Pakistan’ın rolü bir uzlaşı dayatmak değil taraflardan herhangi birinin çatışmadan geri adım atmaya hazır olduğu anda kullanılabilecek diplomatik bir kanalın ve işler bir müzakere çerçevesinin açık kalmasını sağlamaktır.
Pakistan’ın ABD-İran Savaşını Bitirme Arayışı
Askerî gerilimin aylar süren diplomatik çabaları kısa sürede sekteye uğratabildiği mevcut ortamda Pakistan, İran ile ABD arasındaki –her iki tarafın da kaybetmeyi göze alamayacağı– iletişim kanalını açık tutma çabasını sürdürüyor. Pakistan Genelkurmay Başkanı Asım Münir’in 24 Ağustos’taki son Tahran ziyareti bu çabanın en güncel göstergesi. Ziyaret, İslamabad Mutabakatı kapsamında öngörülen 60 günlük sürenin sona ermesinden ve mutabakatın uygulanmasının sekteye uğramasından yalnızca birkaç gün sonra gerçekleşti. Görüşmelerde somut bir ilerleme sağlanamamış olsa da askeri tırmanmanın güçlü bir alternatif olarak öne çıktığı mevcut ortamda İslamabad’ın diplomatik çıkış yolu ihtimalini koruyabilmesi, ziyareti önemli hale getirmektedir.
Şubat 2026’da çatışmalar başlamadan önce de Tahran ile Washington arasında arabuluculuk girişimlerinde bulunan Pakistan, müteakip süreçte 1979 İslam Devrimi’nden bu yana Washington ile Tahran arasındaki en üst düzey yüz yüze temas olarak kayıtlara geçen 11-12 Nisan 2026’daki İslamabad Görüşmeleri sonucunda İslamabad Mutabakatı’nın imzalanmasını sağlamıştı. Söz konusu metin uygulamada kesintiye uğramış olsa da teknik müzakereler açısından hâlen bir yol haritası olma vasfını koruyor.
Bu noktada Pakistan’ın arabuluculuğu yalnızca kendi inisiyatifiyle yürütülen bir süreç olarak yaklaşmamaya özen gösterdiğini belirtmek gerekir. İslamabad başlangıçtan itibaren bölgedeki başlıca ülkelerle koordinasyon içinde hareket edip Katar, Umman, Suudi Arabistan, Türkiye, Mısır ve diğer ortakların yürüttüğü diplomatik girişimleri destekleyerek tamamlayıcı bir rol üstlendiği gibi Çin ile de fikir alışverişinde bulunmuştur. Bizatihi Pakistan Dışişleri Bakanlığı söz konusu girişimleri, farklı ülkelerin farklı aşamalarda ve farklı başlıklarda sorumluluk üstlendiği “eşgüdümlü ve ortaklaşa” bir süreç olarak tanımlamıştır.
Pakistan Neden Önemli
Pakistan, sahip olduğu geniş ilişki ağı sayesinde diplomatik açıdan özgün bir konuma sahip bir ülke olarak Tahran ve Washington ile doğrudan iletişim kanallarını açık tutarken Suudi Arabistan, Katar, Umman ve Türkiye başta olmak üzere Körfez ve bölge ülkeleriyle de yakın ilişkilerini korumaktadır. Ayrıca İslamabad’ın Çin ile uzun yıllara dayanan bir stratejik ortaklığı vardır. Bu ilişkiler Pakistan’a, tek bir bölgesel perspektifle sınırlı kalmadan farklı siyasi ve stratejik bloklarla iletişim kurabilme imkânı sağlamaktadır.
Pakistan’ın sahip olduğu bu erişim yalnızca siyasi ve diplomatik düzeyle sınırlı değildir. Münir’in son Tahran ziyareti, İslamabad’ın İran’daki farklı karar alma merkezleriyle temas kurabilme kapasitesini ortaya koymuştur. Münir ziyaret kapsamında Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Meclis Başkanı ve başmüzakereci Muhammed Bakır Kalibaf ile Ulusal Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri ve Devrim Rehberi’nin bu kurumdaki temsilcisi olan General Muhsin Rızai’nin de aralarında bulunduğu İran’ın siyasi ve güvenlik yönetimindeki üst düzey isimlerle görüşmüştü. Bu tarz ilişkiler, İran güvenlik kurumlarının hem savaşın yürütülmesine hem de müzakerelere olası bir dönüşe ilişkin kararlarda merkezi bir rol oynadığı mevcut dönemde ayrıca önem taşımaktadır.
Öte yandan Münir, Washington ile de doğrudan iletişim halindedir. Tahran ziyaretinden birkaç gün önce ABD Başkanı Donald Trump ile görüşmesi, Pakistan’ın çatışmanın her iki tarafındaki siyasi liderlikle doğrudan temas kurabildiğinin göstergesidir. Bu nedenle Pakistan’ın siyasi, diplomatik ve güvenlik gibi çeşitli düzeylerde eş zamanlı temas yürütebilmesinin arabulucu olarak oynayabileceği rolü güçlendirdiği açıktır.
Bunun yanı sıra Pakistan’ın Ortadoğu’daki diğer ülkelerle de ilişkilerini derinleştirdiği görülmektedir. Pakistan ile Suudi Arabistan, Eylül 2025’te Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nı imzalayarak uzun yıllara dayanan savunma ortaklıklarını daha kurumsal bir zemine taşımıştır. Bunu 7 Ağustos 2026’da Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan ve ortak savunma ile caydırıcılığın güçlendirilmesini amaçlayan Mekke Ortak Savunma Anlaşması izlemiştir. İslamabad, söz konusu anlaşmaların savunma amaçlı olup herhangi bir ülkeyi hedef almadığının altını çizmektedir. Derinleşen bu savunma ortaklıklarının İslamabad ile Tahran arasındaki üst düzey temasları sekteye uğratmadığı da önemli bir noktadır. Nitekim Mareşal Münir’in İran’ın siyasi ve güvenlik elitleriyle görüşmek üzere Tahran’a yaptığı ziyaret Mekke anlaşmasının imzalanmasından yalnızca birkaç hafta sonra gerçekleşmişti. Dolayısıyla Pakistan, bölgedeki başlıca ülkelerle stratejik ortaklıklarını derinleştirirken İran ile iletişim kanallarını açık tutmaya yönelik bir denge siyaseti izlemektedir.
Gerilimin Düşürülmesi Pakistan İçin Neden Önemli?
Pakistan açısından arabuluculuk çabaları yalnızca ülkenin diplomatik konumunu güçlendirme amacı taşımamaktadır ve bu çabaların arkasında belirgin stratejik ve ekonomik çıkarları da bulunmaktadır. İran ile uzun bir sınırı paylaşan Pakistan açısından yakın çevresinde uzun süreli bir istikrarsızlığın ortaya çıkması, sınır güvenliği, ticaret ve bölgesel istikrar üzerinde doğrudan olumsuz sonuçlar doğurabilir. Bu tarz bir gelişmenin Pakistan’ın içine dönük potansiyel etkileri de eşit derecede önemlidir. İran’daki bir istikrarsızlık, Pakistan’a yönelik göç hareketlerini tetikleyebilir ve dünyanın en büyük Şii nüfuslarından birine sahip olan ülkede mezhepsel gerilimleri artırabilir. Ayetullah Ali Hamenei’nin ölümünün ardından ülke genelinde düzenlenen protestolar da İran’daki gelişmelerin Pakistan içinde doğrudan yansımalarının olabileceğini göstermişti.
Ayrıca İran’a sınırı bulunan Belucistan eyaleti, Pakistan’ın ekonomik ve stratejik geleceği açısından merkezi bir öneme sahiptir. Gwadar, Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun (CPEC) önemli merkezlerinden biri olmayı sürdürürken Reko Diq gibi büyük projeler ve Körfez ülkelerinin desteğiyle gerçekleştirilmesi planlanan enerji yatırımları eyaletin ekonomik önemini artırmıştır. Pakistan’ın üçüncü ülkelere ait malların Belucistan’dan geçen güzergâhlar üzerinden İran’a transit geçişine izin vermesiyle bölgenin önemi daha da artmıştır. Dolayısıyla İran’da uzun süreli bir istikrarsızlık sınır güvenliğinin yanı sıra Pakistan’ın daha geniş ölçekli ulaştırma bağlantıları ile yatırım planlarını da tehdit edebilir.
Çatışma aynı zamanda Pakistan’ın enerji alanında Körfez ülkelerine olan yüksek bağımlılığını da ortaya koymuştur. IMF verilerine göre Pakistan’ın yakıt ithalatının %81’i Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerinden karşılanırken ülkeye gelen işçi dövizlerinin yarısından fazlası da Körfez ülkelerinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle Hürmüz Boğazı’ndaki geçişlerin kesintiye uğraması İslamabad’ı doğrudan ilgilendiren bir soruna dönüşmüştür. Pakistan, petrol ihtiyacının %80 ila %90’ını ithalat yoluyla karşılamakta ve bu ithalatın önemli bir bölümü geleneksel olarak Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleştirilmektedir.
Pakistan’da hükümet Suudi Arabistan’ın Yanbu Limanı ile BAE ve Umman’daki limanları da içeren alternatif güzergâhlar oluşturarak petrol arzının kesintiye uğramasını önlemişse de Hürmüz’de yaşanan aksama maliyetleri artırmış ve Pakistan’ın uluslararası enerji piyasalarındaki dalgalanmalara karşı kırılganlığını daha görünür hâle getirmiştir. Pakistan’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) konusunda Katar’a bağımlılığı ise daha da yüksek düzeydedir. Nitekim Pakistan’ın 2025 yılında teslim aldığı 108 LNG kargosunun tamamı Katar’dan gelmiştir. Bölgesel arz kesintilerinin devam ettiği Haziran 2026 itibarıyla Pakistan’ın LNG ithalatı, bir önceki yılın aynı dönemindeki miktarın yaklaşık üçte biriyle sınırlı kalarak 210 bin tona gerilemiştir.
Makroekonomik istikrarı kısmen sağlamaya başlayan Pakistan açısından bu gelişmelerin ekonomik sonuçları önemlidir. IMF, Pakistan’a ilişkin son değerlendirmesinde Ortadoğu’daki çatışmalardan önce ekonomik faaliyetlerin ivme kazandığını ancak ülkenin Körfez’deki yüksek enerji fiyatları, işçi dövizi girişlerindeki değişimler ve küresel finansal koşullardaki bozulmalara karşı kırılganlığını sürdürdüğünü belirtmiştir. IMF ayrıca enerji ve gıda fiyatlarındaki baskının enflasyonun yüksek seyretmesine neden olacağını öngörmüştür. Eylül ayı başında İran ile ABD arasında askerî çatışmaların yeniden başlamasıyla Brent petrolün varil fiyatının yaklaşık 95 dolara yükselmesi, yeni bir askeri tırmanmanın Pakistan’ın ithalat maliyetlerine ne kadar hızlı yansıyabileceğini göstermiştir.
Tarım sektörü de Pakistan açısından bir diğer kırılganlık alanıdır. Bu alandaki başlıca sorunlardan biri, bitkilerin ilk gelişim dönemlerinde önemli olan ve yaygın biçimde kullanılan diamonyum fosfat (DAP) gübresidir. Pakistan, DAP ihtiyacının bir bölümünü yurt içi üretimle karşılamakla birlikte toplam talebin yaklaşık yarısı ithalat yoluyla sağlanmaktadır ve Suudi Arabistan, Çin ve Fas alanda Pakistan’ın başat tedarikçileri konumundadır. İthalata olan bu bağımlılık, DAP’ın yurt içindeki fiyatını ve bulunabilirliğini uluslararası fiyat hareketleri, navlun maliyetleri ve deniz ticaretindeki aksaklıklara karşı savunmasız hâle getirmektedir. Söz konusu baskının etkileri şimdiden görülmeye başlamıştır. Pakistan’ın ekim ve hasat dönemi olan nisandan-eylül aralığında bu sene nisan-temmuz dönemindeki DAP kullanımı yaklaşık 292 bin tona gerilemiştir. Bu miktar bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yaklaşık %30 daha düşük gerçekleşirken söz konusu düşüşün başlıca nedenlerinden biri yüksek fiyatlar olmuştur.
Pakistan’ın Arabuluculuğunun Sınırları
Tüm bu güvenlik ve ekonomik çıkarlar birlikte değerlendirildiğinde, Pakistan’ın İran ile ABD arasındaki gerilimin daha fazla tırmanmasını önlemeye neden bu denli önem verdiği anlaşılmaktadır. Ancak İslamabad’ı işlevsel bir arabulucu hâline getiren avantajları, nihai sonuç üzerinde belirleyici bir etki gücüne sahip olduğu şeklinde yorumlanmamalıdır. Pakistan diyaloğu kolaylaştırabilir, tarafların kaygılarını birbirlerine iletebilir ve müzakere çerçevesinin korunmasına katkı sağlayabilir ama Tahran veya Washington’ın stratejik tercihlerini belirleyemez. Aylar süren diplomatik çabalara rağmen askerî tırmanmanın tekrar tekrar gündeme gelmesi de bu sınırlılığı ortaya koymaktadır.
Nükleer mesele, yaptırımlar, deniz güvenliği ve daha geniş bölgesel denge konularındaki derin görüş ayrılıklarının aşılması, son kertede İran ve ABD’nin alacağı siyasi kararlara bağlıdır. Bu nedenle Pakistan’ın rolü bir uzlaşı dayatmak değil taraflardan herhangi birinin çatışmadan geri adım atmaya hazır olduğu anda kullanılabilecek diplomatik bir kanalın ve işler bir müzakere çerçevesinin açık kalmasını sağlamaktır.