amaçlamaktaydı. Bu doktrin, caydırıcılığı doğrudan askerî kapasite üzerinden değil vekil ağlar ve İran destekli milis yapılar vasıtasıyla inşa eden bir stratejik mantığa dayanıyordu. Ne var ki 2024 yılı, söz konusu mantığın üç temel varsayımını da geçersiz kıldı. Birincisi, İsrail’in sistematik saldırıları Hizbullah’ın askerî kapasitesini derinden tahrip etmiş, Hasan Nasrallah dahil olmak üzere üst düzey kadronun tasfiyesi örgütün komuta-kontrol yapısında yıkıcı etki yaratmıştır. Bu süreçte açığa çıkan istihbarat zafiyetleri yalnızca örgütsel dayanıklılığı değil İran-Hizbullah ilişkisinin güven boyutunu da aşındırmıştır. İkincisi, Ekim 2024’te İsrail’in doğrudan İran topraklarına yönelik hava saldırıları düzenlemesi, vekil ağların koruyucu bir kalkan işlevi gördüğü varsayımını fiilen çürütmüştür. Üçüncüsü, Suriye devrimi, iki aktör arasında onlarca yıldır işleyen stratejik koridoru ortadan kaldırarak lojistik ve operasyonel bütünleşmeyi zayıflatmıştır.
Ortaya çıkan bu tablo, İran açısından doktrinin revizyonunu zorunlu kılmıştır. Yenilenmiş formda temel motivasyon, İsrail saldırılarının İran topraklarına ulaşmasını önlemekten ziyade bu saldırıları, Hizbullah’ı İsrail üzerinde baskı oluşturacak ikinci bir cephe olarak kullanmaktır.
Bu çerçevede Hizbullah, İran açısından İsrail’e karşı bir “sınır ötesi savunma aparatı” olmaktan çıkarak taktiksel bir araca dönüşmüştür. Nitekim 2025 yılındaki on iki günlük çatışmada örgüt devreye girmemiş, İran kendi öz kapasitesine dayanan bir savunma ve caydırıcılık tutumu sergilemiştir. 2026 yılında ise İsrail ve ABD’nin ortak askerî baskısı karşısında Hizbullah’ın devreye girmesi, öngörüldüğü üzere İsrail’in odağını ve kapasitesini bölen bir işlev görmüştür. Ateşkesin ardından İran’ın örgütün varlığının ve silahlı kapasitesinin korunmasını müzakere sürecinde ön koşul olarak ortaya koyması, bu işlevi daha görünür hâle getirmiştir.
İlan edilen kırmızı çizgi ile fiilî durum arasındaki fark
7 Haziran 2026’da İsrail’in Hizbullah’a yönelik saldırılarına karşılık İran’ın balistik füze saldırısı başlatması ve ardından İran topraklarının İsrail hava saldırılarına hedef olması, İran’ın Hizbullah bağlamında yaşadığı ikilemin en çarpıcı tezahürünü oluşturmuştur. İran Millî Güvenlik Yüksek Konseyi’nin Haziran ayında Lübnan’ı ve Hizbullah’ı varoluşsal bir mesele olarak niteleyen ve kırmızı çizgilerin ihlaline müsamaha gösterilmeyeceğini vurgulayan açıklaması, yeni angajmanın normatif çerçevesini de ortaya koymuştur. Ne var ki Haziran ayından bu yana İsrail’in Lübnan’daki operasyonları sürmesine rağmen İran benzer bir karşılık vermemiştir. Eylül ayı başında, Lübnan’ın Ali Tahir bölgesindeki Hizbullah varlığının İsrail tarafından hedef alınması hâlinde İran’ın misilleme yapabileceği yönünde iddialar gündeme gelmiştir. Bunun üzerine İran’ın Beyrut Büyükelçiliği, medyada yer alan açıklamaların kişisel görüşleri yansıttığını ve resmî tutumun yalnızca yetkili makamlar tarafından açıklanacağını bildirmiştir. İlan edilmiş taahhüt ile operasyonel davranış arasındaki bu fark, ikilemin söylem düzeyinde dahi çözülemediğini göstermektedir. Nitekim İran, aynı dönemde ABD ile yürüttüğü çok boyutlu mücadelenin yükü altında ikinci bir çatışma hattını yönetme kapasitesini de test etmektedir.
İkilemin iki yakası
İran’ın Hizbullah’a yönelik “kaçınma” eğiliminde iki dinamik belirleyici konumdadır. Birincisi, İran’ın Hizbullah üzerindeki doğrudan ve yoğun müdahalesi, örgütün silahsızlandırılmasına ve devlet yapısına entegrasyonuna yönelik baskıların ivme kazandığı bir konjonktürde Lübnan kamuoyunda ve siyasi çevrelerinde tepki üretmekte, bu tepki de İran’ın bölgesel meşruiyetini aşındırmaktadır. İkincisi ve daha kritik olanı Hizbullah’ın caydırıcılık mimarisinin ana bileşeni hâline getirilmesi, 7 Haziran’da somutlaştığı üzere İran’ı doğrudan hedef konumuna taşımaktadır. Başka bir deyişle İran’ın Hizbullah’a yönelik koruma refleksi ve motivasyonu, bizzat toprak bütünlüğüne yönelik tehdidin kaynağına dönüşmektedir. Buna ek olarak örgütün İran’ın ülke savunmasına eklemlenmiş bir unsur olarak görünür hâle gelmesi, Hizbullah’ın Lübnan içindeki ulusal aktör iddiasını zayıflatmakta ve silahsızlandırma tartışmasını İran’ın aleyhine çeviren bir meşruiyet zemini üretmektedir.
“Yaklaşma” boyutunda ise iki karşı argüman öne çıkmaktadır. Örgütün silahlı kapasitesini ve örgütsel yapısını muhafaza etmesi, büyük ölçekli bir İsrail saldırısı senaryosunda yıpratıcı ikinci cephe avantajının korunması bakımından stratejik bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir. Buna ek olarak Hizbullah’tan vazgeçmek yalnızca askerî bir kayıp anlamına gelmemekte, aynı zamanda İran’ın direniş söylemi üzerindeki ideolojik liderliğini ve bölge genelindeki normatif etkisini zedelemektedir. Bu gerilim, İran’ın güvenlik ve savunma bürokrasisi içinde güncel bir bölünme hattı olarak varlığını sürdürmektedir. Bir kanat, 2024 kırılmasını kalıcı bir ders olarak okumakta; konvansiyonel kapasitenin modernizasyonuna öncelik verilmesini ve vekil yapılara aktarılan kaynakların kısıtlanmasını savunmaktadır. Karşı kanat ise Hizbullah’ı salt bir araç olarak değil İran’ın bölgesel varlığının ve meşruiyetinin sembolik taşıyıcısı olarak değerlendirmekte, bu aktörden vazgeçilmesinin güç kaybının ötesinde bir kimlik ve temsil krizi doğuracağını ileri sürmektedir.
Belirsizliğin caydırıcılığı ve sınırları
Burada dikkat çekici olan husus, belirsizliğin kaynağının karşı tarafın niyetleri değil bizzat İran’ın karşı karşıya olduğu tercih ikilemi olmasıdır. Tahran, tehdidin niteliğini teşhis etmekte değil bu tehdit karşısında hangi araca başvuracağına karar vermekte zorlanmaktadır. İran, ABD ile süregelen mücadele ortamında İsrail’le yeni bir çatışma sarmalına girmekten kaçınırken Hizbullah’ı muhafaza etme ihtiyacından da vazgeçememektedir. Bu ikilem, paradoksal biçimde taktik bir kazanım üretmektedir. Zira İran’ın ve Hizbullah’ın davranışlarının öngörülememesi, İsrail açısından planlama belirsizliği yaratmakta ve bu belirsizlik nispi bir caydırıcılık işlevi görmektedir. Kararsızlığın aldatma (deception) kapasitesine tahvil edilmesi, kaybedilen vekil kapasiteyi kısmen telafi eden bir araca dönüşmektedir. Ancak bu aracın ömrü sınırlıdır. İlan edilen kırmızı çizgilerin sürekli karşılıksız kalması, caydırıcılığı zayıflatarak inandırıcılık kaybına yol açabilir.
Nihayetinde İran, ne öz kapasitesine dayanan ve ülke güvenliğini önceleyen bir savunma paradigmasına geçebilmekte ne de ileri savunma temelli klasik yaklaşımı eski işlevselliğiyle sürdürebilmektedir. Hizbullah’a yakın durmak İran’ın caydırıcılık kapasitesini güçlendirirken doğrudan saldırı riskini artırmakta, mesafe koymak ise güvenlik riskini azaltırken bölgesel etki alanını daraltmaktadır. Bu nedenle mevcut belirsizlik hâli, bir karar yokluğundan ziyade ertelenmiş bir karar olarak okunmalıdır. İran, Hizbullah’a her yaklaştığında kaçınma gerekçeleri ağırlaşmakta, ondan her uzaklaştığında ise yaklaşma gerekçeleri güçlenmekte ve söz konusu salınım zamanla politikanın kendisi hâline gelmektedir. Kesin bir tercih, her iki yöndeki kayıpları derhâl ve geri döndürülemez biçimde somutlaştıracaktır.