Savaşın sonucu, tek bir muharebeden ziyade tarafların ekonomik, siyasi, toplumsal ve psikolojik dirençlerini ne ölçüde koruyabildiklerine ve bu direnci sürdürülebilir bir siyasi stratejiye dönüştürüp dönüştüremediklerine bağlı olacaktır.
Uzun Savaştan Uzatılmış Savaşa ABD-İran Geriliminin Geleceği
“Uzun savaş” (prolonged war) ve “uzatılmış savaş” (protracted war) genellikle birbirinin yerine kullanılsa da literatürde farklı anlamlar taşımaktadırlar. Uzun savaş, tarafların kesin sonuç alma kapasitesindeki yetersizlik nedeniyle savaşın öngörülenden daha uzun sürmesini ifade eder. Bu durumda taraflardan hiçbiri savaşı bilinçli olarak uzatmayı amaçlamaz. Her iki taraf da kesin sonuç arayışını sürdürür ancak bunu başaramaz. Dolayısıyla savaşın uzaması stratejik bir tercihin ötesinde tarafların amaçlarına ulaşma kapasitelerinin sınırlılığından kaynaklanır.
Uzatılmış savaş ise bilinçli bir stratejik tercihi ifade eder. Taraflardan biri kesin sonuç sağlayacak bir muharebeden kaçınarak çatışmayı zamana yayar ve rakibin siyasi iradesini, ekonomik kapasitesini ve koalisyon bütünlüğünü aşındırmayı amaçlar. Burada süre, istenmeyen bir sonuç olmaktan çıkarak rakibe maliyet yüklemek için kullanılan stratejik bir araca dönüşür. Dolayısıyla iki kavram arasındaki temel ayrım savaşın ne kadar sürdüğünden ziyade sürenin bilinçli biçimde bir stratejiye dönüştürülüp dönüştürülmediğinde ortaya çıkar.
Uzatılmış savaş stratejisi temelde üç koşula dayanmaktadır: kesin sonucu kısa sürede elde etme kapasitesinin bulunmaması veya bunun bilinçli olarak tercih edilmemesi, savaşın maliyetlerine rakipten daha uzun süre dayanabilme kapasitesi ve rakibin zaman içerisinde aşındırılabilecek zafiyetlere sahip olması. Bu nedenle belirleyici olan savaşın ne kadar sürdüğünden ziyade tarafların zamanın yarattığı koşullara tabi mi kaldıkları yoksa zamanı stratejik bir araç olarak mı kullandıklarıdır. ABD-İran gerilimi, 2026 boyunca uzun savaştan uzatılmış savaş stratejisine geçişin izlenebildiği bir örnek olarak değerlendirilebilir.
ABD’nin değişen İran stratejisi
ABD, 28 Şubat’ta başlayan savaşta hızlı ve kesin sonuç alınabileceği varsayımına dayanan bir strateji benimsemiş, bu tercihte İsrail’in istihbarat değerlendirmeleri önemli rol oynamıştır. İsrail tarafının değerlendirmeleri, Ali Hamenei’nin öldürülmesinin İran’da ciddi bir istikrarsızlık yaratacağı, bunun kitlesel hareketleri tetikleyerek rejim değişikliğinin önünü açacağı ve başta Kürtler olmak üzere etnik grupları ayaklanma amacıyla harekete geçireceği varsayımına dayanmıştır. ABD’nin başlangıçtaki savaş stratejisi de büyük ölçüde bu varsayım zinciri üzerine kurulmuştur.
Ancak Hamenei ve üst düzey isimlerin öldürülmesine rağmen devlet yapısında beklenen kırılma yaşanmamış, toplumsal kaos veya geniş çaplı etnik mobilizasyon ortaya çıkmamıştır. Böylece varsayım zincirinin ilk halkası gerçekleşmiş olsa da öngörülen sonuçlar ortaya çıkmamıştır. ABD de başlangıçtaki dönüştürücü hedeflerden uzaklaşarak Hürmüz Boğazı’nın açılması, Körfez’e yönelik saldırıların önlenmesi ve nükleer meselenin çözümüne odaklanan daha sınırlı hedeflere yönelmiştir. Bu süreç, Washington’ın başlangıçta planlamadığı ancak koşulların dayattığı bir uzun savaşa dönüşmüştür. Ateşkes ve mutabakat sağlanmasına rağmen karşılıklı saldırıların sürmesi ve deniz ablukasının dönemsel olarak devam etmesi de çatışmanın kesin bir siyasi veya askerî sonuca ulaşmadığını göstermiştir.
ABD, bu tabloyu değiştirmek amacıyla Temmuz ayında İran’ın güney kıyılarına yönelik kapsamlı hava saldırıları gerçekleştirmiş, Huzistan, Bender Abbas ve Çabahar merkezli çok sayıda hedef vurulmuştur. CENTCOM Komutanı Brad Cooper’ın hava harekâtı konseptinin etkinlik sınırına ve doyum noktasına ulaştığı yönündeki değerlendirmesi, mevcut yaklaşımın imkânlarının önemli ölçüde tüketildiğine ve yeni bir askerî konsepte ihtiyaç duyulduğuna işaret etmiştir. Bu aşamada amfibi harekât seçeneğinin gündeme alınması veya İran’a geri adım attırmak amacıyla enerji ve sivil altyapıyı da kapsayacak yeni bir hava harekâtı safhasına geçilmesi ihtimalleri öne çıkmıştır. Temmuz sonunda ABD’de bu seçeneklerin hızlı ve kesin sonuç üretme ihtimalinin yanı sıra yol açabileceği askerî, siyasi ve ekonomik maliyetler de tartışılmıştır.
Bu değerlendirmelerin ardından ABD, “uzun savaşı” daha yoğun askerî güç kullanarak kısa sürede sonuçlandırmak yerine zaman unsurunu İran üzerindeki baskının bir parçasına dönüştüren daha düşük maliyetli bir “uzatılmış savaş” stratejisine yönelmiştir. Deniz ablukasının yeniden uygulanması ve ekonomik baskı kampanyasının başlatılması, bu değişimin başlıca unsurları olmuştur. Yeni yaklaşım, uzatılmış savaş stratejisinin üç temel koşulunun İran örneğinde mevcut olduğu varsayımına dayanmaktadır: (i) kısa sürede kesin sonuç alma seçeneğinin yüksek maliyet taşıması, (ii) ABD’nin ekonomik ve askerî maliyetlere İran’dan daha uzun süre dayanabileceği beklentisi ve (iii) İran’ın zaman içerisinde ekonomik, siyasi ve toplumsal açıdan aşındırılabilecek zafiyetlere sahip olduğu düşüncesi. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’ın yeni aşamayı “oyunun sonu” olarak nitelendirerek Tahran yalnızlaşana kadar rejimi ayakta tutan ekonomik kaynakların kesilmesini hedef olarak açıklaması da stratejinin siyasi ve ekonomik çerçevesini ortaya koymaktadır.
Bununla birlikte yeni yaklaşım yalnızca ekonomik araçlara dayanmamaktadır. Ekonomik baskının toplumsal hoşnutsuzluğu artırması, bilişsel savaş faaliyetleri ve etnik silahlı grupların hareketliliğinin birbirini beslemesi, stratejinin hibrit boyutunu oluşturmaktadır. Askerî güç kullanımı da tamamen terk edilmiş değildir. Dönemsel hava saldırıları ve deniz gücü, ekonomik ve siyasi baskıyı destekleyen tamamlayıcı araçlar olarak kullanılabilir. Bu bakımdan uzatılmış savaş, askerî çatışmanın sona erdirilmesinden ziyade askerî gücün sürekli ve yüksek yoğunluklu kullanımından dönemsel ve baskıyı destekleyici kullanımına geçiş anlamına gelmektedir.
Bununla birlikte stratejinin temel zafiyetlerinden biri, ABD’nin nihai siyasi hedefinin belirsizliğini korumasıdır. İran’a nükleer mesele ve Hürmüz konusunda geri adım attırmak, rejimin çözülmesini sağlayarak kapsamlı bir siyasi dönüşüm yaratmak veya Tahran’ı yeniden müzakere masasına döndürmek birbirinden farklı araçlar ve maliyetler gerektiren hedeflerdir. Uzatılmış savaş stratejisinin başarısı, Washington’ın bunlardan hangisini önceliklendireceğine ve ekonomik, askerî ve hibrit baskı araçlarını bu hedef doğrultusunda ne ölçüde uyumlu kullanabileceğine bağlı olacaktır. Stratejiye hangi bölgesel ve uluslararası aktörlerin ne ölçüde destek vereceği de sürecin sürdürülebilirliği açısından belirleyicidir.
İran’ın yanıtı
ABD’nin uzatılmış savaş stratejisine yönelmesi, İran’ın 2024’ten itibaren şekillenen savunma ve caydırıcılık doktrinini yeni koşullara uyarlamasını ve daha belirgin hâle getirmesini beraberinde getirmiştir. İran’ın ön alıcı ve ofansif caydırıcılık anlayışına geçtiğinin üst düzey yetkililer tarafından defalarca dile getirilmesi ve bu yaklaşımın sahadaki uygulamalara yansıması, söz konusu dönüşümün temel göstergelerini oluşturmaktadır. İlk işaretleri 2024’te İsrail’e yönelik Sadık Vaat operasyonlarında görülen bu süreç, 2025’teki 12 günlük çatışmayla hız kazanmıştır. Savaş, bir taraftan komuta-kontrol, koordinasyon ve kritik askerî unsurların korunması gibi alanlardaki zafiyetleri ortaya çıkarırken diğer taraftan taarruz kabiliyetlerinin caydırıcılığın etkin bir unsuru olarak kullanılabileceğini göstermiştir. 28 Şubat 2026’da başlayan savaş ise bu doktriner dönüşümün daha belirgin ve kalıcı hâle gelmesine yol açmıştır.
Bu stratejik değişimin kurumsal karşılığı, 9-10 Ağustos 2026’da Mücteba Hamenei imzasıyla güvenlik bürokrasisinin üst kademelerinde gerçekleştirilen atamalarda görülmüştür. Muhsin Rızai Millî Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreterliğine, Ali Abdullahi Genelkurmay Başkanlığına, Kiyumers Haydari Genelkurmay Başkan Yardımcılığına, Ahmed Vahidi Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Komutanlığına, Mustafa İzedi DMO Komutan Yardımcılığına, Ali Ozmayi DMO Deniz Kuvvetleri Komutanlığına ve Hüseyin Taib Besic Teşkilatı Komutanlığına getirilmiştir. Atamaları olağan bir görev değişiminin ötesine taşıyan temel unsur, bu kararlarla eş zamanlı olarak yeni savunma anlayışının önceliklerinin de ortaya konulmasıdır.
Hamenei’nin mesajlarında azami caydırıcılık seviyesine ulaşılması, istihbarat kapasitesinin ofansif harekâtları destekleyecek biçimde geliştirilmesi, silahlı kuvvetler ile Besic’in hazırlık ve teyakkuz seviyesinin yükseltilmesi, konvansiyonel ve hibrit tehditlere karşı savunmanın güçlendirilmesi ve Genelkurmay ile Hatemü’l-Enbiya Merkez Karargâhı arasındaki entegrasyonun tamamlanması öne çıkmıştır. Besic’in silahlı kuvvetlerden ayrıca zikredilmesi bu açıdan özellikle önemlidir. Teşkilat, toplumsal seferberliğin yanı sıra bilişsel savaş, terörizm, provokasyonlar ve toplumsal hareketler gibi İran’ın hibrit tehdit kapsamında değerlendirdiği alanlarda da görev üstlenmektedir. Bu nedenle Besic’in olası kara harekâtlarına karşı yerel direnişin örgütlenmesi, toplumsal hareketlerin kontrolü, ayrılıkçı hareketlerle mücadele ve bilişsel savaşa karşı koyma gibi alanlarda daha merkezî bir konuma taşınması beklenebilir.
Ağustos ayında İran Meclisi tarafından kabul edilen “Yabancı İstihbarat Servisleri, Misyonlar ve Medya Organlarının Ülke İçindeki Nüfuzuyla Mücadele” yasası da bu ön alıcı güvenlik anlayışının hukuki boyutunu oluşturmaktadır. Düzenleme, 2025’te 12 günlük çatışmanın ardından çıkarılan ve casusluk suçlarına yönelik cezaları ağırlaştırmanın yanı sıra savaş döneminde moral bozucu söylemleri, düşman basınına bilgi aktarımını ve teknolojik iletişim desteğini de suç kapsamına alan yasayı tamamlayıcı niteliktedir. Yeni yasa ise yabancı istihbarat servisleri, diplomatik misyonlar ve medya organlarıyla kurulacak temaslara ilişkin yeni sınırlamalar ve cezai hükümler getirmektedir. İki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde Tahran’ın, konvansiyonel askerî tehditlere karşı sürdürdüğü teyakkuzu, ekonomik, siyasi ve toplumsal koşulların dış aktörler tarafından kullanılabileceği düşüncesine dayanan ön alıcı bir iç güvenlik yaklaşımıyla tamamlamaya çalıştığı görülmektedir.
Bu atamalar ve yasal düzenlemeler, ABD’nin ekonomik baskı ve uzatılmış savaş stratejisine karşı geliştirilen daha geniş bir karşı-stratejinin unsurları olarak da okunabilir. Erteş Genel Komutanı Emir Hatemi’nin İran’ın “nesiller boyu sürecek bir savaşa” hazır olduğunu belirtmesi ve günümüz savaşını “iradelerin, düşüncelerin ve milletlerin dirençliliğinin savaşı” şeklinde tanımlaması, bu yaklaşımın temel çerçevesini ortaya koymaktadır. Bu anlayışta savaşın sonucu yalnızca askerî güç ve teçhizatla değil ekonomik, toplumsal, siyasi, enformasyonel ve psikolojik dayanıklılıkla da belirlenmektedir.
“On nesil, yirmi nesil savaşırız” ifadesi bu bakımdan bir savaş süresi tahmininden ziyade hasmın İran’ın dayanma kapasitesine ilişkin hesaplarını etkilemeye yönelik stratejik bir mesaj niteliğindedir. Tahran, tehdidin kısa vadede ortadan kalkmayacağı varsayımıyla farklı senaryolara hazırlık yapmakta ve ülkenin sınırları ile toprak bütünlüğünü değiştirmeye yönelik girişimlerin uzun vadede de yüksek maliyetle karşılaşacağı mesajını vermektedir. Silahlı kuvvetler arasındaki eşgüdümün ve muharebe kabiliyetinin yanı sıra personelin basiret, maneviyat ve yaşam koşullarının geliştirilmesine yapılan vurgu da süreklilik ve dirençliliğin vuruş kapasitesi kadar önemli görüldüğünü göstermektedir.
28 Şubat 2026’da başlayan savaşın altı aylık seyri, çatışmanın ağırlık merkezinin hızlı askerî sonuç arayışından zaman ve dayanma kapasitesi eksenine doğru kaydığını göstermektedir. ABD açısından süreç, İsrail’in değerlendirmelerinden de beslenen hızlı sonuç stratejisinin başarısız olmasıyla önce uzun süreli bir savaşa, temmuz sonunda yeni askerî seçeneklerin maliyet ve risklerinin değerlendirilmesinin ardından ise zamanın bilinçli bir baskı aracına dönüştürüldüğü uzatılmış savaş stratejisine evrilmiştir. Bununla birlikte Washington’ın İran’a geri adım attırmak, rejimin çözülmesini sağlamak veya Tahran’ı yeniden müzakereye zorlamak seçeneklerinden hangisini nihai siyasi hedef olarak benimsediği belirsizliğini korumaktadır. Bu belirsizlik giderilmediği takdirde, bilinçli biçimde sürdürülen uzatılmış savaşın yeniden tarafların kesin sonuç üretemediği bir uzun savaşa dönüşmesi mümkündür.
İran’ın geliştirdiği karşı-strateji ise uzatılmış savaşın dayandığı üç temel koşulu etkisizleştirmeye yöneliktir. Kurumsal konsolidasyon, ofansif caydırıcılık anlayışı ve Besic merkezli hibrit savunma, İran’ın zaman içerisinde aşındırılabilecek zafiyetlerini azaltmayı amaçlamaktadır. “Nesiller savaşı” ve dirençlilik söylemi, Washington’ın ekonomik ve siyasi maliyetlere İran’dan daha uzun süre dayanabileceği varsayımına karşı Tahran’ın kendi dayanma iradesini göstermektedir. Muhsin Rızai’nin ABD’nin ekonomik baskı politikasına katılacak aktörlerin düşman olarak değerlendirileceği yönündeki açıklaması ise Washington’ın İran üzerindeki baskıyı geniş bir uluslararası koalisyona dönüştürmesinin maliyetini artırmayı amaçlayan üçüncü boyutu oluşturmaktadır. Böylece mücadele sadece savaş alanında değil uzatılmış savaş stratejisinin sürdürülebilirliğini sağlayan koşullar üzerinde de yürütülmektedir.
Bu çerçevede, Trump’ın 2018’de başlattığı ve İran’ı kapsamlı ekonomik yaptırımlarla taviz vermeye zorlamayı amaçlayan maksimum baskı politikasından edinilen tecrübelerin tarafların beklentilerini şekillendirmeyi sürdürmesi hâlinde, kısa vadede kesin askerî sonuçtan çok hangi tarafın ekonomik, siyasi ve toplumsal maliyetlere daha uzun süre dayanabileceği belirleyici olacaktır. İran açısından mesele, ABD’nin zamanın Tahran aleyhine işleyeceği varsayımını geçersiz kılmak; ABD açısından ise ekonomik ve siyasi aşınmanın, kendi tahammül eşiği aşılmadan önce İran’ın direnme iradesini kırmasını sağlamaktır. Dolayısıyla savaşın sonucu, tek bir muharebeden ziyade tarafların ekonomik, siyasi, toplumsal ve psikolojik dirençlerini ne ölçüde koruyabildiklerine ve bu direnci sürdürülebilir bir siyasi stratejiye dönüştürüp dönüştüremediklerine bağlı olacaktır.