İran’ın Caydırıcılık Doktrini Değişebilir mi?

İran’ın Caydırıcılık Doktrini Değişebilir mi?
İran'ın başkenti Tahran, 2 Ocak 2026.
Yapısal kapasite yetersizliği ve stratejik seçeneklerin darlığı nedeniyle İran’ın caydırıcılık krizi devam edecektir ve kısa vadede köklü bir doktrin değişimi gerçekleşme olasılığı düşük görünmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi’ne bağlı olarak İsrail ile yaşanan 12 günlük çatışmanın ardından kurulan Savunma Konseyi’nden yapılan açıklama, Tahran’ın askerî caydırıcılık stratejisinde köklü bir değişim arayışına işaret etmiştir.  Ön alıcı vuruş ve meşru müdafaa doktrininden izler taşıyan bu beyan, İran’ın caydırıcılık sorunsalını bir kez daha gündeme taşımaktadır.

2023 yılından itibaren kademeli biçimde caydırıcılığını yitirmeye başlayan İran, 2024 ve 2025 yıllarında kendi topraklarına yönelik doğrudan askerî saldırılar sonucunda bu sorunu en yüksek düzeyde hissetmiştir. 7 Ekim 2023’ün ardından bölgesel dinamiklerin radikal biçimde değişmesi, İran’ın uzun yıllar boyunca uyguladığı ileri savunma doktrininin tamamen iflas etmesine ve İsrail saldırılarına doğrudan hedef olmasına yol açmıştır. Bu gelişmeler İran’ı caydırıcılık tesisi konusunda köklü bir arayışa itmiştir.

Son dönemde İsrail ile ABD’nin İran’a yönelik ikinci bir askerî harekât düzen olasılığının somut biçimde gündeme gelmesi üzerine Savunma Konseyi’nden yapılan ve ön alıcı doktrin çizgisini yansıtan açıklama, İran’ın stratejik düşüncesinde ciddi bir değişim arayışı içinde olduğunu ortaya koymuştur. Ancak bu açıklama, İran’ın mevcut kapasitesi ve bölgesel konumu dikkate alındığında, retorik bir beyan mı yoksa gerçekten uygulanabilir bir strateji değişimi mi olduğu sorusunu gündeme getirmektedir. Bu soruyu yanıtlayabilmek için İran’ın içinde bulunduğu mevcut askerî caydırıcılık durumunu kavramsal bir çerçeve içinde analiz etmek gerekmektedir.

Caydırıcılık literatüründe üç ana tür tanımlanmaktadır: (i) Genel caydırıcılık, (ii) ivedi caydırıcılık, (iii) genişletilmiş/yaygın caydırıcılık. Genel caydırıcılık (general deterrence) bir ülkenin süreklilik arz edecek biçimde, tüm konjonktürlerde geçerli olan ve değişmeyen bütünsel caydırıcılığını ifade etmektedir. Bu tür caydırıcılık, bir ülkenin askerî gücünün, teknolojik kapasitesinin ve stratejik varlığının düşman devletlerde sürekli bir tehdit algısı üretmesi anlamına gelmektedir. İvedi caydırıcılık (immediate deterrence) ülkenin belirli bir gerilim, kriz, çatışma veya savaş durumunda gösterdiği anlık caydırıcılık refleksini ifade etmektedir. Bu tür caydırıcılık, somut bir tehdidin varlığında aktive olan ve o anki konjonktüre özgü bir stratejidir. Genişletilmiş veya yaygın caydırıcılık (extended deterrence) ise bir ülkenin askerî müttefiki devletler veya aktörler aracılığıyla tesis ettiği caydırıcılık biçimini ifade etmektedir. Bu kavramsal çerçeve, İran’ın mevcut caydırıcılık durumunu değerlendirmek için bize bir zemin sunmaktadır.

Genel caydırıcılık bağlamında ele alındığında, İran’ın bu kapasiteden oldukça yoksun olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. İran, 2020’deki Kasım Süleymani suikastından başlayarak bir dizi kritik olayda caydırıcılık zaafı göstermiştir. 2024 yılında Şam’daki İran Konsolosluğu’nun ve ülkenin farklı bölgelerinin doğrudan İsrail tarafından hedef alınması, ardından 2025 yılında gerçekleşen ABD-İsrail ortak saldırıları, İran’ın süreklilik arz eden bütünsel bir caydırıcılık oluşturamadığını açıkça belli etmiştir. Bu gelişmeler, İran’ın potansiyel düşmanlar üzerinde kalıcı bir caydırıcı etki yaratamadığını ve askerî eylem başlatma eşiğini yükseltemediğini ortaya koymuştur.

Buna karşın, söz konusu süreçlerin her birinde İran’ın reaktif bir tutum sergileyerek ivedi caydırıcılık stratejisi uyguladığı gözlemlenmiştir. İran, kendisine yönelik doğrudan saldırılar sonrasında misilleme operasyonları düzenleyerek, o anki kriz durumunda bir caydırıcılık gösterisi yapmaya çalışmıştır. İran’ın ivedi caydırıcılık çerçevesinde özellikle balistik füze kapasitesi ile belirli bir etki tesis edebildiği görülmektedir. İran’ın balistik füze envanteri, bölgesel ölçekte önemli bir askerî kapasite olarak öne çıkmakta ve düşman devletlerin İran’a yönelik saldırı planlarında dikkate alınması gereken bir faktör olmaya devam etmektedir. Ancak bu kapasite, genel caydırıcılık açısından yeterli olmamakta ve İran’ın ciddi bir zafiyet taşıdığını ortaya koymaktadır.

Genişletilmiş veya yaygın caydırıcılık bağlamında İran, yıllarca stratejisinin temelini oluşturan devlet dışı silahlı gruplarla ittifak geliştirme yaklaşımının çöküşüne şahit olmuştur. İran’ın bölgesel etki alanını genişletmek ve İsrail’e karşı stratejik derinlik oluşturmak amacıyla desteklediği “direniş ekseni” olarak adlandırılan yapılanma, son dönemde ağır darbeler almıştır. Hizbullah başta olmak üzere İran destekli milis gruplar İran’ı koruyarak ABD-İsrail saldırılarına karşı etkili bir caydırıcılık gösterememiş, İran da aynı şekilde bu grupları koruyamamıştır. Hizbullah liderliğinin hedef alınması, örgütün komuta kademesinde yaşanan büyük kayıplar ve askerî altyapısının önemli ölçüde tahrip edilmesi, İran’ın vekâlet stratejisinin etkinliğini ciddi biçimde zedelemiştir.

Bununla birlikte, uluslararası arenada sıklıkla dolaşıma sokulan Rusya-Çin-İran ittifakının İran’a caydırıcılık sağlayabileceği varsayımının gerçekçi olmadığı, 12 günlük çatışma sürecinde açıkça görülmüştür. İran’a yönelik saldırılar sırasında ne Rusya ne de Çin somut bir askerî veya diplomatik destek vermiştir. Bu durum, söz konusu ittifakın daha çok söylemsel düzeyde kaldığını ve operasyonel bir iş birliğine dönüşmediğini ortaya koymuştur. Bütün bu veriler ışığında İran’ın genişletilmiş veya yaygın caydırıcılık kapasitesinden ne kadar uzak olduğu somut biçimde görülmektedir.

Bu tablo İran’ı -Savunma Konseyi’nin yaptığı açıklamada yer alan vurgulardan anlaşıldığı üzere- ön alıcı caydırıcılık doktrinine yönlendirmiştir. Ön alıcı doktrin, bir devletin düşmanın saldırı hazırlıklarını tespit ettiğinde, saldırı gerçekleşmeden önce ilk vuruşu kendisinin yapması gerektiğini savunan bir stratejidir. İran’ın bu doktrini gündeme getirmesinin temel nedeni, halihazırda yeni bir saldırı ile karşı karşıya kalarak bunun ağır maliyetlerinden sıyrılabilecek kapasiteye sahip olmamasıdır. İran, kendisine yönelik bir saldırının emarelerin algılanması hâlinde, saldırı gerçekleşmeden önce doğrudan karşı saldırı gerçekleştirme doktrinine geçiş yapma eğilimindedir. Ancak bu eğilimin ne kadar karşılık bulabileceği ve gerçekçi olabileceği sorusu kritik önem taşımaktadır.

Caydırıcılık teorisinin üç temel bileşeni olan kapasite, kredibilite ve iletişim bağlamında ortaya çıkan yapısal çelişkiler, İran’ın caydırıcılığını zedeleyen ve ön alıcı caydırıcılık doktrinine geçişini engelleyen temel faktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu üç bileşen, etkili bir caydırıcılık stratejisinin vazgeçilmez unsurlarıdır ve birbirini tamamlayan bir bütünlük oluşturmaktadır.

Öncelikle kapasite boyutu ele alındığında, İran’ın ön alıcı doktrin uygulayabilecek yeterli askerî kapasiteden yoksun olduğunu akılda tutmak gerekmektedir. Ön alıcı doktrin, hasım devletin ikinci vuruş kapasitesini tamamen ortadan kaldırmayı, dolayısıyla misilleme yapmasının önüne geçmeyi gerektirir. Ayrıca olası bir karşı saldırıda ülkenin savunma kapasitesinin de bu saldırıyı bertaraf edebilecek düzeyde olması şarttır. İran’ın ise ne ABD’nin ne de İsrail’in ikinci vuruş kapasitesini ortadan kaldırabilecek, misilleme ihtimalini tamamen engelleyebilecek veya olası bir misillemeyi bertaraf edebilecek bir kapasitesi bulunmamaktadır. İran’ın sahip olduğu balistik füze kapasitesi, ön alıcı doktrin için tek başına yeterli değildir. Bu tür bir strateji, üstün bir hava gücünü ve aynı zamanda özellikle gelişmiş bir hava savunma sistemini gerektirmektedir. İran’ın hava kuvvetleri, teknolojik açıdan eskimiş platformlardan oluşmakta ve modern bir hava savaşında ABD veya İsrail hava kuvvetlerine karşı etkili olabilecek kapasiteden yoksun bulunmaktadır. Benzer şekilde, İran’ın hava savunma sistemleri de son saldırılarda test edilmiş ve önemli eksiklikleri ortaya çıkmıştır.

Kredibilite boyutu açısından bakıldığında, İran’ın caydırıcılık imajının son dönemde ciddi biçimde zedelenmiş olduğu görülmektedir. Kredibilite, bir devletin tehditleri ve vaatlerinin ciddiye alınması, muhatabın bu tehditlerin gerçekleşeceğine inanması anlamına gelmektedir. İran’ın geçmişteki “kırmızı çizgi” retoriğinin defalarca ihlal edilmesi ve bu ihlallere karşı etkili yanıt verememesi, İran’ın kredibilitesini önemli ölçüde aşındırmıştır. Genel caydırıcılık yerine yalnızca ivedi caydırıcılığı esas alan reaktif yaklaşım, İran’ı caydırıcılık anlatısı noktasında zayıf bir konuma itmektedir. Bu durum, potansiyel düşmanların İran’ın tehditlerini ciddiye almama eğilimini güçlendirmekte ve ön alıcı doktrine geçişin önündeki engellerden birini oluşturmaktadır.

İletişim boyutu ise caydırıcılığın etkili olabilmesi için kritik öneme sahiptir. Bir devletin askerî kapasitesini, kullanma iradesini ve stratejik niyetlerini muhatabına net biçimde iletebilmesi gerekmektedir. İran’ın son dönemdeki açıklamaları ve eylemleri arasındaki tutarsızlık, bu iletişim boyutunda da sorunlar yaşandığını göstermektedir. Savunma Konseyi’nin ön alıcı doktrine ilişkin açıklaması, bir yandan İran’ın stratejik değişim arayışını yansıtırken diğer yandan bu stratejinin uygulanabilirliği konusunda belirsizlikler içermektedir.

Tüm bu faktörler göz önüne alındığında, İran açısından ön alıcı caydırıcılığın rasyonel bir tercih olmayacağı ve İran’ın caydırıcılık doktrininde ciddi bir değişim yaşanma olasılığının düşük olduğu söylenebilir. Ön alıcı doktrin, İran’a caydırıcılık sağlamak yerine, daha büyük maliyetler ve riskler getirebilecek bir stratejidir. Bu doktrinin uygulanması, İran’ın mevcut kapasitesiyle baş edemeyeceği bir çatışma sürecine yol açabilir ve İran’ın bölgesel konumunu daha da zayıflatabilir.

Bununla birlikte, İran’ın özellikle 12 günlük çatışma süreci sonrasında yaşadığı derin stratejik kriz ve psikolojik yıkım dolayısıyla irrasyonel tercihlere yönelebileceği olasılığı da göz ardı edilmemelidir. Karar alıcıların algıladıkları varoluşsal tehdit, rasyonel hesapların dışına çıkan kararlar alınmasına neden olabilir. Bu bağlamda, İran’ın ön alıcı doktrini fiilen uygulamasa bile, bu retoriği caydırıcılık amaçlı kullanmaya devam edebileceği öngörülebilir. Sonuç olarak, yapısal kapasite yetersizliği ve stratejik seçeneklerin darlığı nedeniyle İran’ın caydırıcılık krizi devam edecektir ve kısa vadede köklü bir doktrin değişimi gerçekleşme olasılığı düşük görünmektedir.