28 Şubat Saldırıları İran’ın Savunma Doktrinine Dair Ne Söylüyor?

28 Şubat Saldırıları İran’ın Savunma Doktrinine Dair Ne Söylüyor?
İnsanlar 28 Şubat 2026 Cumartesi günü İran'ın başkenti Tahran'da meydana gelen bir patlamanın ardından gökyüzüne yükselen dumanları izliyor.
İran’ın savunma doktrinindeki dönüşüm, bölgesel güvenlik dengelerini ve ABD’nin stratejik hesaplarının sürdürülebilirliğini doğrudan etkilemektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik eş zamanlı saldırıları, iki farklı olguyu aynı anda ortaya çıkarmıştır. İlk olarak bu hamle, ABD’nin bölgeye yaptığı kapsamlı askerî yığınak, sevk edilen silah sistemlerinin niteliği ve Washington’dan düzenli biçimde yükselen tehdit söylemi dikkate alındığında, önceden hesaba katılmış ve olası görülen bir senaryonun hayata geçirilmesi olarak okunmuştur. Buna karşılık aynı saldırılar, ABD ile İran arasında devam eden müzakere süreci çerçevesinde ele alındığında, diplomatik açıdan izahı zor ve sarsıcı bir gelişme olarak algılanmıştır.

Fakat İran’ın bu saldırılara verdiği tepkinin biçimi ve yoğunluğu, bölgesel aktörler kadar ABD’nin stratejik planlama çevreleri açısından da dikkat çekici bir şaşkınlık yaratmıştır. İran, maruz kaldığı saldırıların hemen ardından pasif bir savunma refleksiyle yetinmemiş, bölgedeki ABD varlığını –deniz ve hava üsleri ile lojistik altyapı dâhil– ardışık balistik füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla hedef alarak sistematik biçimde baskı altına almaya yönelmiştir. Bu tepki operasyonel bir karşılık olmasının yanı sıra İran’ın savunma yaklaşımındaki değişimin sahadaki yansıması şeklinde de okunabilir.

İflas Eden İleri Savunma Doktrini ve A2 Kapasitesinin Çöküşü

İran’ın 28 Şubat’ta sergilediği savunma refleksi ve stratejik tercihi doğru yorumlayabilmek için bu yönelimin tarihsel ve yapısal arka planını analitik bir çerçevede ele almak gerekir. Savunma stratejisi literatüründe bir devletin güvenlik mimarisi iki temel operasyonel bileşene dayanır. İlki, düşmanın kendi coğrafyasına yaklaşmasını ve saldırı gücü oluşturmasını engellemeyi amaçlayan erişim engelleme (Anti-Access / A2) kapasitesi. İkincisi, düşmanın belirli bir operasyonel alan içindeki hareket serbestisini sınırlamayı ve maliyet üretmeyi hedefleyen alan engelleme (Area Denial/AD) kapasitesi. Bu iki bileşen birlikte düşünüldüğünde, A2 yaklaşımının tehdidin ortaya çıkmasını önlemeye, AD yaklaşımının ise ortaya çıkan tehdidin etkisini sınırlamaya ve sürdürülebilirliğini zorlaştırmaya yöneldiği görülür.

7 Ekim 2023 sonrasında başlayan ve Ekim 2024’teki İsrail hava saldırısı, Haziran 2025’teki on iki günlük çatışma ve 28 Şubat 2026 operasyonlarıyla üç ayrı dalgada İran, A2 kapasitesinin ABD ve İsrail karşısında işlev üretmekte zorlandığını deneyimlemiştir. Bu süreçte İran, ABD ve İsrail’in hava harekâtlarını sınırlarının dışında tutmayı başaramamıştır. Üstelik tehdidi erken aşamada etkisizleştirememiş ve düşman hava gücünün kendi coğrafyasına ulaşmasını engelleyememiştir. A2 yaklaşımının temel hedefi olan tehdidin uzak tutulması sağlanamamış, savunma mimarisi çoğu durumda kendi topraklarında maruz kalınan bir güvenlik ortamıyla karşı karşıya kalmıştır.

Bu durum yalnızca hava savunma kapasitesindeki teknik açıklarla izah edilmemelidir. Asıl belirleyici unsur, İran’ın ileri savunma anlayışını taşıyan bölgesel vekil ağındaki zayıflamadır. Hizbullah’ın Lübnan’da zayıflaması ve Suriye’deki rejim değişimi sonrası bölgesel nüfuz hatlarının yeniden şekillenmesi, İran’ın yıllar içinde kurduğu güç projeksiyonu mimarisini ciddi ölçüde sarsmıştır. Bu tablo karşısında A2 doktrini, dayandığı altyapının fiilen çöküşüyle birlikte stratejik geçerliliğini yitirmiş ve İran’ı zorunlu bir doktrinel yeniden yapılanma sürecine itmiştir.

İran’ın Yeni Doktrininin Üç Sütunu

İran, doktrinel aşınmaya pasif bir geri çekilmeyle karşılık vermemiştir. Tahran, sahada sınanan ve açık biçimde tanımlanmış yeni bir hat ortaya koymuş, bu yönelim iki önemli açıklamayla duyurulmuştur. İlki, Devrim Rehberi Hamenei’nin 1 Şubat 2026’da yaptığı ve “ABD bize saldırırsa bu süreç bir bölgesel savaşa dönüşecektir” ifadesini içeren konuşmasıdır. İkincisi, Genelkurmay Başkanı Tümgeneral Abdurrahim Musevi’nin 2 Şubat 2026’da kamuoyuna açıkladığı, “On iki gün savaşından sonra savunma doktrinimizi değiştirdik, artık savunmayı hızlı, ani ve sürekli saldırı stratejisiyle gerçekleştireceğiz” sözleridir.

Bu iki açıklama birlikte okunduğunda yeni yaklaşımın üç ana dayanak üzerine kurulduğu görülmektedir. İlki, tehdit tolerans eşiğinin bilinçli biçimde yükseltilmesidir. Düşman saldırısını önleyememe durumu, stratejik teslimiyet yerine yönetilebilir bir maruziyet olarak ele alınmaktadır. Bu durum İran’a saldırının ritmi ve kapsamı üzerinde dolaylı bir etki alanı sağlamaktadır. İkinci dayanak, alan engelleme (AD) yaklaşımının operasyonel öncelik kazanmasıdır. İran, tehditleri sınırlarından uzak tutmaktan ziyade operasyonel alan içindeki güçleri hedef almayı, baskı altında tutmayı ve hareket serbestisini sınırlamayı amaçlayan bir yönteme yönelmiştir. Bu çerçevede balistik füze kapasitesi, belirleyici araçlardan biri olarak öne çıkmaktadır. Üçüncü dayanak ise vekil aktör ağının yeniden işler kılınmasıdır. Yemen’deki Husiler, Irak’taki Nuceba hareketi ve Ketaib Hizbullah gibi İran’la bağlantılı yapılar, bölgedeki ABD ve İsrail varlığına yönelik baskıyı dağıtık ve eşgüdümlü biçimde sürdürerek stratejinin asimetrik boyutunu tamamlamaktadır. Ağın kapasitesi geçmişe göre daralmış olsa da tamamen ortadan kalkmamış, farklı bir operasyonel rol üstlenmiştir.

28 Şubat saldırılarına verilen yanıt bu yaklaşımın sahadaki karşılığını göstermektedir. İran, hava savunma kapasitesinin sınırlılıklarını gözeterek saldırının gerçekleşmesine engel olamamış, ardından bölgedeki ABD üslerini, deniz unsurlarını ve lojistik hatlarını ardışık füze ve insansız hava aracı saldırılarıyla hedef almıştır. Bu tepkinin belirleyici yönü sürekliliği, çok katmanlı yapısı ve hedef seçimindeki sistematikliktir. Söz konusu hamleler sembolik bir karşılıktan öte, ABD’nin bölgedeki askerî varlığını sürdürmesinin maliyetini yükseltmeyi amaçlayan hesaplı bir caydırıcılık tesis etme girişimidir.

Caydırıcılık Yönteminin Bölgesel Güvenliğe Yansımaları

İran’ın savunma doktrinindeki dönüşüm, bölgesel güvenlik dengelerini ve ABD’nin stratejik hesaplarının sürdürülebilirliğini doğrudan etkilemektedir. Bu etkilerin analitik olarak kavranması, İran’ın gelecekteki davranış kalıplarıyla birlikte, ABD’nin bölgedeki stratejik hesaplarının sürdürülebilirliğini de doğrudan şekillendirmektedir.

İlk ve temel sonuç, caydırıcılık geometrisinin değişmesidir. A2 yaklaşımının işlevini yitirmesi İran’ın caydırıcılığını ortadan kaldırmamış, farklı bir temele taşımıştır. İleri savunma anlayışında caydırıcılık, düşmanın harekât alanını İran topraklarına ulaşamayacağı biçimde sınırlandırmaya dayanıyordu. Yeni yaklaşımda ise caydırıcılık, İran topraklarına erişebilen bir gücün karşılaşacağı maliyetin kabul edilemez seviyelere çıkarılması üzerine kuruludur.

İkinci sonuç, bölgesel savaş ihtimalinin stratejik planlamanın bir parçası haline gelmesidir. Bu çerçevede Hamenei’nin “bölgesel savaş” vurgusu retorik bir uyarıdan öte, benimsenen yeni çerçevenin doğal uzantısıdır. İran, Husilerden Irak’taki milis yapılara uzanan geniş bir aktör ağını eşgüdümlü bir caydırıcılık aracı olarak devreye sokma kapasitesini korumaktadır. Bu durum, herhangi bir askerî girişimin sınırlı ve izole tutulabileceği yönündeki ABD varsayımını zayıflatmaktadır.

Üçüncü ve daha derin sonuç, ABD’nin bölgedeki güç yansıtma lojistiği üzerinde oluşan baskıdır. İran’ın balistik füze kapasitesini bölgesel üs altyapısına karşı sistematik biçimde kullanması, Körfez’deki üs ve lojistik ağın güvenliğini daha tartışmalı bir zemine taşımaktadır. Körfez ülkelerinin bu baskı karşısında nasıl bir tutum alacağı ve üs kullanımına dair hesaplarının nasıl şekilleneceği de giderek daha bağımsız bir değişken haline gelmektedir. Herhangi bir müttefikin, İran füzelerine hedef olma riskini diplomatik önceliklerinin önüne alıp almayacağı sorusu, ABD’nin bölgedeki erişim ve caydırıcılık güvencelerini doğrudan etkileyen stratejik bir belirsizlik yaratmaktadır.