İran Hürmüz Stratejisini Babülmendeb’e mi Taşıyor?

İran Hürmüz Stratejisini Babülmendeb’e mi Taşıyor?
İran, iki kritik deniz geçidinde baskıyı artırmanın ABD açısından mevcut durumu daha maliyetli hâle getireceğini ve özellikle ara seçimler öncesinde Washington üzerindeki siyasi ve ekonomik baskıyı artıracağını hesaplamaktadır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Yemen’de son günlerde hızlanan çatışmalar, Husilerin uzun süredir görülmeyen ölçekte yeni bir askerî ilerleme kaydetmesine yol açtı. Batı kıyısındaki taarruzlarını genişleten Husiler, 10 Eylül’de stratejik Muha Limanı’nı ele geçirdi ve ardından Babülmendeb yönünde ilerlemeye başladı. 11 Eylül’de ise Boğaz’ın içerisinde bulunan Mayyun (Perim) Adası’nın Husilerin kontrolüne geçtiği bildirildi. Bu ilerleme, grubun 2022’de büyük çaplı çatışmaların durmasından bu yana elde ettiği en önemli toprak kazanımlarından biri olurken Husilerin Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki askerî konumunu da önemli ölçüde güçlendirdi.

Muha ve Mayyun’un önemi, bu bölgelerin Yemen iç savaşındaki askerî değerinin ötesinde Babülmendeb’e sağladıkları erişimden kaynaklanmaktadır. Husiler hâlihazırda füze ve insansız hava araçlarıyla Kızıldeniz’deki deniz trafiğini sekteye uğratabilecek kapasiteye sahipti. Ancak batı kıyısında elde edilen son kazanımlar, grubun Boğaz üzerindeki askerî baskısını artırabilecek yeni imkânlar sağlamaktadır. Nitekim Babülmendeb, Hürmüz’de artan gerilim nedeniyle son aylarda daha fazla kullanılan alternatif enerji ve ticaret güzergâhlarından biri hâline gelmiş, Suudi Arabistan da petrol ihracatının önemli bölümünü Kızıldeniz yönüne kaydırmaya başlamıştır. Bu nedenle Husilerin Boğaz çevresindeki konumunun güçlenmesi yalnızca Yemen’deki güç dengesini değil, bölgesel enerji ve deniz taşımacılığı güvenliğini de doğrudan ilgilendirmektedir.

Son gelişmelerin zamanlaması, Yemen’deki hareketliliğin İran-ABD geriliminden bağımsız ele alınmasını zorlaştırmaktadır. İranlı, Yemenli ve bölgesel kaynaklara dayanan haberlerde, Husilerin batı kıyısındaki son taarruzunda Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) askerî danışmanlık ve yönlendirme sağladığı belirtilmektedir. Bu durum, Tahran’ın Yemen sahasını ABD ile devam eden gerilimde yeni bir baskı alanı olarak değerlendirdiğine ilişkin görüşleri güçlendirmektedir. Nitekim DMO Sözcüsü Tuğgeneral Hüseyin Muhibbi, 9 Eylül’de yaptığı açıklamada savaşın sona ermesi için Washington’a sıraladığı şartlar arasına Yemen’e uygulanan ablukanın kaldırılmasını da dahil etti. Yemen’in İran’ın ABD ile savaşın sona ermesine ilişkin koşulları arasında açık biçimde yer alması, Tahran’ın bu sahayı daha geniş bölgesel pazarlığın bir parçası olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu çerçevede Husilerin son hareketlilik yalnızca Yemen iç savaşındaki yeni bir askerî safha olarak değil İran’ın Hürmüz’de oluşturduğu baskıyı Babülmendeb üzerinden genişletme arayışının bir parçası olarak da okunabilir.

İleri savunmadan Boğaz merkezli caydırıcılığa

Yemen’deki son gelişmeler, Tahran’ın son iki savaşın ardından caydırıcılık stratejisini yeniden şekillendirme arayışının bölgesel düzeydeki yansımalarından biridir. Tahran’ın uzun yıllardıt benimsediği ileri savunma doktrini, ülke dışında oluşturulan askerî kapasitenin muhtemel bir çatışmayı İran sınırlarından uzak tutacağı varsayımına dayanıyordu. Hizbullah, Irak’taki silahlı gruplar ve Husiler üzerinden oluşturulan bölgesel ağ, İran’a yönelik doğrudan bir saldırının İsrail ve ABD açısından çok cepheli ve yüksek maliyetli bir çatışmaya dönüşeceği tehdidini taşıyordu. Ancak Haziran ayındaki 12 Günlük Çatışma ve ardından yaşanan daha uzun savaş, bu caydırıcılık modelinin en önemli işlevlerinden birini yerine getiremediğini ortaya koydu. Bölgesel ortakların sahip olduğu askerî kapasite, Washington ve Tel Aviv’i İran topraklarını doğrudan hedef almaktan caydırmaya yetmedi. Bu tecrübe, “direniş ekseni”nin İran ana karasını korumaya dayalı klasik işlevini tartışmalı hâle getirirken Tahran’ı savaş sonrası caydırıcılığını daha doğrudan ve farklı araçlar üzerinden yeniden kurmaya yöneltti.

İran’ın savaş sonrası caydırıcılığında ağırlık, çatışmayı ülke sınırlarından uzakta tutmaya dayanan ileri savunmadan, saldırının maliyetini doğrudan rakibin ekonomik ve askerî hesaplarına yansıtabilecek daha saldırgan bir modele kaymaktadır. İran’ın kendi füze ve İHA kapasitesinin yanı sıra Hürmüz Boğazı üzerinde oluşturduğu baskı, bu yeni yaklaşımın en görünür unsurlarından biri hâline gelmiştir. Tahran açısından mesele artık yalnızca çatışmayı İran’dan uzak tutmak değil muhtemel bir saldırının maliyetini rakibin askerî hesaplarının ötesine taşıyarak enerji piyasaları, deniz ticareti ve bölgesel istikrar üzerinde de doğrudan baskı oluşturabilmektir.

Hürmüz deneyimi Tahran açısından bu yeni yaklaşımın etkisini de ortaya koymuştur. İran, Boğaz’daki deniz trafiğini sınırlayarak petrol arzı, enerji fiyatları, sigorta maliyetleri ve bölgedeki Amerikan askerî varlığı üzerinde doğrudan baskı oluşturabileceğini görmüştür. Son savaşın ardından İranlı yetkililerin Hürmüz’ü giderek daha açık biçimde bir pazarlık ve caydırıcılık aracı olarak tanımlaması da bu nedenle tesadüf değildir. İran Millî Güvenlik Yüksek Konseyi (MGYK) Genel Sekreteri Muhsin Rızai başta olmak üzere güvenlik bürokrasisindeki isimlerin son aylardaki açıklamalarında, diplomasiye dönüşün öncesinde daha güçlü bir caydırıcılık kurulması gerektiğine yapılan vurgu bu yaklaşımı yansıtmaktadır.

Ancak son haftalardaki gelişmeler Hürmüz’ün tek başına Washington’un hesabını değiştirmeye yetmediğini de göstermektedir. ABD ekonomik yaptırımları, deniz ablukasını ve dönemsel askerî saldırıları sürdürürken İran’ın Hürmüz üzerindeki baskısı ve Amerikan savaş gemilerini doğrudan hedef alması Washington’ı mevcut politikadan geri adım atmaya zorlayamamıştır. Tahran açısından Babülmendeb’in önemi tam da bu noktada artmaktadır. Husilerin Kızıldeniz’deki hareket alanının genişlemesi, İran’a Hürmüz’de oluşturduğu baskıyı ikinci bir kritik deniz geçidine taşıma ve Washington açısından mevcut dengeyi daha maliyetli hâle getirme imkânı sunabilir. Böylece Husiler, klasik ileri savunmanın bir unsuru olmaktan çıkarak İran’ın savaş sonrası Boğaz merkezli caydırıcılık arayışının Kızıldeniz ayağına dönüşebilir.

Babülmendeb kartı Washington’un hesabını değiştirir mi?

Babülmendeb’in İran açısından önem kazanmasının temel nedeni, Hürmüz’de oluşturulan baskının etkisini ikinci bir kritik deniz geçidi üzerinden genişletme imkânı sunmasıdır. İran’ın Hürmüz’de deniz trafiğini ciddi biçimde kısıtlamasının ardından Körfez ülkeleri ihracatlarının bir bölümünü alternatif güzergâhlara kaydırmaya başladı. Suudi Arabistan, petrol ihracatının önemli bir bölümünü Doğu-Batı Boru Hattı üzerinden Kızıldeniz’deki Yanbu Limanı’na yönlendirerek Hürmüz’e olan bağımlılığını azaltmaya çalıştı. Ancak Husilerin Babülmendeb’te Suudi gemilerine ve Suudi petrolünü taşıyan tankerlere yönelik baskıyı artırması, Hürmüz’e alternatif olarak kullanılan bu güzergâhın da güvenliğini tartışmalı hâle getirdi. Böylece Hürmüz’de yaşanan kesintinin etkilerini sınırlayan en önemli çıkış yollarından biri de baskı altına girmiş oldu.

Bu durum Tahran açısından önemli bir stratejik imkân yaratmaktadır. Hürmüz ve Babülmendeb’teki seyrüseferin eş zamanlı olarak sekteye uğratılması, İran’ın petrol arzı ve fiyatları üzerindeki etkisini belirgin biçimde artırabilir. Nitekim son çatışmaların ardından Brent petrolün yeniden 100 doların üzerine çıkması ve küresel petrol arzındaki daralmanın büyümesi, deniz yollarındaki güvenliğin enerji piyasaları üzerindeki etkisini bir kez daha ortaya koymuştur. İki boğazın aynı anda baskı altında tutulması, Körfez petrolünün dünya piyasalarına ulaşmasını sağlayan iki temel güzergâhın İran ve İran’a yakın aktörlerin müdahalesine açık hâle gelmesi anlamına gelmektedir.

Tahran açısından bu kaldıracın değeri, ABD ile devam eden mevcut denge düşünüldüğünde daha da artmaktadır. Washington, Ağustos ayında başlattığı “Ekonomik Dışlama Operasyonu” kapsamında yaptırımları genişletirken deniz ablukasını ve dönemsel askerî saldırıları da sürdürmektedir. ABD yönetimi mevcut baskının zaman içerisinde İran ekonomisini daha fazla zayıflatacağını ve Tahran’ı daha elverişsiz koşullarda müzakereye zorlayacağını hesaplamaktadır. Nitekim Washington yeni yaptırımlar açıklamaya devam ederken Trump da İran çatışmasının ara seçimlerden önce sona ermeyebileceğini açık biçimde ifade etmektedir. İran açısından ise bu “ne savaş ne anlaşma” durumunun uzaması ekonomik kapasitenin aşınması ve Washington’ın askerî imkânlarını yeniden güçlendirmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle Tahran’ın temel hedefi mevcut dengeye uyum sağlamak yerine Washington açısından sürdürülebilirliğini zorlaştıracak yeni maliyetler üretmektir.

Husilerin yeniden öne çıkması, İran’ın mevcut baskı dengesini değiştirme arayışıyla yakından ilişkilidir. Hürmüz’de oluşturulan baskının tek başına Washington’un politikasında belirgin bir değişiklik yaratmaması, Tahran’ın yeni baskı araçlarına yönelmesini beraberinde getirmiştir. Babülmendeb’in aynı denkleme dahil edilmesi petrol fiyatları, küresel deniz taşımacılığı ve Körfez ülkelerinin alternatif ihracat güzergâhları üzerinde eş zamanlı baskı oluşturabilecek daha geniş bir kaldıraç sağlayabilir. İran, iki kritik deniz geçidinde baskıyı artırmanın ABD açısından mevcut durumu daha maliyetli hâle getireceğini ve özellikle ara seçimler öncesinde Washington üzerindeki siyasi ve ekonomik baskıyı artıracağını hesaplamaktadır. Bu çerçevede Yemen’deki son Husi hareketliliği, yalnızca yeni bir bölgesel cephenin açılması değil İran’ın Hürmüz ve Babülmendeb üzerinden mevcut güç dengesini kendi lehine değiştirmeye ve ABD’yi daha kısa sürede yeniden müzakere masasına çekmeye yönelik daha geniş bir stratejinin parçası olarak okunabilir.