Savaş ve Irak sahasındaki gelişmeler, İran’ın bölgesel stratejisindeki kırılganlıkları açık biçimde ortaya koymuştur. Siyasal nüfuz ile askerî caydırıcılık arasındaki denge ciddi bir sınavdan geçmektedir.
Yapısal kapasite yetersizliği ve stratejik seçeneklerin darlığı nedeniyle İran’ın caydırıcılık krizi devam edecektir ve kısa vadede köklü bir doktrin değişimi gerçekleşme olasılığı düşük görünmektedir.
8 Aralık, İran’ın bölgesel rolünün “merkezi güç”ten “sınırlandırılmış aktöre” doğru evrildiği daha uzun soluklu bir dönüşümün ara durağı olarak okunmalı. Bu dönüşümün nihai şeklini ise yalnızca Tahran’daki tercihler değil, Ankara’dan Riyad’a, Washington’d
Barrack, ABD’nin, İsrail ile Arap devletlerini aynı güvenlik-ekonomi mimarisinde hizaladığına, Suriye’yi İran’dan kopartarak yeniden bölgeye entegre etmeye başladığına ve Lübnan dahil olmak üzere bölgedeki modernizasyon ve devletleşme sürecini başlattığın
Ali Laricani’nin geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiği Irak ve Lübnan ziyaretleri yalnızca güncel bölgesel gelişmelerin yansıması değil aynı zamanda İran dış politikasında sessiz fakat derin bir stratejik değişimin göstergesi olarak okunmalıdır.
İsrail Başbakanı Netanyahu’nın taktiklerinin, mevcut koşullarda İran’da rejim değişikliğine yol açacak kadar güçlü ve örgütlü bir hareket ortaya çıkarması mümkün görünmüyor.
Tahran yönetimi hem Pakistan hem de Hindistan ile olan ilişkilerini zedelemeden dengeyi sürdürme stratejisini benimsemektedir. Özellikle ekonomik açıdan izole olduğu bir dönemde, bu iki ülkeyle olan bağlarını koruma çabası, İran dış politikasının temel ön