İran’ın Mekke Anlaşması Okuması: Tehdit mi Fırsat mı?

İran’ın Mekke Anlaşması Okuması: Tehdit mi Fırsat mı?
Görsel: @ irna
İran’ın önümüzdeki dönemde izleyeceği temel politika, bir taraftan bölgesel güvenlik mekanizmalarının gelişmesini destekleyen söylemini sürdürürken diğer taraftan bu yeni yapının kendisine karşı kapalı bir blok hâline gelmesini önlemeye çalışmak olacaktır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na ilişkin Tahran’ın resmî yaklaşımı, anlaşmanın mevcut hâliyle İran’a karşı kurulmuş bir güvenlik yapılanması olarak görülmediğini ortaya koymaktadır. Anlaşmanın hemen ardından Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, doğrudan Mekke Anlaşması’na atıf yapmadan Müslüman ülkelerin birlikte hareket etmeleri hâlinde dışarıdan gelen tehditlere kendi imkânlarıyla karşı koyabileceklerini vurgulamış ve bölgesel güvenliğin dış aktörlere bağımlı olmadan sağlanması gerektiği yönünde bir mesaj vermiştir. Arakçi’nin daha genel nitelikteki bu yaklaşımını, birkaç gün sonra Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi’nin yaptığı daha açık değerlendirme tamamlamıştır.

Bekayi, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşmanın İran açısından endişe yaratacak bir nitelik taşımadığını belirterek üç ülkeyle İran arasındaki “derin dinî, tarihî ve medeniyet bağlarına” dikkat çekmiştir. Bekayi’nin “bu anlaşmanın İran’a karşı olduğuna dair endişe duymamız için bir neden bulunmuyor” şeklindeki açıklaması, Tahran’ın mevcut aşamada Mekke Anlaşması’nı doğrudan İran karşıtı bir askerî blok olarak değerlendirmediğini resmî düzeyde ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte resmî düzeyde dile getirilen bu yaklaşım, Mekke Anlaşması’nın İran açısından bütünüyle önemsiz görüldüğü anlamına gelmemektedir. Anlaşmanın ABD ve İsrail ile İran arasındaki savaşın ardından imzalanması, Suudi Arabistan’ın güvenlik ortaklarını çeşitlendirme arayışı ve Türkiye ile Pakistan gibi iki önemli aktörün Suudi Arabistan ile ortak savunma çerçevesinde daha yakın bir ilişkiye girmesi, Tahran açısından orta ve uzun vadeli sonuçları olacak bir gelişme olarak görülmektedir.

Tahran’ın anlaşmaya yaklaşımı bu noktada iki farklı stratejik dinamik tarafından şekillenmektedir. Mekke Anlaşması, Suudi Arabistan’ın caydırıcılığını güçlendiren ve zamanla İran’ın bölgesel hareket alanını sınırlayan daha geniş bir güvenlik ağına dönüşebilir. Buna karşılık bölge ülkelerinin ABD’ye güvenlik bağımlılığını azaltması ve kendi aralarında daha fazla sorumluluk üstlenmesi, İran’ın uzun süredir savunduğu bölgesel güvenlik anlayışıyla belirli ölçüde örtüşebilir. Dolayısıyla Tahran açısından Mekke Anlaşması aynı anda hem İran’ı bölgesel düzeyde dengeleyen ve nüfuz alanlarını sınırlayan bir mekanizmaya dönüşme riski hem de ABD liderliğindeki güvenlik düzeninin kısmen bölgeselleşmesi bakımından bir fırsat barındırmaktadır. İran’ın anlaşmaya yönelik yaklaşımını belirleyecek temel unsur da bu iki eğilimden hangisinin zaman içerisinde daha baskın hâle geleceği olacaktır. Bu nedenle anlaşmanın İran açısından taşıdığı anlam, bu oluşumun ilerleyen dönemde hangi yönde gelişeceğine bağlı olarak farklılaşabilir.

Değişen güç dengesi

Mekke Anlaşması, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarından, savaşın Basra Körfezi’ne yayılmasından, Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin ciddi biçimde aksamasından ve Suudi Arabistan’ın Yemen ile Irak kaynaklı güvenlik tehditleriyle yeniden karşı karşıya kalmasından birkaç ay sonra imzalanmıştır. Dolayısıyla anlaşma Tahran açısından, üç ülke arasındaki uzun süredir devam eden askerî ilişkilerin kurumsallaştırılmasının yanı sıra savaşın bölgesel aktörlerin tehdit algılarında yarattığı değişimin de bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.

İran açısından ilk önemli sonuç, Suudi Arabistan’ın güvenlik ve caydırıcılık kapasitesinin Türkiye ve Pakistan gibi iki önemli askerî aktörle daha kurumsal bir ilişki üzerinden desteklenmesi ihtimalidir. Riyad uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesine dayanmakla birlikte son dönemde güvenlik ortaklarını çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Türkiye bölgenin en gelişmiş savunma sanayilerinden birine, güçlü bir konvansiyonel askerî kapasiteye ve NATO üyeliğinin sağladığı askerî tecrübeye sahiptir. Pakistan ise nükleer silaha sahip olması, geniş ordusu ve Suudi Arabistan’la uzun yıllara dayanan askerî ilişkileri nedeniyle Riyad açısından farklı bir güvenlik ağırlığı taşımaktadır. Bu iki ülkenin Suudi Arabistan’la ortak savunma ilkesi temelinde daha kurumsal bir ilişkiye girmesi, anlaşmanın kısa vadede doğrudan İran’a yönelmemesi hâlinde dahi bölgedeki askerî güç dengesi açısından Tahran tarafından göz ardı edilemeyecek bir gelişmedir.

Ancak İran açısından potansiyel risk yalnızca Suudi Arabistan’ın doğrudan askerî caydırıcılığının güçlenmesiyle sınırlı değildir. Daha önemli mesele, söz konusu üçlü yapının ilerleyen dönemde İran’ın bölgesel hareket alanını sınırlayabilecek daha geniş bir siyasi, askerî ve ekonomik koordinasyon mekanizmasına dönüşme ihtimalidir. Tahran açısından asıl endişe kaynağı, Mekke Anlaşması’nın zaman içerisinde Yemen ve Irak gibi İran’ın doğrudan nüfuz alanlarının bulunduğu cephelerde daha koordineli bir baskı oluşturma kapasitesidir.

Özellikle Yemen ve Irak bu açıdan önem taşımaktadır. Son savaşın ardından Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki gerilimin yeniden yükselmesi, Yemen dosyasını Riyad açısından tekrar doğrudan bir ulusal güvenlik meselesi hâline getirmiştir. İran açısından ise Yemen, son gelişmelerden sonra bölgesel caydırıcılık mimarisinin önemli unsurlarından biri olarak görülmeye başlamıştır. Benzer şekilde Irak’taki İran yanlısı silahlı grupların faaliyetleri de Suudi Arabistan ve ABD’nin güvenlik gündeminde daha fazla yer almaktadır. Bu nedenle Mekke Anlaşması’nın ilerleyen aşamalarda yalnızca taraf ülkelerin topraklarına yönelik doğrudan bir saldırıya cevap veren mekanizma olmaktan çıkarak istihbarat paylaşımı, füze ve hava savunması, deniz güvenliği, sınır ötesi tehditlerin takibi veya İran bağlantılı bölgesel aktörlere karşı siyasi koordinasyon gibi alanlara doğru genişlemesi Tahran’ın dikkatle izleyeceği senaryolardan biridir.

Bu noktada Mekke Anlaşması’nın İran açısından taşıdığı anlamı daha da karmaşık hâle getiren bir diğer unsur, Tahran’ın ABD ile muhtemel yeni bir tırmanma senaryosunda benimsediği karşılık verme mantığıdır. İran, ABD tarafından kendi stratejik enerji tesislerini hedef alan veya rejimin askerî-ekonomik kapasitesini doğrudan zayıflatmayı amaçlayan bir saldırı gerçekleşmesi hâlinde, karşılığı yalnızca Amerikan hedefleriyle sınırlı tutmayabileceği mesajını vermektedir. Bu çerçevede bölgedeki ABD üsleri, enerji altyapıları ve Washington’ın güvenlik mimarisine dâhil olan ülkelerin kritik tesisleri, İran’ın caydırıcılık hesaplarında dolaylı baskı unsurları olarak öne çıkmaktadır. Suudi Arabistan’ın Aramco tesisleri de bu denklemde özel bir yere sahiptir. Riyad’ın enerji altyapısı, yalnızca Suudi ekonomisinin değil küresel enerji piyasalarının da merkezî unsurlarından biri olduğu için, İran açısından bu tesislere yönelik tehdit, ABD ve müttefiklerine savaşın maliyetinin bölgesel ve küresel ölçekte büyüyebileceğini gösteren stratejik bir caydırıcılık aracı niteliği taşımaktadır. Böyle bir senaryonun gerçekleşmesi hâlinde, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın İran’a karşı alacağı tutum, Tahran’ın Mekke Anlaşması’nı ve bu üçlü yapıyı algılama biçimini temelden değiştirebilecek ciddi bir eşik oluşturacaktır.

Dolayısıyla Tahran açısından Mekke Anlaşması’nın temel önemi, mevcut hâliyle doğrudan bir askerî tehdit oluşturmasından ziyade bölgedeki güç dengelerinin hangi yönde değişebileceğine ilişkin taşıdığı potansiyelde yatmaktadır. İran’ın kısa vadeli önceliği bu yapıyı açık biçimde karşısına almak veya İran karşıtı bir ittifak olarak tanımlamak yerine Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’la ayrı ayrı ilişkilerini koruyarak anlaşmanın kendisine karşı bir dengeleme koalisyonuna dönüşmesini önlemek olabilir. Nitekim anlaşmaya ilişkin İran’daki öne çıkan değerlendirmeler de Tahran’ın öncelikli amacının üç ülkeyle ikili ilişkileri muhafaza ederek yapının açık bir İran karşıtı karakter kazanmasını engellemek olacağı yönündedir. Bu yaklaşım aynı zamanda İran’ın neden şu ana kadar Mekke Anlaşması’na karşı sert ve doğrudan bir tepki vermediğini de açıklamaktadır. Tahran açısından henüz cevaplanmamış temel soru, anlaşmanın İran’ı dengeleyen kapalı bir güvenlik blokuna mı dönüşeceği, yoksa İran’ın uzun süredir savunduğu bölgesel güvenlik anlayışıyla belirli ölçülerde örtüşebilecek daha geniş ve kapsayıcı bir yapıya mı evrileceğidir.

Tahran’ın bölgesel güvenlik ikilemi

Mekke Anlaşması’nın İran açısından daha karmaşık hâle geldiği nokta, oluşumun temel mantığının Tahran’ın uzun süredir savunduğu bazı bölgesel güvenlik tezleriyle kısmen örtüşmesidir. İran, bölgenin güvenliğinin ABD veya diğer bölge dışı aktörlerin askerî varlığına dayanmak yerine bölge ülkelerinin kendi aralarında geliştirecekleri mekanizmalar üzerinden sağlanması gerektiğini savunmaktadır. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kendi savunma kapasitelerini daha fazla bir araya getirmesi ilk bakışta İran’ın yıllardır dile getirdiği “bölgesel güvenlik, bölge ülkeleri tarafından sağlanmalıdır” tezini destekleyen bir gelişmedir.

İran Dışişleri çevresindeki değerlendirmelerde Mekke Anlaşması’nın ABD’nin bölgesel güvenlik üzerindeki hâkimiyetinin zayıflamasının işaretlerinden biri olarak okunması da bu yaklaşımı yansıtmaktadır. Arakçi’nin anlaşmanın hemen ardından Müslüman ülkelerin birlikte hareket ederek dış tehditlere karşı koyabileceğini vurgulaması benzer bir çerçeve ortaya koymuştur. Bu bakış açısına göre bölge ülkelerinin güvenlik alanında daha fazla inisiyatif üstlenmesi, ABD merkezli güvenlik düzeninin tamamen ortadan kalkması anlamına gelmese de Washington’un bölgesel güvenlik üzerindeki tekelinin zayıflamasına katkıda bulunabilir.

Ancak Tahran açısından bölgeselleşme tek başına olumlu bir gelişme değildir. Asıl mesele, ortaya çıkacak yeni güvenlik düzeninin hangi tehdit tanımına dayanacağı ve kimleri kapsayacağıdır. Bölge ülkelerinin ABD’ye bağımlılıklarını azaltırken İran’ı dışarıda bırakan ve Tahran’ın bölgesel hareket alanını sınırlayan güçlü bir güvenlik ağı oluşturması, biçimsel olarak İran’ın savunduğu “bölgesel güvenlik” tezine benzese de stratejik açıdan İran’ın aleyhine sonuçlar üretebilir. Bu nedenle İran’ın Mekke Anlaşması karşısındaki temel ikilemi, bu oluşumun bölgesel niteliğinden çok İran’ı içine alan bir güvenlik düzenine mi yoksa İran’ı dengeleyen dışlayıcı bir bloka mı dönüşeceği sorusunda ortaya çıkmaktadır.

Bu bağlamda Mekke Anlaşmasının yalnızca İran bağlamında değerlendirilmemesi de Tahran’ın hesaplarını etkileyen bir diğer unsurdur. Bazı değerlendirmelerde Mekke Anlaşması, ABD merkezli güvenlik düzeninin zayıflamasının yanı sıra İsrail’in savaş sonrasında genişleyen askerî hareket alanına karşı ortaya çıkan bölgesel bir dengeleme arayışıyla ilişkilendirilmektedir. Bu bakımdan anlaşma, bazı çevrelerde yalnızca İran’ın caydırıcılığını sınırlamaya yönelik bir girişim değil, aynı zamanda İbrahim Anlaşmaları etrafında şekillenen ve İsrail’in bölgesel konumunu güçlendiren güvenlik mimarisine karşı farklı bir denge arayışı olarak da okunmaktadır. Bu durum Tahran’ın anlaşmayı doğrudan düşmanca bir girişim olarak tanımlamaktan kaçınması için ilave bir neden oluşturmaktadır.

Bu tablo karşısında Tahran açısından stratejik mesele Mekke Anlaşması’nı engellemekten ziyade yapının gelişim yönünü mümkün olduğunca etkilemek olacaktır. Türkiye ve Pakistan’la siyasi ve ekonomik ilişkilerin korunması, bu ülkelerin İran’ı ortak tehdit olarak tanımlayan bir güvenlik yaklaşımına yönelmesini zorlaştırabilir. Suudi Arabistan’la son yıllarda oluşturulan diplomatik kanalın devam ettirilmesi de Riyad’ın yeni güvenlik ortaklıklarını doğrudan İran’a karşı konumlandırmasını sınırlayabilir. Dolayısıyla Tahran’ın ölçülü yaklaşımı, anlaşmanın gelecekte açık biçimde İran karşıtı bir karakter kazanmasını önlemeye yönelik daha geniş bir politikanın parçası olarak değerlendirilebilir.

Daha uzun vadede ise asıl soru Mekke Anlaşması’nın mevcut üçlü yapısını aşarak daha kapsayıcı bir bölgesel güvenlik mekanizmasına dönüşüp dönüşmeyeceğidir. Mevcut koşullarda İran’ın böyle bir yapıya dahil olması uzak bir ihtimaldir. Hürmüz Boğazı’ndaki gerilim, İran’ın bölgedeki silahlı gruplarla ilişkileri ve Suudi Arabistan’la süren güvenlik rekabeti bunun önündeki başlıca engellerdir. Ancak bu oluşum geniş bir bölgesel güvenlik platformuna dönüşürse İran’ın konumu da yeniden gündeme gelebilir. Bu ihtimal, Tahran açısından Mekke Anlaşması’nı yalnızca bugünkü güç dengesi üzerinden değil gelecekte ortaya çıkabilecek daha geniş güvenlik düzeni açısından da önemli hâle getirmektedir.

Bu nedenle Mekke Anlaşması İran açısından bugünkü askerî kapasitesinden çok gelecekte oluşturabileceği güvenlik mimarisi bakımından önem taşımaktadır. İran açısından en olumsuz senaryo, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki iş birliğinin zaman içerisinde kurumsallaşması, ortak tehdit algısının İran ve İran bağlantılı aktörler etrafında şekillenmesi ve üçlü ittifakın Tahran üzerindeki askerî, siyasi ve ekonomik baskıyı artıran bir mekanizmaya dönüşmesidir. Buna karşılık ABD’ye güvenlik bağımlılığının azalması, bölge ülkelerinin daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve İsrail’in hareket alanının da dengelenmesi İran’ın uzun süredir savunduğu bazı ilkelerle uyumlu sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle İran’ın önümüzdeki dönemde izleyeceği temel politika, bir taraftan bölgesel güvenlik mekanizmalarının gelişmesini destekleyen söylemini sürdürürken diğer taraftan bu yeni yapının kendisine karşı kapalı bir blok hâline gelmesini önlemeye çalışmak olacaktır.


Bu yazı ilk olarak 14.08.2026 tarihinde ORSAM'da yayımlanmıştır.