ABD-İran hattında gerilim artabilir ve gelişmeler sınırlı çatışmaları tetikleyebilir. Ancak sürecin kaçınılmaz olarak geniş çaplı yeni bir savaşa neden olacağını düşünmek yanlış olacaktır.
Terörsüz Bölge girişimi, çeşitli şekil ve boyutlarda teröre maruz kalan tüm bölge ülkeleri için bir fırsat niteliği taşıyor ve Türk yetkililer sık sık bölgesel müşterek faydaya vurgu yapıyorlar.
İran’ın önümüzdeki dönemde izleyeceği temel politika, bir taraftan bölgesel güvenlik mekanizmalarının gelişmesini destekleyen söylemini sürdürürken diğer taraftan bu yeni yapının kendisine karşı kapalı bir blok hâline gelmesini önlemeye çalışmak olacaktır.
İran basınındaki değerlendirmelerde, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın zamanlaması özellikle vurgulanmakta, İran-ABD gerilimi, İsrail’in bölgede artan askerî hareketliliği ve Hürmüz, Kızıldeniz ve Bâbülmendep hattındaki kırılganlıkların anlaşmanın ortaya çıktığı güvenlik ortamını şekillendirdiği üzerinde durulmaktadır.
İran kıyısında vurulan hedefler ne rastgele seçilmiştir ne de yalnızca bir misillemeden ibarettir. Eldeki veriler, en açık biçimde Hürmüz üzerindeki denetimi ele geçirmeye dönük zorlayıcı bir harekâta işaret etmektedir.
Mutabakat kâğıt üzerinde Washington ile Tahran arasında imzalanmış olsa da sürecin asıl belirleyicisi İran’daki güç odakları arasındaki pazarlıktır ve bu pazarlığın sonucu henüz netleşmemiştir.
Törenin, savaş sonrasında İran devletinin kurumsal devamlılığını, toplumsal mobilizasyon kapasitesini ve siyasal meşruiyetini sergilemeyi amaçlayan geniş çaplı bir resmî organizasyon olarak kurgulandığı anlaşılmaktadır.
İslamabad Mutabakatı nihai anlaşmaya giden yolda bir ön anlaşma, KOEP ise nihai bir anlaşmadır. Bu iki belgenin en temel ortak noktası her ikisinin de sorunları diplomatik yolla çözme arayışının ürünü olmasıdır.
Mutabakat zaptı etrafındaki tartışmanın yeni yönetim açısından asıl önemi, Payidari Cephesi’nin yalnızca anlaşmaya itiraz eden bir siyasi çevre olmasından öte, savaş sonrası dönemde karar alma süreçleri üzerinde baskı oluşturabilecek bir aktör olarak öne çıkmasıdır.
Pakistan’ın 28 Şubat sonrası diplomatik duruşu, bir tercih olduğu kadar kuşatılmışlık hissinin dayattığı stratejik bir zorunluluk niteliği taşımaktadır.
Geriye dönüp bakıldığında, askerî üstünlüğe sahip olan ABD ve İsrail’in bu savaşın mutlak bir galibi olduğunu söylemek güçtür.