İran açısından temel soru, Irak’taki silahlı nüfuzunu korurken artan siyasi, askerî ve kurumsal maliyetleri ne ölçüde yönetebileceğidir.
İran’ın Irak’ta Hibrit Model Arayışı
İran’ın Irak’taki milis stratejisi, uzun vadeli kurumsallaşma hedefi ile kısa vadeli operasyonel ihtiyaçlar arasında yapısal bir gerilim barındırmaktadır. Bu gerilimin en belirgin yansımasını, Haşdi Şabi unsurlarının devlet aygıtına entegrasyonu ile Bağdat’ın 30 Eylül sonrasında silahları devlet tekeline alma girişimleri oluşturmaktadır. Tahran’ın uzun vadeli yönelimi, kendisine farklı düzeylerde yakınlık gösteren fraksiyonları devlet kurumlarıyla bütünleştirerek nüfuzunu siyasi ve bürokratik düzlemde kalıcılaştırmaya dayanırken kısa vadeli operasyonel ihtiyaçları doğrudan yönlendirilebilir silahlı grupların varlığını korumasını da gerektirmektedir. Nüceba Hareketi, Ketaib Hizbullah ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda bu işlevi yerine getirebilecek başlıca unsurlar arasında yer almaktadır. Dolayısıyla Irak’ta, Haşdi Şabi’yi oluşturan silahlı bileşenlerin devlete entegrasyonunun ve silahlı yapıların tamamen devlet kontrolüne geçmesini öngören kararın son tarihi olan 30 Eylül, yalnızca silahların devlet tekeline alınması sürecinin başarısının ölçüleceği idari bir tarih değil İran’ın Irak’taki milis stratejisinin kurumsallaşma ile operasyonel özerklik arasındaki gerilimi ne ölçüde yönetebileceğinin sınanacağı bir eşiktir.
İran’ın uzun vadeli yönelimi
İran’ın bu sürece yaklaşımı, tam ölçekli bir “silahsızlanma”dan ziyade silahlı kapasitenin “regülasyonu” olarak tanımlanabilir. Bu model, silahsızlanmanın ilerlediği izlenimini yaratırken bağlayıcı bir takvime tabi olmadan silaha erişimin ve gerektiğinde bu kapasitenin yeniden kullanılabilmesinin korunmasına dayanmaktadır. Bağdat’ın 30 Eylül’e ilişkin söyleminin kesin bir son tarih vurgusundan, koalisyon güçlerinin çekilmesini izleyen daha uzun süreli bir düzenleme sürecine doğru esnemesi de İran’a bir manevra alanı sağlamaktadır. Milislerin kurumsal bütünlüklerini koruyarak İçişleri veya Savunma bakanlıklarına dâhil edilmeleri hâlinde İran’ın nüfuzu ortadan kalkmak yerine kurumsal bir biçim kazanabilir. Haşdi Şabi’nin kurumsal statüsünü pekiştiren Hizmet ve Emeklilik Yasası da bu yönelimin hukuki karşılıklarından biridir. Irak bütçesinden sağlanan finansman Tahran’ın mali yükünü azaltırken söz konusu grupların devlet sistemi içindeki meşruiyetini de güçlendirmektedir.
Bu yaklaşım üç aşamalı bir süreç olarak okunabilir. İlk aşamada, siyasallaşmış grupların silahlarını görünür biçimde devlet denetimine devretmeleri veya resmî güvenlik kurumlarıyla bütünleşmeleri söz konusudur. İkinci aşamada, ağır silahların aktif kullanım dışına çıkarılarak devlet veya Haşdi Şabi gözetiminde depolanması, buna karşılık orta ve hafif silahlara, personel ağlarına ve teknik kapasiteye erişimin korunması mümkündür. Muhammed Bakır Kalibaf’ın Ağustos ayındaki Bağdat ziyareti etrafında tartışılan formüller de silahların imhasından ziyade depolanması, kullanımının dondurulması ve sürecin zamana yayılması ihtimalini güçlendirmiştir. Üçüncü aşamada ise en hassas askerî kapasitenin büyük ve görünür örgütlerden daha küçük ve düşük profilli yapılara aktarılması ihtimali ortaya çıkmaktadır. Böyle bir modelde ana fraksiyonlar resmî kurallara tabi hâle gelirken gerektiğinde yeniden etkinleştirilebilecek bir askerî çekirdeğin korunması mümkün olabilir.
İran’ın taktik ihtiyaçları
Kurumsallaşma İran’ın uzun vadeli nüfuzunu koruyabilse de Tahran’ın kısa vadeli güvenlik ihtiyaçlarını tek başına karşılamamaktadır. İran açısından Irak’ta kendisiyle yakın koordinasyon içinde hareket edebilen silahlı grupların muhafazası taktik önemini korumaktadır. Nüceba Hareketi, Ketaib Hizbullah ve Ketaib Seyyid eş-Şüheda silahsızlanmaya mesafeli yaklaşmakta, askerî kapasitelerini bölgesel “direniş” mimarisinin bir parçası olarak görmekte ve yabancı güçler çekilmeden bu sürece dâhil olmayacaklarını belirtmektedir.
İlk olarak ABD’nin Irak ve bölgedeki askerî varlığının tehdit olarak algılanması, ABD unsurlarına karşı kullanılabilecek vekil kapasitelere duyulan ihtiyacı sürdürmektedir. 2026 savaşının İranlı karar alıcılar tarafından “varoluş savaşı” ve “şimdi ya da asla” momenti olarak nitelenmesi, bu kapasitenin önemini daha da artırmıştır. Savaş boyunca Irak İslami Direnişi çatısı altındaki unsurların ABD hedeflerine yüzlerce saldırı gerçekleştirdiği ve bunların önemli bir bölümünün Ketaib Hizbullah ile müttefiklerine atfedildiği belirtilmiştir. İran Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin Ağustos ayında silahsızlanmayı “sırttan hançer” olarak nitelendirmesi de söz konusu kapasitenin caydırıcılık ve kriz yönetimi açısından taşıdığı önemi ortaya koymaktadır.
İkinci olarak bu askerî kapasite, İran’ın Lübnan Hizbullahı ve Husilerle karşılıklı savunma refleksi oluşturmayı amaçlayan “cephelerin birliği” doktrininin Irak ayağını oluşturmaktadır. Esed rejiminin çöküşü ile Hamas, Hizbullah ve Husilerin kapasitelerinde yaşanan aşınma, Iraklı Şii milislerin bu doktrin içindeki göreli ağırlığını artırmıştır. Husi unsurların Iraklı milislerin Suudi Arabistan’a yönelik saldırı dalgasına katkı sağlaması ve Şubat-Nisan döneminde Suudi Arabistan’a yönelik yüzlerce saldırının bildirilmesi, Irak ve Yemen merkezli unsurlar arasındaki operasyonel koordinasyonun münferit örneklerin ötesine geçtiğini düşündürmektedir.
Üçüncü olarak Irak’taki milisler, İran’ın hem IKBY hem de İranlı Kürt silahlı örgütleri üzerinde baskı kurabilmesine imkân sağlayan araçlardan biridir. 2026 savaşı sırasında Kürdistan Bölgesi’ndeki PAK, İKDP ve Komala unsurlarının hedef alınması, bu işlevi daha görünür hâle getirmiştir. Milislerin füze ve İHA kapasitelerini genişletmeleri ve bu kapasitenin gerektiğinde sınır ötesi operasyonlarda kullanılabilmesi, Irak’taki silahlı varlığın İran’ın sınır güvenliği hesaplarıyla bağlantısını ortaya koymaktadır.
Son olarak bölgesel çatışmanın genişlediği bir senaryoda bu grupların kara gücü veya destek unsuru olarak seferber edilebilmesi, İran açısından ilave bir ihtiyat kapasitesi oluşturmaktadır. 2026 savaşı sırasında bazı büyük Haşdi Şabi birliklerinin İran topraklarına konuşlandırıldığı yönündeki iddialar, bu ihtimalin yalnızca teorik düzeyde olmadığını düşündürmektedir. Güney Irak ile Huzistan arasındaki coğrafi ve lojistik süreklilik de muhtemel bir askeri tırmanma ve kriz durumunda Iraklı milislerin İran’a karadan askerî ve lojistik destek sağlayabilmesine imkân veren bir zemin oluşturmaktadır.
Hibrit modelin sınırları ve maliyetleri
İran’ın Irak’taki milis stratejisinin geleceği, silahlı grupların tamamen tasfiye edilmesi ile mevcut yapıların aynen korunması arasında ikili bir tercih üzerinden okunmamalıdır. Tahran açısından temel mesele, askerî kapasitenin hangi kurumsal yapı içinde ve ne ölçüde doğrudan yönlendirilebilir biçimde korunacağıdır. Milislerin devlet bütçesi ve resmî güvenlik mekanizmaları içine dâhil edilmesi, İran’ın nüfuzunu ortadan kaldırmak yerine daha düşük maliyetli ve sürdürülebilir bir yapıya dönüştürebilir. Bununla birlikte savaş sonrasında devam eden güvenlik ve caydırıcılık ihtiyaçları, İran’ın operasyonel kapasiteden tamamen vazgeçmesini zorlaştırmaktadır.
Muhtemel yönelim, büyük örgütlerin devlet kurumlarıyla kısmen bütünleştiği, buna karşılık daha küçük yapıların sınırlı bir operasyonel kapasiteyi koruduğu hibrit bir model olabilir. Böyle bir yapı İran’a siyasi nüfuzu ile askerî seçeneklerini birlikte koruma imkânı sağlarken Irak devletinin silah üzerindeki denetimini zayıflatma ve ülkeyi bölgesel çatışmalara daha açık hâle getirme riski taşımaktadır. İran açısından temel soru, Irak’taki silahlı nüfuzunu korurken artan siyasi, askerî ve kurumsal maliyetleri ne ölçüde yönetebileceğidir.
İran’ın doğrudan yönlendirilebilir silahlı çekirdeği koruma yaklaşımı, söz konusu grupların güvenlik, hukuk ve siyaset alanındaki maliyetlerini artırmaktadır. ABD ile çatışma kapasitesinin muhafaza edilmesi terör örgütü statüsüne alınma riskini yükseltirken bölgesel saldırı kapasitesinin korunması bu grupların askerî olarak hedef alınma ihtimalini artırmaktadır. Diğer yandan “silahlı özerkliğin” bir diğer maliyeti, bu grupların ABD, İsrail ve Suudi Arabistan açısından daha öncelikli askerî hedeflere dönüşmesidir. Mart ayında ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen yaklaşık 100 hava operasyonunda yaklaşık 70 kişinin öldürülmesi ve 28 Temmuz’da milis gruplara ait en az yedi tesisin hedef alınması, bu gruplar üzerindeki askerî baskının ulaştığı düzeyi göstermektedir. Hedeflemenin giderek daha seçici hâle gelmesi ve üst düzey liderlik unsurlarının da hedef alınması, dış aktörlerin baskıyı örgütlerin karar alma ve komuta yapısına yöneltmeye başladığına işaret etmektedir. Bu süreç aynı zamanda Haşdi Şabi içinde, entegrasyona yönelen fraksiyonlarla silahlı özerkliği korumakta ısrar eden daha sert çekirdek arasındaki ayrışmayı derinleştirebilir.
30 Eylül eşiği, silahların devlet tekeline alınması bakımından önemli bir hukuki ve siyasi baskı oluşturmaktadır. Bununla birlikte takvimin kapsamına ve bağlayıcılığına ilişkin belirsizlik, taraflara müzakere alanı bırakmaktadır. Irak Başbakanı Ali el-Zeydi’nin Güvenlik Danışmanı Kasım el-Araci’nin, devlet denetiminin tesis edilmesinin ardından ruhsatsız silah taşıyan herkesin “terörist” sayılacağını belirtmesi hukuki baskının boyutunu ortaya koyarken aynı yetkilinin ilgili komisyonun çalışmalarına ilişkin belirli bir süre sınırı bulunmadığını söylemesi uygulama takviminin daha esnek ele alındığını göstermektedir. Buna ek olarak 2027 Mali Yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası tasarısında güvenlik yardımının bir bölümünün, Bağdat’ın entegre olmayan milislerin kapasitesini azalttığının doğrulanması şartına bağlanması, dış baskının da kurumsal bir nitelik kazandığını göstermektedir. Bu işaretler İran’ın, Irak’ta hayata geçirmeyi amaçladığı hibrit model yaklaşımının uygulanması adına zamansal bir imkânın ve zemin de bulunduğunu göstermektedir. Bu durum İran açısından, özellikle kriz ve çatışma ikliminin sürdüğü bir konjonktürde önemli bir avantaj yaratmakta ve Tahran bu avantajı kullanarak Irak’taki sürecin daha düşük bir ivme ile ilerlemesini hedeflemektedir.