İran'ın füze programı, İran'ın güvenlik anlayışı bağlamında vazgeçilmez bir unsur olarak konumlanırken ABD açısından öncelikli tehdit boyutlarından bir tanesi olarak görülüyor
İran’ın Füze Programı ABD-İran Görüşmelerinin Düğüm Noktası Mı?
ABD ile İran arasında, ilki 12 Nisan’da Umman’ın başkenti Muskat’ta, ikincisi 19 Nisan’da İtalya’nın başkenti Roma’da ve üçüncüsü 26 Nisan’da yine Muskat’ta yapılan üç tur görüşme geride kalırken 3 Mayıs Cumartesi Roma’da yapılması planlanan dördüncü tur görüşmeler ertelendi. Şimdiye dek hem yapılan görüşmelerin içeriğine hem de cumartesi günü yapılması planlanan görüşmenin neden ertelendiğine ilişkin sınırlı bilgi paylaşıldı. Tarafların her ikisi için de geçerli olan bu durum, görüşmelerin sonucuna ilişkin öngörü imkanını ve beklenti odağını muğlak hale getiriyor. Yine de görüşmelerde şimdiye kadar yaşanan gelişmeler, tarafların açıklamaları ve diğer kaynaklardan gelen haberler masada nelerin konuşulduğuna dair önemli ipuçları veriyor.
Görüşmelerin üçüncü turunun ardından İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin basın açıklamasındaki tavır ve vurguları, ABD’nin İran’dan “zorlayıcı” taleplerde bulunduğu yönünde bir algının oluşmasına yol açtı. Bu noktada, Washington tarafından Tahran’ın önüne –görüşmelerin ilk aşamasından bu yana ortaya konan değerlendirmelerde yer aldığı üzere- nükleer programa ilişkin düzenlemelerin yanı sıra füze programına ve devlet dışı silahlı gruplara verilen desteğin kesilmesine dönük şartların da konulduğu anlaşılıyor. Nitekim ABD, İran’ın füze programına malzeme tedarik eden bazı şirketlere yönelik yeni yaptırımlar ilan ederek bu tavrının altını çizmiştir. Dolayısıyla her ne kadar ABD ile İran arasındaki görüşmeler genelde –özellikle İran tarafından– nükleer müzakere olarak nitelendirilse de pazarlıkların düğüm noktasının füze programı olacağı görülüyor.
Söz konusu kanaatin oluşumunda ve pekişmesinde, ABD ve İran’ın açısından sahip olunan farklı tutumların ve tehdit algılamalarının önemli bir payı bulunuyor. Gerek ABD gerekse de İran açısından, İran’ın nükleer programına dair belirli düzenlemeler üzerinde mutabık kalınması veya İran’ın bölgedeki milis güçlere yönelik desteğinin azaltılması ya da bu aktörlerin İran tarafından daha pasif bir konuma getirilmesi, görüşmeleri belirli ölçüde rahatlatabilir. İran’ın füze programı ise tarafların her biri açısından farklı bağlamlarda “müzakereye kapalı” bir konu olarak görülüyor.
Bu çerçevede ilk olarak İran açısından ele alındığında füze programı, İran’ın savunma doktrini ve caydırıcılık stratejisinde merkezi bir konuma sahip. Şah rejimi yıllarından bu yana sürdürülen füze programı İran’ın devrim sonrası süreçte geliştirdiği askeri doktrinin dayandığı zemin haline geldi. İran, jeopolitik ve tarihsel tehdit algılamaları, İran-Irak Savaşı sürecinde karşı karşıya kaldığı yetersizlikler ve ambargolar dolayısıyla, kara ve deniz kapasite ve kabiliyetlerinde yaşadığı sorunları, füze programıyla aşmaya yöneldi. Bugün itibariyle İran, kara ve deniz unsurlarını, füze kapasite ve kabiliyetleri ile entegre ve angaje hale getirerek bu unsurları füze kabiliyetlerinin birer aracına dönüştürdü. Bu çerçevede hava savunma sistemleri, roket sistemleri ve deniz seyir füzeleri bu durumun en somut çıktıları oldu. Balistik füzeler İran’ın caydırıcılık stratejisi açısından hep hayati önemde oldu. İran, sahip olduğu balistik füze kapasitesini, casusluk ve terörle mücadele iddialarıyla (2018 yılında Irak’ta KDP-İ’nin hedef alınması, 2018 Ahvaz Terör Saldırısı sonrası Suriye’ye yönelik saldırılar, 2021 yılında Erbil’e, 2024 yılında Kirman terör saldırısının ardından Erbil’de sivil yerleşimlere, Pakistan ve Suriye’ye yönelik olarak gerçekleştirilen saldırılar vb.) veya 2024 yılında İsrail ile yaşanan çatışmalarda kullanmış ve bu yönde bir caydırıcılık sergilemeye çalışmıştır.
Diğer yandan bugün itibariyle, Yemen’de Ensarullah hareketi başta olmak üzere bölgedeki İran destekli milis güçlerin belirli bir füze kapasitesine ulaşması da İran’ın füze kabiliyetleri odaklı caydırıcılık stratejisinin ikincil boyutunu teşkil etmektedir. Bu bağlamda İran’ın gerek savunma ve caydırıcılık gerekse saldırı ve proaktif yaklaşım açısından füze programını varoluşsal güvenlik anlayışının merkezinde konumlandırdığı görülmektedir. Nitekim Devrim Rehberi Ali Hamenei’den üst düzey Devrim Muhafızları Ordusu komutanlarına ve Arakçi’ye kadar, üst düzey İranlı yetkililer yaptıkları açıklamalarda İran’ın savunma kabiliyetlerinin müzakereye kapalı olduğunu vurgulamaktadır ki bu da İran’ın görüşmelerde bunu müzakere konusu etmek niyetinde olmadığını gösteriyor.
ABD tarafından ise İran’ın nükleer programı, füze programı ve milis güçler tamamlayıcı unsurlar olarak algılanıyor. Bu bakımdan İran’ın nükleer programı düzleminde ortaya çıkabilecek bir anlaşma yalnızca bir ön koşulun sağlanması veya ilk evrenin tamamlanması olarak kodlanabilecektir. Zira İran’ın füze kapasite ve kabiliyetleri, ABD açısından, Irak ve Yemen başta olmak üzere kendi bölgesel varlığına ve özellikle Körfez’deki müttefiklerine yönelik büyük bir tehdit niteliğine sahiptir. Diğer yandan İsrail’in güvenlik kaygıları ve tehdit algılaması da bu noktada etkili olan bir diğer unsurdur. İran’ın özellikle balistik füze kapasitesinin İsrail’e yönelik ciddi bir tehdit oluşturabildiği 2024 yılı içerisinde test edilirken, milis güçler tarafından karşı karşıya kalınan tehditlerin odağında da yine balistik füzeler yer alıyor. Bu durum İsrail’in uzun yıllar boyunca İran’ın füze programına yönelik tehdit algılamasını artırmıştır.
2011 yılında, İran’ın füze programının mimarı olarak tanınan Hasan Tahrani Mukaddem’in suikast sonucu öldürülmesi sonrasında fail olarak gündeme gelen İsrail, Ekim 2024’te İran’a yönelik olarak gerçekleştirdiği hava harekâtlarında nükleer tesisler yerine füze tesislerini ve depolarını hedef aldı. Bu durum İsrail’in ABD-İran görüşmelerine yönelik karşıt tutum ve baskısının odağının da bu yönde şekillenmesine yol açıyor. Bu bağlamda ABD’nin gerek öznel tehdit algılamaları gerekse İsrail’in güvenlik endişeleri dolayısıyla İran’ın füze programına ilişkin belirli kısıtlayıcı ve sınırlandırıcı taleplerde bulunması ABD-İran görüşmelerinin odak noktası olabilir. Bu çerçevede ABD Dışişleri Bakanı ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Marco Rubio’nun konuya ilişkin olarak yaptığı açıklamalar aydınlatıcı bir niteliktedir. Rubio, ABD’nin İran ile görüşmeler sürecinde ortaya koyduğu talepleri, uranyum zenginleştirmenin sınırlandırılması, füze programında kısıtlamalara gidilmesi ve bölgedeki vekil güçlere destekten vazgeçilmesi olarak sıraladı. Bu açıklama füze programı konusunun kilit bir başlık olduğunu tekrar gösterdi. Tüm bunlar salt nükleer programa odaklanmış olası bir anlaşmanın İran kaynaklı gerilimin tam olarak sonlandırılamamasına neden olacaktır. Dolayısıyla görüşmelerden nihai bir sonuç almak istiyorsa Tahran yönetimi bir noktada bu tavrını değiştirmek durumunda kalacaktır.