İran’daki Mutabakat Karşıtları Süreci Nereye Taşıyor?

İran’daki Mutabakat Karşıtları Süreci Nereye Taşıyor?
Tahran’daki İnkılap Meydanı'nda, “İran bizim vatanımız, bayrağı ise kefenimizdir” mesajını taşıyan bir bilboard.
Mutabakat kâğıt üzerinde Washington ile Tahran arasında imzalanmış olsa da sürecin asıl belirleyicisi İran’daki güç odakları arasındaki pazarlıktır ve bu pazarlığın sonucu henüz netleşmemiştir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Oral Toğa

İslamabad Mutabakatı’nın geleceği, müzakere masasından çok Tahran’daki iç dengelerde şekillenmektedir. 17 Haziran 2026’da imzalanan 14 maddelik çerçeve, nükleer program, balistik füzeler ve bölgesel unsurlar gibi temel dosyaları 60 günlük müzakere takvimine ertelemiştir. Bu erteleme, mutabakatı teknik bir metin olmaktan çıkarıp İran iç siyasetinin merkezine yerleştirmiştir. Zira ertelenen her başlık, Tahran’daki farklı güç odaklarının kırmızı çizgilerine karşılık gelmektedir.

Mutabakat, Tahran’a kısa vadede aradığı nefes alanını sunmaktadır. Deniz ablukasının 30 gün içinde kaldırılması, petrol yaptırımlarının 60 günlüğüne askıya alınması ve 300 milyar dolarlık yeniden inşa fonu, savaşın yıprattığı ekonomi açısından hayati önem taşımaktadır. Buna karşılık belge, nükleer programın mevcut seviyede dondurulmasını öngörmekte ve Hürmüz Boğazı’nı 60 gün boyunca uluslararası deniz trafiğine açık tutmaktadır. Mutabakat karşıtlarına göre ise İran, vermeyi peşin, almayı ise vadeye bağlamıştır.

Muhalefetin merkezinde Payidari Cephesi bulunmaktadır. İran basınında “süper devrimciler” olarak anılan ve 2011 yılında Ayetullah Misbah Yezdi’nin öğrencileri tarafından kurulan bu yapı, bugün Ayetullah Mehdi Mirbakıri’nin manevi rehberliğinde hareket etmektedir. Cephenin siyasi yüzünü, 2024 cumhurbaşkanlığı seçiminde 13 milyon oy alan Said Celili oluşturmaktadır. Mecliste ise Mahmud Nebeviyan, Emir Hüseyin Sabiti ve Hamid Resai gibi isimler bu çizginin sözcülüğünü üstlenmektedir. Dolayısıyla karşımızdaki yapı, marjinal bir protesto hareketinden ziyade devlet aygıtı içinde örgütlenmiş güçlü bir direnç odağıdır. Nitekim mutabakatın ilanından saatler önce Celili’nin karar alma süreçlerinin dışına itildiği yönünde iddialar dolaşıma girmiş, ancak bu iddialar bugüne kadar doğrulanamamıştır. Böyle bir tartışmanın kamuoyuna yansıması bile cephe ile devlet merkezi arasındaki ipin ne ölçüde gerildiğini göstermektedir.

Mutabakat karşıtlarının itirazı üç düzlemde ilerlemektedir. Birincisi teknik düzlemdir. İslamabad heyetinde yer alan Nebeviyan, nükleer programın müzakere konusu yapılmasını “stratejik hata”, varılacak anlaşmayı ise “mutlak zarar” olarak nitelemiştir. Sabiti ise mutabakatı “aceleci ve zayıf” bulmakta, kırmızı çizgilerin ihlal edildiğini savunmaktadır. İkincisi ideolojik düzlemdir. Keyhan gazetesi mutabakat metnini “Büyük Şeytan’a diplomatik teslimiyet” olarak sunarken cephenin 20 Haziran tarihli bildirisi muhalefeti “şer’i ve devrimci vazife” olarak tanımlamaktadır. Aynı bildiride, mutabakatın ihlali hâlinde derhâl çekilmenin tek seçenek olduğu ifade edilmektedir. Üçüncü ve en etkili düzlem ise meşruiyet itirazıdır.

Bu düzlemin merkezinde, suikast sonucu öldürülen “Devrim Rehberi Ali Hamenei’nin kanı” söylemi yer almaktadır. Dışişleri Bakanlığı önündeki gösterilerde atılan “Peki Rehberimin kanı ne olacak?” sloganı, itirazın teknik değil ahlaki bir zemine taşındığını göstermektedir. Bu çerçevede müzakere, savaşın bilançosunu kapatmak değil “şehit edilen Rehber’e ihanet” olarak görülmektedir. Söz konusu söylem, müzakere heyetinin hareket alanını teknik itirazlardan çok daha fazla sınırlandırmaktadır. Zira rakamlar müzakere edilebilir, ancak kan pazarlık konusu yapılamaz. Bu söylem, 11 Temmuz’da yeni bir boyut kazanmıştır. Yeni Devrim Rehberi Mücteba Hamenei yayımladığı yazılı mesajda intikamı “milletin iradesi” olarak tanımlamış ve bunun yakında mutlaka gerçekleşeceğini ilan etmiştir. Mesajın ardından devlet medyasında, şehit Rehber’in kanının hesabının sorulacağını işleyen geniş çaplı bir kampanya başlatılmıştır. Böylece karşıtların aylardır işlediği “kan” teması, Rehberlik makamının resmî söylemine de taşınmıştır.

Cephenin başvurduğu yöntemler de çeşitlenmektedir. Mecliste yedi milletvekilinin, müzakere heyetine destek bildirisini imzalamayı reddettiği aktarılmaktadır. Hürmüz Boğazı’nın yönetimine ilişkin yasa teklifleri, mutabakatın hukuki zeminini daraltmayı amaçlamaktadır. Uzmanlar Meclisinin 66 üyesi ise boğaz maddesini “stratejik hata” olarak nitelendiren ve Trump ile Netanyahu’yu açıkça hedef alan bir bildiri yayımlamıştır. Medya cephesinde Keyhan ve Reca News başta olmak üzere Devrim Muhafızlarına yakın haber ajansları sert yayın çizgisini sürdürmektedir. Sokakta ise Tahran’daki gece gösterileri ile Meşhed’de Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’yi hedef alan protestolar öne çıkmaktadır. Anlaşma ayrıntılarının basına sızdırılması da aynı siyasi mücadelenin bir parçası olarak değerlendirilmektedir.

Öte yandan müzakere yanlısı blok da sessiz değildir. Diaspora basınına yansıyan haberlere göre Meclis Başkanı Kalibaf, danışmanlarıyla yaptığı kapalı bir toplantıda karşıtlar için “Celili gibiler İran’ı yok edecek” ifadesini kullanmıştır. Kalibaf’ın siyasi danışmanı ise bu iddiayı yalanlamış ve Meclis Başkanı’nın tavsiyesinin tek kelimeden ibaret olduğunu belirtmiştir: birlik. Sızıntının doğruluğu tartışmalı olsa da Kalibaf’ın kamuoyu önündeki tutumu, cepheyle arasındaki mesafeyi zaten ortaya koymaktadır. Nitekim cephenin Kalibaf’a yönelik rahatsızlığı da yeni değildir. Meclis Başkanı, ABD ve İsrail’in askerî yöntemlerle ortadan kaldırılamayacağını, buna karşılık İran’a kazanç sağlayacak anlaşmaların mümkün olduğunu savunmaktadır. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan ise ablukanın sürmesi hâlinde gıda ve ilaç stoklarının ağustos sonuna kadar tükeneceği uyarıları eşliğinde istifa restine kadar gitmiştir. Kudüs Gücü Komutanı İsmail Kaani’nin aylar sonraki ilk kamusal çıkışını müzakere heyetine destek vermek amacıyla yapması, Devrim Muhafızlarının pragmatist kanadının da müzakere sürecinden yana ağırlık koyduğunu düşündürmektedir.

Ne var ki dengeyi asıl belirleyen aktör Devrim Rehberi Mücteba Hamenei’dir. “Farklı bir görüşteydim ancak uygulamaya izin verdim” formülü, yeni Rehber’in iki tarafa da alan bırakan bilinçli bir muğlaklık inşa ettiğini göstermektedir. Süreç başarıya ulaşırsa izni, başarısız olursa çekincesi hatırlanacaktır. Bu muğlaklık, karşıtlara “Rehber aslında bizimle” iddiasını işleme imkânı vermektedir. Nitekim Nebeviyan, Mücteba Hamenei’nin müzakerelere 11 ön şart koyduğunu ve şartlar aşıldığında görüşmelerin durdurulmasını istediğini öne sürmüştür. Devlet televizyonunun Rehber’in çekincelerinin yayılmaması yönünde uyarılması ise bu iddiaların yönetim açısından ne denli hassas olduğunu ortaya koymaktadır.

Rehber’in intikam mesajları da bu açıdan çift işlev görmektedir. Mücteba Hamenei, bir yandan kan davası söylemini sahiplenerek karşıtlarının en güçlü argümanını kendi söylemine dâhil etmekte, öte yandan babasının birlik çağrısını hatırlatan mesajlarla öfkeyi kontrol altında tutmaya çalışmaktadır. Böylece sokağın “hemen intikam” talebi, zamanlaması Rehberlik makamı tarafından belirlenecek bir vaade dönüşmektedir. Bu dengeleme çabasının kişisel bir arka planı da bulunmaktadır. Kum yıllarında Misbah Yezdi çevresiyle yakınlığı bilinen ve halefiyet sürecinde Payidari çizgisinin desteğini aldığı aktarılan yeni Rehber, yatıştırmaya çalıştığı muhalefetin bir bakıma içinden gelmektedir. Bu geçmiş, kendisine karşıtları üzerinde önemli bir nüfuz sağlarken onlarla açık bir çatışmaya girmesini de zorlaştırmaktadır.

Bu tablo, halefiyet sürecinin kırılganlığıyla birleşmektedir. Babasının aksine kamuoyu önüne çıkmayan ve yalnızca yazılı açıklamalarla konuşan Mücteba Hamenei’nin otoritesi henüz tam anlamıyla pekişmemiştir. Meşruiyetini büyük ölçüde devrimci tabanın desteğinden almak zorunda olan yeni Rehber karşısında Payidari’nin temsil ettiği çevrelerin pazarlık gücü artmaktadır. Ali Hamenei’nin ölümü, otuz beş yılda katılaşan siyasi alanı yeniden güç mücadelesine açmıştır. Savaş ve mutabakat da bu nüfuz rekabetinde birer kaldıraç işlevi görmektedir. Payidari kanadı, intikam söylemiyle devrimci tabanı konsolide etmeye, pragmatist kanat ise ekonomiyi ayağa kaldıracak bir anlaşmayı kendi siyasi ağırlığının teminatına dönüştürmeye çalışmaktadır. Dolayısıyla mutabakat etrafındaki mücadele, aynı zamanda Hamenei sonrası İran’ı kimin şekillendireceği mücadelesidir. Karşıtların hedefi, mutabakatı bugün devirmekten ziyade Rehber’in etrafında oluşan güç boşluğunu doldurarak 60 günlük müzakere sürecinin şartlarını belirlemektir.

Muhalefetin süreç üzerindeki etkisi ise tek yönlü değildir. Müzakere heyeti, içerideki baskıyı müzakere masasında bir pazarlık unsuru olarak kullanabilmektedir. Arakçi’nin Washington’a iletebileceği en güçlü argüman, tavizlerin Tahran’da artık savunulamaz bir noktaya ulaştığıdır. Ancak aynı durum Washington tarafından farklı okunmaktadır. Trump’ın İran’daki bölünmüşlüğe ilişkin açıklamaları, muhalefetin görünürlüğünü Tahran’ın kırılganlığının göstergesi olarak yansıtmaktadır. Bu algı, Washington'u müzakere şartlarını ağırlaştırmaya teşvik ederken mutabakat karşıtlarının eleştirdiği tabloyu da paradoksal biçimde kendi söylemleri beslemektedir.

Temmuz başından beri devam eden Körfez’deki tanker saldırıları, ABD’nin seksenden fazla hedefi vurması ve Trump’ın 8 Temmuz’da mutabakatın “bittiğini” ilan etmesi, cephenin aylardır dile getirdiği “Amerika’ya güvenilmez” tezini güçlendirmektedir. Burada kendi kendini besleyen bir döngü işlemektedir. Sahadaki her tırmanma karşıtların söylemini güçlendirmekte, güçlenen söylem müzakerecilerin taviz alanını daraltmakta, daralan alan ise yeni tırmanmaların önünü açmaktadır. Üstelik Payidari Cephesi’nin başarılı olabilmesi için kamuoyunu ikna etmesi gerekmemektedir. Tavizin siyasi maliyetini müzakere heyeti açısından ödenemez hâle getirmesi yeterlidir.

Önümüzdeki haftalarda sürecin yönü üç göstergeden okunabilir. Birincisi, Meclisteki Hürmüz yasası girişimlerinin akıbetidir. Teklifin yasalaşması, müzakere heyetinin en güçlü kozunu iç hukukun sınırları içine hapsedebilir. İkincisi, Mücteba Hamenei’nin kullanacağı dildir. İntikam vurgusunun birlik çağrısının önüne geçmesi, dengenin karşıtlar lehine değiştiğine işaret edecektir. Üçüncüsü ise Devrim Muhafızlarına bağlı unsurların sahadaki hareketliliğidir. Körfez’de yaşanacak yeni bir olay, masayı devirmek isteyenlere aradıkları gerekçeyi sunabilir. İslamabad Mutabakatı kâğıt üzerinde Washington ile Tahran arasında imzalanmış olsa da sürecin asıl belirleyicisi İran’daki güç odakları arasındaki pazarlıktır ve bu pazarlığın sonucu henüz netleşmemiştir.