Çin, İran-ABD Geriliminde İhtiyatlı Tutumunu Sürdürecek mi?

Çin, İran-ABD Geriliminde İhtiyatlı Tutumunu Sürdürecek mi?
İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, 2 Eylül 2025’te Pekin’de bir araya geldi. -Mehrnews
Çin, nihai bir çözüm yerine aşamalı, sınırlı ve gerilimi düşürmeye dönük bir uzlaşmayı daha gerçekçi bulmakta ve tarafları bu yönde teşvik etmektedir. Pekin, bölgesel düzenin köklü biçimde yeniden şekillenmesindense, gerilimin kontrol altında tutulduğu bir dengeyi tercih etmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Pekin’in yakın bir ortak olarak görüldüğü Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun ABD’nin ani bir askerî operasyonuyla devrilmesi, Çin’in İran-ABD geriliminde nasıl bir tutum alacağı sorusunu daha görünür hâle getirdi. Çin, ABD’yi sadece uluslararası hukuk ve egemenlik ilkeleri üzerinden eleştirerek uzlaşma çağrısı yapan klasik diplomatik söylemi mi sürdürecek, yoksa bir askerî çatışma durumunda İran’a yalnızca sözlü destekle sınırlı kalmayıp ekonomik ve siyasi dayanışmayı somutlaştıracak yeni adımlar mı atacak? Bu soru, Çin’in küresel güç olma iddiası ile ihtiyatlı dış politika geleneği arasındaki gerilimi açık biçimde ortaya koymaktadır.

Trump’ın 2025’te göreve başlamasından bu yana Çin-ABD ilişkileri zaten sorunlu bir zeminde ilerlemekteydi. Ancak bu dönemle birlikte rekabetin daha yapısal ve daha sert bir düzeye taşındığı görülmektedir. Çin, ABD ile doğrudan bir çatışmaya sürüklenmemek için çoğu zaman “karşılıklılık” ilkesine dayalı sınırlı tepkiler vererek Trump yönetimini gereksiz biçimde tahrik etmekten kaçınmaktadır. Buna karşın Trump’ın, Çin’in doğrudan müttefiki ya da yakın ilişki içinde olduğu ülkelere karşı saldırgan bir tutum sergilemesi, uluslararası sistem açısından kritik bir eşik yaratmaktadır. Bu yazı, Çin’in İran krizindeki pozisyonunu bu çerçevede değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Çin’in İran dosyasındaki temel öncelikleri

İran-ABD düşmanlığının kökeni, 1979’daki İslam Devrimi ile Şah yönetiminin devrilmesine, ABD vatandaşlarının rehin alınmasına ve sonrasında İran’ın nükleer programı etrafında şekillenen gerilimlere dayanmaktadır. Temel mesele, ABD’nin uzun yıllar boyunca yakın bir müttefiki olarak gördüğü İran’ı kaybetmesi ve yerine ABD’yi açıkça düşman ilan eden bir rejimin ortaya çıkmasıdır. Bu tarihsel arka plan, iki ülke arasındaki gerilimin geçici değil yapısal nitelikte olduğunu göstermektedir. Bu süreçte Çin, İran ile ilişkilerini istikrarlı biçimde derinleştirirken ABD ile doğrudan bir cepheleşmeye girmeden denge siyaseti izlemeyi tercih etmiştir. Bu yaklaşım, Çin dış politikasındaki ihtiyatlı pragmatizmin belirgin bir örneğidir.

Haziran 2025’te ABD’nin İran’ın nükleer tesislerini hedef alan kapsamlı hava saldırısının ardından İsrail ve İran arasında tırmanan çatışma süreci, Çin’in İran konusunda nasıl bir tutum benimsediği sorusunu yeniden gündeme taşımıştır. Çin, Trump’ın İran’a doğrudan askerî bir saldırı başlatıp başlatmayacağı, böyle bir operasyonun kapsamı ve İran’daki rejimin ayakta kalıp kalamayacağı konusunda ciddi kaygılar taşımaktadır. Xi Jinping’in, Trump’ın İran’da rejimi devirmesini engellemek amacıyla mevcut rejime sınırlı fakat istikrarlı bir destek verdiği, Çin’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki tutumundan ve Haziran ayından bu yana gerçekleşen üst düzey temaslardan anlaşılmaktadır. Ancak bu desteğin askerî bir boyuta taşınmadığı da açıktır. Çin’in İran’a yönelik desteği büyük ölçüde diplomatik ve ekonomik araçlarla sınırlı kalmaktadır.

Ekonomik açıdan Çin, yaptırımları dolaylı biçimde aşarak İran’a destek vermektedir. Özellikle İran’dan petrol alımını ABD doları üzerinden gerçekleştirmeyerek hem İran ekonomisine nefes aldırmakta hem de dolar-dışı finansal düzen hedefini güçlendirmektedir. Çin, İran’da bir rejim değişikliğini istememektedir. ABD ve İsrail öncülüğünde, Çin’in etkisi dışında şekillenecek yeni bir yönetimin kurulmasının Pekin’in bölgesel çıkarlarıyla çeliştiği düşünülmektedir. Bu nedenle Çin yönetimi, Devrim Rehberi Ali Hamenei liderliğinde mevcut düzenin devamını en düşük maliyetli senaryo olarak görmektedir.

Bu çerçevede Çin’in İran ile ABD arasında Umman’ın başkenti Maskat’ta yürütülen görüşmeleri olumlu karşıladığı ve süreci yakından izlediği anlaşılmaktadır. Çin açısından bu görüşmeler, gerilimin kontrol altında tutulması için önemli bir kanal niteliği taşımaktadır. Ayrıca Çin, bölge ülkelerinin ve özellikle Türkiye’nin diyalog yoluyla çözüm arayışlarını da bölgesel istikrarı güçlendiren girişimler olarak değerlendirmektedir.

Son yedi aylık süreçte Çin’in temkinli tutumunu yetersiz bulan eleştiriler dile getirilmektedir. Ancak tarihsel perspektiften bakıldığında, bu yaklaşımın bilinçli bir tercihe dayandığı görülmektedir. 1979 Devrimi öncesinde Çin’in Şah rejimiyle yakın ilişkiler sürdürmesi ve dönemin Çin lideri Hua Guofeng’in İran ziyareti, devrim sonrasında Pekin açısından ciddi bir diplomatik sorun yaratmıştır. Bu deneyim, Çin dış politikasında rejim değişimlerine aşırı angajmandan kaçınma refleksini güçlendirmiştir. Bugün de Çin ne Hamaney’e aşırı yakınlaşarak ileride benzer bir sıkıntı yaşamak istemekte ne de İran’ı tamamen ABD’ye bırakıp stratejik bir partnerini kaybetmeyi göze almaktadır.

Bununla birlikte İran’daki rejimin devamı, Çin’in uzun vadeli stratejisi açısından önemli bir jeopolitik değişken olarak görülmektedir. İran, Kuşak ve Yol Girişimi’nin kara ve enerji hatları açısından kilit bir konumda yer almakta ve Çin’in önemli petrol tedarikçilerinden biri olmaya devam etmektedir. Bu nedenle Pekin, Maskat görüşmelerinin başarısız olma ihtimalinden endişe duysa da diyalog kanallarının açık kalmasından memnuniyet duymaktadır.

Venezuela olayıyla önemli bir ortağını kaybeden Çin’in, benzer bir senaryonun İran’da tekrarlanmaması için diplomatik desteğini sürdürme eğiliminde olduğu görülmektedir. Bu durum, Çin’in müttefiklerine yönelik pasif olarak tanımlanan yaklaşımını değiştirip değiştirmeyeceği açısından da bir sınama niteliği taşımaktadır. Çin, Ortadoğu’daki tedarik zincirlerinin devamlılığı, petrol fiyatlarının istikrarı, bölgesel güvenlik dengeleri, İran’ın nükleer kapasitesinin kontrol edilebilir düzeyde tutulması ve Trump yönetimiyle doğrudan bir çatışmadan kaçınma gibi başlıklarda hassasiyet taşımaktadır. Bu nedenle Pekin’in Maskat görüşmelerinin gerçekleşmesi için Tahran’ı teşvik ettiği söylenebilir.

Olası rejim değişikliği senaryosunda Çin’in kırmızı çizgileri

Müzakerelerin sonuçsuz kalması ve ABD’nin İran’a askerî müdahalesi sonucunda İran’da bir rejim değişikliği yaşanması hâlinde Çin’in nasıl bir tutum sergileyeceği ise kesin biçimde öngörülememektedir. Bununla birlikte Çin’in geçmiş krizlerdeki davranış kalıpları bazı çıkarımlara imkân tanımaktadır.

Öncelikle Çin’in, böyle bir senaryoda İran’a doğrudan askerî destek vererek ABD ile açık bir çatışmaya girmesi düşük bir ihtimaldir. İran, Çin açısından stratejik öneme sahip olmakla birlikte, ABD ile kapsamlı bir güç mücadelesini göze alacak ölçüde vazgeçilmez değildir. Çin, Tayvan ve Güney ile Doğu Çin Denizi gibi doğrudan ulusal güvenliğini ilgilendiren alanlar dışında ABD ile askerî olarak karşı karşıya gelmekten kaçınmaktadır.

Çin’in, Arap Baharı sürecinde Mısır ve Tunus’ta yeni yönetimlerle kısa sürede diplomatik ilişkiler kurduğu hatırlanmalıdır. Bu örnekler, İran’da kurulacak yeni bir yönetimle de pragmatik ilişkiler geliştirmekten kaçınmayabileceğini göstermektedir. Suriye örneği bu bağlamda istisna gibi görünse de Çin’in Esed rejimine verdiği desteğin de büyük ölçüde diplomatik ve sınırlı ekonomik düzeyde kaldığı unutulmamalıdır.

Son olarak Çinli bürokratların açıklamalarında ve Çin’deki önde gelen medya organlarında yer alan analizlerde, Pekin’in ABD ile İran arasında balistik füzeler, vekil güç ağları ve nüfuz alanları gibi başlıklarda tek seferlik ve kapsamlı bir mutabakat beklemediği görülmektedir. Çin, nihai bir çözüm yerine aşamalı, sınırlı ve gerilimi düşürmeye dönük bir uzlaşmayı daha gerçekçi bulmakta ve tarafları bu yönde teşvik etmektedir. Başka bir ifadeyle Pekin, bölgesel düzenin köklü biçimde yeniden şekillenmesindense, gerilimin kontrol altında tutulduğu bir dengeyi tercih etmektedir.


Hasan Altın, Doktora eğitimini Çin Şanghay Üniversitesi'nde tamamladı.
Gaziantep Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Dr. Öğr. Üyesi olarak görev yapmaktadır. Uluslararası güvenlik, dış politika ve Çin-Ortadoğu ilişkileri üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.