“Ekonomik Dışlama Operasyonu”nun en önemli riski, İran’ı geri adım atmaya zorlamak yerine Tahran’ı, zamanın kendi aleyhine işlemesini önlemek amacıyla mevcut denklemi değiştirecek ve gerilimi yeniden artıracak adımlar atmaya yöneltmesidir.
ABD’nin “Ekonomik Dışlama” Hamlesi İran’ı Geri Adım Atmaya Zorlayabilir mi?
ABD Hazine Bakanlığının 24 Ağustos 2026’da duyurduğu yeni ekonomik baskı kampanyası, ABD-İran savaşının yeni bir aşamaya girdiğine işaret etmektedir. “Ekonomik Dışlama Operasyonu” (Operation Economic Outcast) adı verilen kampanya, İran’ın küresel ekonomiyle bağlantılarını daha da sınırlandırmayı ve Tahran’la ekonomik ilişkilerini sürdüren ülkeleri, şirketleri ve finans kuruluşlarını genişletilmiş ikincil yaptırımlarla karşı karşıya bırakmayı öngörmektedir. Dijital varlıklar, teknoloji, havacılık ve deniz taşımacılığı gibi alanları kapsayan tedbirlerle Washington, İran’ın gelir kaynaklarını ve yaptırımları aşmak amacıyla kullandığı kanalları daraltmayı hedeflemektedir.
Yeni kampanya, doğrudan askerî çatışmayı yeniden başlatmadan İran üzerindeki baskıyı artırmaya dayanan daha kapsamlı bir stratejinin temel araçlarından biri olarak değerlendirilebilir. Bu strateji, İran’a yönelik doğrudan yaptırımları, Tahran’la ekonomik ilişki kuran üçüncü taraflara uygulanacak ikincil yaptırımları ve sıkı deniz ablukasını birlikte kullanarak İran’ın ekonomik ve finansal hareket alanını mümkün olduğunca daraltmayı amaçlamaktadır. Bu yönüyle “Ekonomik Dışlama Operasyonu”, münferit yaptırımların genişletilmesinden ziyade İran’ı ekonomik bakımdan tecrit etmeye ve savaşın maliyetini zaman içerisinde artırmaya yönelik bütüncül bir baskı stratejisi niteliğindedir.
Yeni yaklaşımın ayırt edici yönü, ekonomik baskının askerî güç kullanma seçeneğinin bütünüyle terk edilmediği daha geniş bir stratejinin parçası olarak kurgulanmasıdır. ABD’li yetkililerin açıklamalarına göre genişletilmiş ikincil yaptırımların en azından ara seçimler sonrasına kadar İran’a karşı temel baskı aracı olması beklenirken yeni bir askerî harekât ihtimali de bütünüyle gündemden çıkarılmış değildir. Bu yaklaşım, Washington’ın İran’la yeniden geniş çaplı bir savaşa girmeden Tahran üzerindeki ekonomik maliyetleri artırmayı, savaş sonrasında İran’ın elinde kalan pazarlık araçlarını zaman içinde aşındırmayı ve böylece müzakere masasında daha elverişli bir konum elde etmeyi amaçladığını göstermektedir. Bu çerçevede ABD, doğrudan savaş ile kapsamlı bir siyasi uzlaşma arasında kalan ve ekonomik baskının askerî güç tehdidiyle desteklendiği uzun süreli bir “ne savaş ne anlaşma” durumunu İran üzerinde baskı aracı olarak kullanmaya yönelmiş görünmektedir.
Washington açısından bu stratejinin temel avantajı, yeni bir askerî harekâtın siyasi, ekonomik ve askerî maliyetlerini üstlenmeden İran üzerindeki baskıyı sürdürebilme imkânı sunmasıdır. Washington, mevcut deniz ablukası ve yaptırımların İran ekonomisindeki kırılganlıkları zaman içinde daha da derinleştireceğini hesaplamaktadır. Savaş sonrasında İran ulusal para birimindeki değer kaybı, artan enflasyon, petrol ihracatının sınırlandırılması ve devletin ekonomik yükümlülüklerini yerine getirme kapasitesinde yaşanan sorunlar, ABD yönetimi tarafından bu politikanın sonuç üretebileceğine ilişkin göstergeler olarak sunulmaktadır. Ancak bu yaklaşımın ne ölçüde sonuç vereceği, yeni yaptırımların kapsamından çok bunların uygulanma kapasitesine bağlı olacaktır. İran hâlihazırda geniş kapsamlı yaptırım rejimleri altında bulunduğundan, Washington’ın Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye, Pakistan ve Katar gibi İran’la ekonomik ilişkilerini sürdüren ülkeleri yeni kısıtlamalara ne ölçüde dahil edebileceği belirleyici olacaktır.
Bu nedenle ABD’nin mevcut politikası, İran’ı kısa sürede teslim olmaya zorlayacak tek aşamalı bir ekonomik hamleden ziyade zamana yayılan bir yıpratma stratejisi olarak değerlendirilebilir. Ancak ABD açısından kademeli baskı üretmeye imkân veren bu “ne savaş ne anlaşma” durumu, Tahran’dan bakıldığında çok daha farklı bir anlam taşımaktadır. Tahran açısından mesele yaptırımların kapsamından çok zamanın kimin lehine işlediği sorusuna dönüşmektedir.
Washington’ın hamlesi Tahran’da nasıl okunuyor?
Tahran, ABD’nin yeni ekonomik baskı kampanyasını çatışmanın farklı araçlarla sürdürülmesi olarak okumaktadır. İran’da güvenlik bürokrasisine yakın çevrelerde öne çıkan değerlendirmelere göre Washington yaptırımları, askerî baskıyı, deniz ablukasını ve psikolojik unsurları birbirini tamamlayan araçlar olarak kullanmakta ve ekonomik baskı yoluyla Tahran’ın stratejik hesaplarını değiştirmeye çalışmaktadır.
Bu çerçevede asıl mesele yaptırımların kapsamından çok baskının ne kadar süre devam edeceği ve geçen zamanın İran’ın direnç kapasitesi üzerindeki etkisidir. İran ekonomisinin savaş öncesinden devraldığı kronik sorunlar savaş sonrasında daha da ağırlaşmıştır. Dolayısıyla uzun süreli ekonomik kuşatma, devlet kapasitesini, toplumsal dayanıklılığı ve askerî hazırlığı zaman içerisinde aşındırabilecek yapısal bir tehdit oluşturmaktadır. Bu bakışa göre devlet kapasitesinin kademeli biçimde zayıflaması, rejimin varlığını sürdürebilmesi açısından sıcak savaş kadar ciddi bir stratejik tehdit olarak görülmektedir. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile ABD’yle yürütülen müzakere sürecinde öne çıkan Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf’ın son açıklamalarında ekonomik sorunlara ve sürdürülebilirliğe belirgin biçimde vurgu yapmaları da bu kaygının İran yönetiminin üst kademelerinde karşılık bulduğunu göstermektedir.
Bununla birlikte Tahran’ın mevcut konjonktürü bütünüyle kendi aleyhine değerlendirdiği söylenemez. ABD’de yaklaşan ara seçimler ve Trump yönetiminin yüksek petrol fiyatlarına karşı hassasiyeti, İran’ın stratejik hesaplarında öne çıkan iki önemli değişkendir. Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji piyasaları üzerinde baskı oluşturabilme kapasitesi, Tahran’a bu dönemde önemli bir stratejik kaldıraç sağlamaktadır. Benzer biçimde İran, son savaşta füze ve insansız hava aracı saldırılarına karşı yoğun biçimde kullanılan ABD hava savunma mühimmatının yenilenmesi ihtiyacını kendi lehine işleyen geçici bir avantaj olarak görmektedir. Ancak bu avantajların kalıcı olmadığı da açıktır. ABD’nin hava ve füze savunma stoklarını yenilemesi ve Trump yönetiminin ara seçimlerin ardından siyasi hareket alanını genişletmesi, İran’ın mevcut göreli avantajlarını zayıflatarak Washington karşısındaki pazarlık kapasitesini daraltabilir.
Bu nedenle Washington ile Tahran’ın zamana ilişkin hesapları önemli ölçüde ayrışmaktadır. ABD, ekonomik baskı sürdükçe İran’ın direnç ve pazarlık kapasitesinin aşınacağını ve Tahran’ın giderek daha elverişsiz koşullarda müzakereye zorlanacağını hesaplamaktadır. İran ise aynı sürenin Washington’a askerî stoklarını yenileme ve ara seçimlerin ardından daha geniş bir siyasi hareket alanı kazanma imkânı sağlayabileceğini düşünmektedir. İranlı güvenlik çevrelerinde ABD’nin mevcut dönemi yeni bir askerî harekâta hazırlanmak için kullandığı yönündeki değerlendirmeler de bu kaygıyı güçlendirmektedir. Dolayısıyla uzun süreli “ne savaş ne anlaşma” durumu, yalnızca ekonomik baskının devam ettiği bir ara dönem değil tarafların zamanı kendi lehlerine çevirmeye çalıştıkları stratejik bir mücadele alanına dönüşmektedir.
Tahran açısından temel mesele bu nedenle mevcut baskıya ne kadar süre dayanabileceğinden çok, zamanın hangi noktadan itibaren net biçimde İran’ın aleyhine işlemeye başlayacağıdır. İran yönetimi bu eşiğe yaklaşıldığı kanaatine varırsa, mevcut dengeyi sürdürmektense Washington’ın baskı stratejisini bozacak ve gerektiğinde gerilimi artıracak adımları daha rasyonel bir seçenektir.
İran’ın olası hamleleri
Tahran’ın “ne savaş ne anlaşma” düzenine ilişkin temel kaygısı, bu sürecin uzadıkça İran’ın ekonomik ve askerî kapasitesini aşındırma potansiyeli taşımasıdır. Bu nedenle İran yönetimi açısından öncelik, mevcut dengeyi kendi lehine değiştirecek biçimde Washington’ın kurduğu baskı düzeninin maliyetini artırmak ve sürecin kontrolünü bütünüyle ABD’ye bırakmamaktır. Tahran’ın askerî kapasitesi, Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisi ve bölgesel ortakları bu çerçevede başlıca baskı araçları olarak öne çıkmaktadır. Bu araçların kademeli biçimde devreye sokulması, İran’ın sürecin zamanlaması üzerinde yeniden etkili olmasına ve Washington’ın tek taraflı baskı üstünlüğünü sınırlandırmasına imkân sağlayabilir.
Bu noktada Tahran’ın önünde, ekonomik araçlardan kontrollü askerî tırmanmaya kadar uzanan kademeli bir seçenekler dizisi bulunmaktadır. İlk aşamada İran, ABD’nin yeni yaptırım dalgasının uygulanabilirliğini sınırlamaya çalışacaktır. İran yönetimi Çin, Rusya, Türkiye, Pakistan, Irak, Katar ve Hindistan gibi ülkelerin Washington’ın İran’la ekonomik ilişkileri sınırlandırmaya yönelik taleplerine bütünüyle uyum göstermeyeceğini hesaplamaktadır. Bu nedenle İran, bir yandan alternatif ticaret ve finans kanallarını korumaya çalışırken diğer yandan ABD’nin bu kampanyayı küresel ölçekte ne kadar uygulayabileceğini test edecektir. Washington’ın yeni baskı politikasının başarısı, ABD’nin yaptırım kararlılığının yanı sıra İran’la ekonomik ilişkilerini sürdüren üçüncü ülkelerin bu sürece ne ölçüde dahil olacağına bağlı olacaktır.
Bununla birlikte Tahran, sürecin yalnızca ekonomik araçlarla sınırlı kalmayacağını düşünmektedir. İran güvenlik çevrelerinde, Washington’ın mevcut dönemi İran ekonomisini yıpratırken muhtemel yeni bir askerî harekât için hazırlık yapmak ve zaman kazanmak amacıyla kullandığı yönünde güçlü bir kanaat bulunmaktadır. Bu nedenle İran açısından temel meselelerden biri, ABD’nin olası bir çatışmanın zamanlamasını tek taraflı biçimde belirlemesine imkân vermemektir. Tahran’ın mevcut dengeyi ekonomik ve askerî kapasitesini giderek zayıflatan uzun süreli bir kuşatma rejimi olarak görmeye başlaması, daha sert karşı hamleleri gündeme getirebilir. Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin daha fazla sınırlandırılması, bölgedeki ABD askerî varlığı üzerindeki baskının artırılması ve İran’a yakın aktörlerin Yemen, Irak ve Körfez hattında daha aktif hâle getirilmesi bu çerçevede başvurulabilecek araçlar arasında değerlendirilebilir.
Bu nedenle ABD’nin “Ekonomik Dışlama Operasyonu”, Washington açısından İran’ı daha zayıf bir müzakere pozisyonuna itmeye yönelik bir baskı aracı olsa da Tahran’da farklı bir stratejik hesap üretmektedir. İran yönetimi ekonomik baskıyı, ülkenin mali kaynaklarını, askerî kapasitesini ve pazarlık gücünü zaman içerisinde aşındırmaya yönelik daha geniş bir kuşatma politikasının parçası olarak değerlendirmektedir. Bu koşullarda Tahran açısından belirleyici olan, yaptırımların maliyetine ne kadar süre dayanılabileceğinden çok mevcut durumun sürdürülmesinin hangi noktada gerilimi tırmandırmanın doğuracağı maliyetten daha ağır hâle geleceğidir. İran yönetiminin bu eşiğe yaklaşıldığı sonucuna varması, mevcut dengeyi değiştirmeye yönelik daha yüksek riskli adımları gündeme getirebilir. Dolayısıyla “Ekonomik Dışlama Operasyonu”nun en önemli riski, İran’ı geri adım atmaya zorlamak yerine Tahran’ı, zamanın kendi aleyhine işlemesini önlemek amacıyla mevcut denklemi değiştirecek ve gerilimi yeniden artıracak adımlar atmaya yöneltmesidir.