Körfez Ülkelerinin İran Saldırıları Karşısındaki Tutumu Neye İşaret Ediyor?

Körfez Ülkelerinin İran Saldırıları Karşısındaki Tutumu Neye İşaret Ediyor?
Görsel: @shutterstock
Körfez monarşilerinin, misilleme kapasitesini geliştirerek artık edilgen hedefler olmaktan çıkmak ve saldırıların maliyetini İran’ın bölgesel vekil ağları ile stratejik bağlantıları üzerinden karşı tarafa yüklemek yönünde bir güvenlik anlayışına yönelebileceği söylenebilir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

28 Şubat 2026’da ABD’nin Epic Fury (Destansı Öfke), İsrail’in ise Roaring Lion (Kükreyen Aslan) kod adıyla İran’a yönelik başlattığı eş zamanlı askerî operasyonlar, 1979 İslam Devrimi, 1980-1988 İran-Irak Savaşı, 1991 Körfez Savaşı ve 2003 Irak işgalinden sonra bölge jeopolitiğini sarsan tarihsel kırılmalardan biri olarak kayıtlara geçti. Savaş, konvansiyonel sınırların ötesine taşarak Hürmüz Boğazı’nda deniz ulaşımının fiilen kesintiye uğraması ve Körfez monarşilerine yönelik ağır misilleme saldırılarıyla bölgesel ve küresel ölçekte ciddi bir belirsizlik sürecini beraberinde getirdi. ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer altyapısına, eski Devrim Rehberi Ali Hamenei ve üst düzey askerî komuta kademesine yönelik gerçekleştirdiği operasyonlar Tahran yönetimini başlangıçta sarsmış olsa da asimetrik misillemeye dayalı karşı hamleyle çatışma, Körfez ülkelerini de içine alan bir yıpratma savaşına dönüştü. Bu süreçte konvansiyonel kapasite bakımından ABD ve İsrail karşısında dezavantajlı konumda bulunan Tahran yönetiminin, Körfez’deki ABD askerî varlığını ve bölgesel ortaklarının savunma kapasitesini baskı altında tutarak savaşın maliyetini artırmayı hedefleyen asimetrik bir strateji izlediği söylenebilir. Çatışmanın bu niteliği, başlangıçtaki tarafsızlık ve çatışmadan uzak durma politikalarına rağmen Körfez ülkelerini giderek savaşın aktif cephelerinden biri hâline getirdi.

İran’ın yıpratma saldırıları ve “güvenli vaha” imajının aşınması

Tahran yönetimi savaş boyunca Körfez monarşilerini ABD ve İsrail’le olan askerî ve stratejik bağlantıları üzerinden hedef alarak dolaylı maliyet yükleme stratejisine yöneldi. Bu bakımdan füze ve insansız hava aracı (İHA) saldırılarının önemli bir bölümünü başta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Bahreyn olmak üzere Körfez ülkelerine yöneltti. Bazı İran yapımı saldırı İHA’larının birim maliyetinin 20 ila 50 bin dolar düzeyinde olduğu, buna karşılık PAC-3 gibi gelişmiş hava savunma önleyicilerinin milyonlarca dolara mal olabildiği yönündeki tahminler, bu stratejinin dayandığı maliyet asimetrisini ortaya koyuyor. Dolayısıyla İran, üretimi ve kullanımı görece ucuz olan ve sürü hâlinde kullanılabilen sistemlerle hasımlarının hava savunma ağlarını pahalı önleyici mühimmat tüketmeye zorlayarak hem savunma stoklarını aşındırmayı hem de uzun vadede ekonomik maliyeti artırmayı amaçladı.

28 Şubat ile 10 Nisan arasındaki süreçte İran’ın Körfez monarşilerine yönelik gerçekleştirdiği saldırılarda altı binden fazla füze ve İHA kullanıldığına ilişkin veriler, bu stratejinin ölçeğini göstermektedir. Hussien Elkabany’nin bir derlemesine göre BAE 563 füze ve 2.256 İHA ile en yoğun hedeflenen ülke olurken onu 369 füze ve 848 İHA ile Kuveyt, 104 füze ve 916 İHA ile Suudi Arabistan, 194 füze ve 515 İHA ile Bahreyn, 227 füze ve 111 İHA ile Katar ve 19 İHA ile Umman takip etti. Bu yoğun saldırı temposu, Körfez ülkelerinin hava savunma stoklarını ve önleme kapasitesini ciddi oranda yıprattı. Bu çerçevede BAE ve Bahreyn’in yoğun biçimde hedef alınmasında, İsrail’le normalleşme süreçleri ve İbrahim Anlaşmaları’nın da etkili olduğu söylenebilir. Normalleşme adımları, bu ülkelerin İran açısından stratejik hedef değerini artıran faktörlerden biri olarak değerlendirilebilir. Umman ise İran’la sürdürdüğü geleneksel diplomatik ve arabuluculuk ilişkileri ile coğrafi konumu nedeniyle diğer Körfez ülkelerine kıyasla daha sınırlı ölçekte hedef alındı.

Körfez monarşilerini çatışmanın lojistik ve askerî destek ağının bir parçası olarak değerlendiren Tahran yönetimi, bu ülkelerdeki kritik askerî tesisleri saldırılarının hedef alanına dahil etti. Kuveyt’te Ali es-Salem Hava Üssü ve Camp Buehring, Katar’da el-Udeyd Hava Üssü, Bahreyn’de ABD 5. Filo karargâhı ve BAE’de el-Dafra Hava Üssü gibi tesisler, İran’ın bölgesel misilleme stratejisinin başlıca hedefleri arasında yer aldı. ABD’nin bölgesel güvenlik mimarisinin parçası olan bu tesislerin yanı sıra Mart 2026 itibarıyla çatışmanın hedef alanı enerji, sanayi ve teknolojik altyapıya doğru genişledi.

Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin kesintiye uğraması, küresel petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) arzının bir bölümünü risk altına sokarken 18 Mart 2026’da Katar’daki Ras Laffan LNG tesislerine yönelik saldırı enerji altyapısının da doğrudan savaş alanına dahil edildiğini gösterdi. Söz konusu saldırı, İsrail’in Güney Pars enerji sahasına yönelik saldırısına karşılık olarak İran’ın enerji altyapısını hedef alan misilleme stratejisinin genişlediği şeklinde değerlendirilebilir. QatarEnergy ve Bahreyn’deki BAPCO tesislerinde meydana gelen hasar ve operasyonel kesintiler, enerji şirketlerinin mücbir sebep ilan etmesine yol açarken Ras Laffan’daki hasarın başlangıçta ekonomik maliyetinin yıllık yaklaşık 20 milyar dolar düzeyinde olabileceği tahmin ediliyor. Financial Times kaynaklı güncel bir habere göre, Katar ekonomisinin 2026 yılında %8,6 oranında daralması ve Katar ile Kuveyt’in toplam enerji ihracat gelirlerinde haftalık yaklaşık 1,5-2 milyar dolarlık kayıpla karşı karşıya kalmaları bekleniyor.

Benzer biçimde, BAE’nin ekonomik çeşitlendirme ve enerji altyapısının önemli unsurlarından olan Borouge petrokimya kompleksi ve Habshan gaz tesislerine yönelik saldırılar, ülkenin enerji ve sanayi altyapısının asimetrik tehditler karşısındaki kırılganlığını ortaya koydu. Kuveyt Uluslararası Havalimanı ve Dubai Havalimanı gibi ulaşım merkezlerinin saldırılardan etkilenmesi, çatışmanın sivil hareketlilik ve küresel bağlantısallık üzerindeki etkisini artırırken Dubai ve Manama’daki veri merkezleri ve telekomünikasyon altyapısına yönelik saldırılar, savaşın dijital altyapıya uzanan boyutunu ortaya çıkardı. Burj Al Arab, The Breakers kuleleri ve Crowne Plaza gibi sembolik yapıların da saldırılardan etkilenmesi, çatışmanın askerî hedeflerden kentsel ve sivil alanlara doğru genişleyen yıkıcı etkisini görünür kıldı. Böylece savaşın hedef alanı, Körfez monarşilerinin askerî kapasitesinin ötesine geçerek ekonomik ve kentsel gelecek vizyonlarının dayandığı altyapıyı da kapsayacak şekilde genişledi. Yıllardır birer “istikrar adası” ve küresel sermayenin “güvenli vahası” olarak nitelenen Körfez ülkeleri, savaşla birlikte kendilerini ciddi bir güvenlik belirsizliği ve stratejik kırılganlığın ortasında buldu.

Kontrollü misilleme ve soğuk yıpratma dönemi

Savaşın ilerleyen aşamalarında bazı Körfez monarşileri, ABD güvenlik şemsiyesinin pasif alıcıları olmaktan çıkarak sınırlı ve kontrollü bir misilleme pratiğine yönelmeye başladı. The Wall Street Journal ve The New York Times tarafından aktarılan bilgilere göre BAE ve Suudi Arabistan, İran topraklarına yönelik kamuoyuna açıklanmamış askerî saldırılar gerçekleştirdi. Her iki ülkenin resmî makamları bu operasyonları doğrulamamış olsa da İran’ın saldırılarına karşı savunma ve egemenlik haklarını vurgulayan açıklamaları dikkate alındığında, Körfez güvenlik ortamında askerî kapasite kullanımına ilişkin daha proaktif bir yaklaşımın ortaya çıktığı söylenebilir. Bu bağlamda söz konusu gelişme, BAE’nin son yıllarda inşa ettiği “Arap Spartası” imajının yalnızca savunma kapasitesiyle sınırlı olmadığı ve ülkenin askerî özerklik arayışının daha görünür bir nitelik kazandığı biçiminde değerlendirilebilir.

Kuveyt üzerindeki baskı ise Ali es-Salem Hava Üssü ve Kuveyt Uluslararası Havalimanı çevresindeki kritik altyapıya yönelik saldırılarla daha da arttı. ABD askerî varlığına yönelik saldırılar ve yaşanan kayıplar, Kuveyt’in Irak’taki İran bağlantılı silahlı gruplara karşı sınırlı misilleme seçeneklerini değerlendirmesine zemin hazırladı. Bu bakımdan Kuveyt, yaptığı misillemelerde doğrudan İran topraklarına yönelik geniş çaplı bir saldırı yapıp savaşa dâhil olmayıp İran’ın bölgesel vekil ağlarına maliyet yüklemeye odaklanan daha sınırlı ve dolaylı bir strateji izlemiştir.

29 Temmuz 2026’da Suudi Arabistan ve ABD, Irak’taki İran bağlantılı milis gruplarına yönelik ortak hassas hava saldırıları düzenledi. Bu saldırı, Irak topraklarının Körfez monarşilerine yönelik saldırılarda operasyonel üs ve saldırı platformu olarak kullanılmasını önlemeye yönelik caydırıcı bir hamle olarak değerlendirilebileceği gibi bilhassa Suudi Arabistan, Kuveyt ve BAE’nin İran’la tam ölçekli doğrudan bir savaşa girmeksizin saldırının maliyetini İran’ın bölgesel vekil aktörleri üzerinden karşı tarafa iade eden kontrollü bir misilleme anlayışına yöneldiğini göstermektedir. Bu gelişme, bu ülkelerin güvenliklerini yalnızca ABD’nin koruyucu kapasitesine dayandırmak yerine gerektiğinde saldırının maliyetini İran’ın bölgesel vekil ağlarına yükleyebilecek sınırlı ve seçici misilleme seçenekleri geliştirmeye yöneldiğine işaret etmektedir.

17 Haziran 2026’da imzalanan İslamabad Mutabakatı sonrasında sıcak çatışma yerini, belirsiz ve kırılgan bir soğuk yıpratma evresine bıraktı. Mutabakatta İran’da 300 milyar dolarlık yeniden inşa fonu oluşturulacağının vaat edilmesine rağmen çatışmanın ortaya çıkardığı yapısal riskler varlığını korumaktadır. Anlaşmanın en önemli kırılganlıklarından biri, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçecek gemilerden talep ettiği geçiş ücretine ilişkin anlaşmazlıktır. Bu talep, yalnızca ekonomik bir beklenti olarak değil İran’ın Basra Körfezi üzerindeki stratejik nüfuzunu ve bölgesel pazarlık gücünü artırma girişimi olarak okunabilir. Buna karşılık Körfez monarşilerinin, misilleme kapasitesini geliştirerek artık edilgen hedefler olmaktan çıkmak ve saldırıların maliyetini İran’ın bölgesel vekil ağları ile stratejik bağlantıları üzerinden karşı tarafa yüklemek yönünde bir güvenlik anlayışına yönelebileceği söylenebilir. Bununla birlikte, ortaya çıkmakta olan bu karşılıklı caydırıcılık ilişkisi, bölgesel aktörlerin saldırı ve misilleme kapasitesini artırırken aynı zamanda Körfez bölgesini yüksek maliyetli, kırılgan ve yeniden tırmanmaya açık bir güvenlik dengesi içine hapsedebilir.

İbrahim Kumek

2018 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun olan İbrahim Kumek, yüksek lisansını 2020 yılında Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde tamamladı. Doktora eğitimini İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler (Siyasal) Bölümü’nde “Devlet İçi Çatışmaların Sona Erdirilmesinde Kapsamlı Barış Anlaşması Sonrası Düzen Ve Adalet: Otuz Dört Barış Sürecinin Konfigürasyonel Karşılaştırmalı Analizi (1989-2012)” başlıklı teziyle tamamlayan Dr. Kumek, çalışmalarında barış ve çatışma araştırmaları, karşılaştırmalı siyaset, siyaset teorisi ve uluslararası ilişkiler konuları üzerine yoğunlaşmaktadır.