Babülmendeb’de Husilerin elde ettiği yeni konum, ABD-İran savaşı bağlamında Tahran’a doğrudan kontrol etmediği ancak müttefikleri aracılığıyla etkileyebildiği ikinci bir baskı alanı sunmaktadır.
ABD-İran Savaşında Yeni Cephe: Yemen ve Babülmendeb
ABD-İran savaşının en önemli göstergelerinden biri çatışmanın askerî alanın ötesine geçerek enerji hatlarını, deniz yollarını ve küresel ticaret koridorlarını da doğrudan etkilemeye başlamasıdır. Husilerin Yemen’in Kızıldeniz kıyısındaki ilerleyişi ve Babülmendeb çevresinde elde ettiği yeni konum yalnızca Yemen’deki kontrol alanlarının genişlemesi anlamına gelmemekte, ABD-İran savaşına da yeni bir boyut kazandırmaktadır. 2014’ten bu yana Yemen iç savaşının başlıca aktörlerinden biri olan Husilerin Moha Limanı ile Perim/Mayyun Adası gibi stratejik noktaları ele geçirmesi, mevcut konjonktürde önemli bir stratejik kazanımdır. ABD-İran savaşının küresel ekonomik göstergeler üzerindeki etkilerinin belirginleştiği bir dönemde bu kazanımlar, dünyanın en önemli deniz geçiş noktalarından biri üzerinde askerî ve siyasi baskı üretme kapasitesini önemli ölçüde artırmaktadır. Husilerin İran’la ideolojik yakınlığı ve stratejik ilişkileri dikkate alındığında, bu gelişmenin ABD-İran savaşının bölgesel ve ekonomik boyutlarını genişletmesi beklenebilir.
Son gelişmeler aynı zamanda Yemen’de 2022’den beri süren kırılgan ateşkes düzeninin fiilen çözüldüğüne ve iç savaşın yeniden genişleme potansiyeli taşıdığına işaret etmektedir. Husilerin ilerleyişi, son yıllarda görece düşük yoğunlukta seyreden çatışmalarda önemli bir kırılma yaratmış ve geniş çaplı yerinden edilmeye yol açmıştır. Suudi Arabistan’ın Yemen’de daha geniş çaplı bir askerî müdahale seçeneğinin tartışıldığı bir dönemde Husilerin Babülmendeb üzerindeki baskı kapasitesini artıran stratejik bölgeleri ele geçirmesi ayrıca dikkate değerdir. 2022’de sağlanan ateşkes çatışmayı sonlandırmamış, cepheleri büyük ölçüde dondurmuştur. Husilerin son ilerleyişi bu statükoyu bozarak Yemen’deki kontrol mücadelesini yeni bir aşamaya taşımıştır. Kızıldeniz kıyısının ve stratejik limanların kontrolü, Husilere yalnızca askerî avantaj sağlamakla kalmamakta, Yemen’in geleceğine ilişkin muhtemel bir siyasi çözümde pazarlık güçlerini de artırmaktadır. ABD’nin Husilerle doğrudan temas kurarak kendi gemilerinin geçiş güvenliğini sağlamaya çalışırken Suudi Arabistan’ın talep ettiği doğrudan askerî müdahaleden kaçınması, Husilerin kazandığı yeni konumun Washington’ın bölgesel tercihlerini zorlaştırdığını göstermektedir.
Reuters’a göre Washington, Suudi Arabistan’ın doğrudan müdahale taleplerine rağmen desteğini istihbarat alanıyla sınırlı tutmaktadır. Mevcut durum daha önce ABD ile Husiler arasında Kızıldeniz’de doğrudan çatışmadan kaçınmaya yönelik düzenlemeyi de baskı altına almaktadır.
Babülmendeb’de yaşananları yalnızca Yemen iç savaşında Husilerin coğrafi genişlemesi olarak okumak bu nedenle eksik kalacaktır. Husilerin elde ettiği yeni konum, ABD-İran savaşı bağlamında Tahran’a doğrudan kontrol etmediği ancak müttefikleri aracılığıyla etkileyebildiği ikinci bir baskı alanı sunmaktadır. Bununla birlikte bu durum, İran’ın iki boğazı birden kontrol ettiği yönünde maksimalist bir yoruma yol açmamalıdır. Daha isabetli olan, İran’ın Hürmüz’de doğrudan, Babülmendeb’de ise Husilerle ilişkisi üzerinden dolaylı biçimde dünya ticareti ve enerji akışının iki kritik geçiş noktasında maliyet üretme kapasitesine sahip olduğunu söylemektir. Tahran’ın Babülmendeb üzerinde doğrudan egemenliği bulunmadığı gibi Husilerin bütünüyle İran tarafından kontrol edildiğini varsaymak da yanıltıcıdır. Husiler kendi yerel gündemine, siyasi hedeflerine ve özerk karar alma mekanizmalarına sahip bir aktördür. Bununla birlikte İran’ın Husilere sağladığı askerî ve teknolojik destek, iki taraf arasındaki stratejik yakınlık ve Yemen iç savaşı bağlamında örtüşen çıkarlar, Babülmendeb’deki gelişmelerin İran’ın bölgesel güç projeksiyonu ve ABD ile devam eden savaş açısından önemli sonuçlar üretmesine imkân vermektedir. Husilerin son kazanımlarının İran’a ABD karşısında ilave bir stratejik avantaj sağlayabileceği değerlendirmesi güncel analizlerde de öne çıkmaktadır.
Savaşın yeni cephesi Babülmendeb mi?
İran’ın Basra Körfezi’nden petrol sevkiyatını aksatmaya yönelik adımları ve ABD’nin İran petrolünün geçişini engelleme çabaları nedeniyle Babülmendep, Körfez petrolünün uluslararası piyasalara taşınmasında alternatif güzergâhlardan biri olarak öne çıkmaya başlamıştır. İran’ın Körfez geçişleri üzerindeki baskısına karşı Suudi Arabistan, Doğu-Batı Petrol Boru Hattı’nın kapasitesini artırarak petrolü Kızıldeniz üzerinden uluslararası piyasalara ulaştırmaya yönelik çalışmalarını hızlandırmıştır. Bu yaklaşım, petrol tedarikçisi Körfez ülkelerinin yanı sıra alıcı ülkeler tarafından da desteklenmiştir. Suudi Arabistan ayrıca Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamak amacıyla daha proaktif bir yaklaşım benimseyerek 50’den fazla ülkenin katıldığı “Kızıldeniz’de Çok Uluslu Deniz Güvenliği Koalisyonu Girişimi”ne öncülük etmiştir. Bu girişimin ardından 14 kurucu üyenin inisiyatifiyle 30 Temmuz 2026’da kuruluşu ilan edilen Çok Uluslu Deniz Savunma İttifakı’nın temel amacı Kızıldeniz’de seyrüsefer serbestisinin korunması ile uluslararası ticaret güzergâhlarının ve enerji tedarik hatlarının güvenliğinin sağlanması olarak açıklanmıştır. Böylece Suudi Arabistan’ın Doğu-Batı hattında gerçekleştireceği kapasite artışı ile Kızıldeniz’de deniz güvenliğinin güçlendirilmesi, Körfez üzerinden yapılan petrol sevkiyatında yaşanan aksaklıkları kısmen telafi edebilecek bir alternatif oluşturmuştur. Ancak Husilerin Aramco tesislerine yönelik saldırıları ve son olarak Babülmendeb üzerindeki baskı kapasitelerini artıran askerî ilerleyişleri, bu alternatif güzergâhın güvenliğini de tartışmalı hâle getirmiştir. Bu gelişmeler, savaşın yeni cephelerinden birinin Babülmendeb olup olmayacağı sorusunu gündeme getirmektedir.
Bu gelişmelerin ABD-İran savaşının seyri üzerinde de etkili olması beklenebilir. İran açısından ortaya çıkan tablo, ilk bakışta önemli bir stratejik avantaj sunmaktadır. Tahran, uzun süredir Hürmüz Boğazı’nın küresel enerji piyasaları açısından taşıdığı önemi ABD ve Batılı devletler üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmaktadır. Ancak Hürmüz üzerindeki baskının artırılması, İran’ı aynı zamanda doğrudan askerî baskı, deniz ablukası ve bunların beraberinde getirdiği ekonomik maliyetlerle karşı karşıya bırakmaktadır. İran’a uygulanan deniz ablukasının yarattığı ekonomik maliyetler ve toplumsal huzursuzluklar bu durumun somut göstergeleridir. Babülmendeb ise Hürmüz’den önemli bir noktada ayrışmakta ve İran’a daha dolaylı bir jeopolitik avantaj sağlamaktadır. Husilerin kontrol alanlarını genişletmesiyle birlikte Hürmüz ve Babülmendeb’in aynı anda bölgesel çatışmanın parçası hâline gelmesi, İran’ın farklı coğrafyalarda maliyet üretme kapasitesini genişletmektedir. Bu durum, Tahran’ın savaşı yatay olarak genişletme stratejisi açısından ilave bir baskı alanı yaratmaktadır. Yemen’deki gelişmeler, İran’ın doğrudan ve görünür biçimde müdahil olmadığı bir alanda dahi müttefikleri üzerinden bölgesel maliyet üretebilen bir etki kapasitesine sahip olduğunu göstermektedir.
Bu tablo karşısında ABD’nin nasıl bir strateji izleyeceği ise henüz netleşmiş değildir. Husilerin hamlesi, yalnızca Washington’u savaşa ilişkin hesaplarını yeniden değerlendirmeye yöneltmemekte, Suudi Arabistan’ı da önemli bir stratejik tercihle karşı karşıya bırakmaktadır. Bu nedenle Babülmendeb meselesi artık yalnızca Yemen’in geleceğiyle ilgili değildir. İran’ın bölgesel caydırıcılığı, ABD’nin savaş stratejisi, Suudi Arabistan’ın güvenliği ve küresel ticaret yollarının geleceği bu noktada kesişmektedir.
Yakın dönem için senaryolar
Gerek ABD’nin gerekse Suudi Arabistan’ın stratejik hareket serbestisini sınırlandıran önemli kısıtlar bulunmakla birlikte, son gelişmeler karşısında her iki aktörün de tepkisiz kalmayacağı anlaşılmaktadır. Trump yönetimi açısından en önemli kısıtlardan biri, seçimlere doğru gidilirken artan ekonomik baskıdır. Yükselen enerji fiyatlarının enflasyon üzerindeki etkisi ve daha önemlisi, yeni askerî angajmanların kesin sonuç üretip üretmeyeceğine ilişkin tereddütler, Trump yönetiminin daha kapsamlı bir askerî müdahaleye yönelmesini zorlaştırmaktadır. Suudi Arabistan açısından temel kısıtlardan biri ise Husilere karşı iş birliği yaptığı yerel aktörlerin parçalı yapısıdır. Riyad bu nedenle gerek Kızıldeniz’in güvenliğini sağlamaya yönelik girişimlerden gerekse Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi bölgesel ittifaklardan yararlanma çabalarını yoğunlaştırmaktadır. Ancak şimdiye kadar oluşturduğu diplomatik ve siyasi zemini operasyonel bir avantaja dönüştürme konusunda kayda değer bir ilerleme sağladığı söylenemez.
İran-Husi ilişkileri ile ABD ve Suudi Arabistan’ın mevcut pozisyonları dikkate alındığında, önümüzdeki döneme ilişkin dört temel senaryodan söz etmek mümkündür. Birinci senaryo, Husilerin Babülmendep üzerindeki baskı kapasitesini daha fazla artırmasını engellemeyi amaçlayan sınırlı bir askerî müdahaledir. Operasyonun başarılı olması hâlinde Husiler önceki pozisyonlarına çekilebilir ve Yemen’deki güç dengesi büyük ölçüde korunabilir. Ancak bu senaryonun temel kısıtlarından biri, Suudi Arabistan’ın sınırlı bir operasyonla yetinmek yerine Husilere yönelik daha geniş kapsamlı bir harekât için müttefiklerini zorlaması ihtimalidir. Böyle bir tercih, sınırlı müdahale senaryosunu aşarak Yemen savaşının derinleşmesine ve bölgeselleşmesine yol açacak ikinci senaryoya geçişi beraberinde getirebilir.
İkinci senaryo, Husi ilerleyişinin devam etmesiyle Suudi Arabistan ve diğer bölgesel aktörlerin Yemen’de yeniden geniş çaplı bir askerî müdahaleye yönelmesidir. Ancak böyle bir harekât için Riyad’ın ABD’yi ve diğer bölgesel aktörleri ikna etmesi kolay görünmemektedir. Yemen’de savaşın derinleşmesi İran açısından hem fırsatlar hem de riskler doğuracaktır. Tahran açısından başlıca avantaj, cephenin genişlemesinin ABD ve bölgesel rakiplerinin askerî ve ekonomik maliyetlerini artırmasıdır. Buna karşılık çatışmanın genişlemesi, müdahalenin yalnızca Husilerle sınırlı kalmaması ve sorunun kaynağı olarak görülen İran’a yönelik daha kapsamlı bir askerî angajmana dönüşmesi riskini de beraberinde getirmektedir. Dolayısıyla bu senaryo, cephenin genişlemesiyle birlikte hemen bütün tarafların maliyetlerinin yükseldiği bir çatışma dinamiği yaratacaktır.
Üçüncü senaryo, Hürmüz ve Babülmendeb’in eş zamanlı olarak küresel enerji ve ticaret akışını tehdit eden alanlara dönüşmesi ve bölgesel savaşın küresel ekonomik etkilerinin daha da ağırlaşmasıdır. Bu durum kısa vadede İran’a güçlü bir pazarlık aracı sağlayabilir. Ancak ekonomik maliyetlerin artması hâlinde Avrupa ülkelerinin, Çin’in ve enerji ithalatına bağımlı Asya ekonomilerinin deniz ticaretinin güvenliği konusunda hangi tarafa baskı uygulayacağı önem kazanacaktır. İran açısından temel risk, küresel ticaret üzerinde stratejik baskı yaratma avantajının, uluslararası aktörleri Tahran’a karşı daha geniş bir deniz güvenliği koalisyonunda bir araya getirmesidir.
Dördüncü senaryo ise Husilerin Babülmendeb çevresinde elde ettikleri askerî ve coğrafi avantajları korurken uluslararası ticareti tamamen durduracak sürekli bir abluka uygulamadıkları yeni bir statükonun oluşmasıdır. Bu durumda Husiler, seçici angajmanlar, belirli gemilere yönelik saldırılar veya deniz trafiğinin güvenliğine ilişkin risk algısını yüksek tutan askerî faaliyetler üzerinden baskılarını sürdürürken karşılarında geniş bir uluslararası bloklaşmaya yol açacak ölçüde istikrarsızlık yaratmaktan kaçınabilir. Uzun vadeli sürdürülebilirliği tartışmalı olmakla birlikte bu senaryo, diğer seçeneklerle karşılaştırıldığında tarafların doğrudan askerî maliyetlerini daha düşük düzeyde tutabilecek bir düzenleme ortaya çıkarabilir. Tahran böylece ABD ve bölgesel rakipleri karşısında yeni bir baskı aracına sahip olurken kendisine yönelik daha geniş bir uluslararası askerî koalisyonun oluşması riskini sınırlamış olur. ABD açısından da savaşın yeni bir cepheye yayılması ve daha kapsamlı askerî operasyonlara girişilmesi önlenmiş olur. Bununla birlikte böyle bir düzenlemenin sürdürülebilmesi, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygılarını karşılayacak ciddi güvencelerin oluşturulmasına bağlıdır. Senaryonun temel kısıtı ise Husiler ile dolaylı olarak İran’ın elde ettiği yeni avantajların diğer aktörler tarafından fiilen kabullenilmesini gerektirmesidir. Bu nedenle böyle bir statüko kısa vadede ortaya çıksa dahi orta ve uzun vadede korunması güç olacaktır.