Mutabakat zaptı etrafındaki tartışmanın yeni yönetim açısından asıl önemi, Payidari Cephesi’nin yalnızca anlaşmaya itiraz eden bir siyasi çevre olmasından öte, savaş sonrası dönemde karar alma süreçleri üzerinde baskı oluşturabilecek bir aktör olarak öne çıkmasıdır.
ABD ile Mutabakat İran Siyasetinde Kırılmaya Yol Açar mı?
ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat metni, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, bloke edilmiş varlıkların serbest bırakılması ve nihai barış görüşmeleri için takvim belirlenmesi gibi başlıklar içermektedir. Ancak Tahran’daki tepkiler, tartışmanın bu teknik içerikle sınırlı kalmayacağını göstermektedir. Mutabakat zaptı daha imzalanmadan radikal muhafazakâr çevrelerde yükselen itirazlar, savaş sonrası İran’da rejim içi güç dengeleri, Rehberlik otoritesi ve taban yönetimi açısından daha derin bir gerilime işaret etmektedir.
Bu gerilimin merkezinde, savaş sürecinde yüksek beklentilerle mobilize edilen radikal muhafazakâr kesim ile devletin içinde bulunduğu diplomatik zorunluluklar arasındaki gerilim yer almaktadır. Savaş boyunca “direniş”, “caydırıcılık” ve “zafer” söylemleriyle tahkim edilen bu kesim, anlaşmayı İran’ın ABD karşısında daha fazla kazanım elde etmesi gereken bir dönemde geri adım atması olarak değerlendirmektedir. Buna karşılık devlet aklı, savaşın ekonomik maliyetlerini sınırlamak, dondurulmuş kaynaklara erişim sağlamak ve daha kapsamlı bir diplomatik süreci başlatmak gibi zorunluluklar nedeniyle müzakere zeminine ihtiyaç duymaktadır.
Bu nedenle anlaşmaya yönelik radikal muhafazakar çevrelerden gelen tepki yalnızca bir dış politika tercihine itiraz olarak okunamaz. Asıl önemlisi, bu tepkinin yeni dönemde rejimin kendi çekirdek destek tabanını nasıl ikna edeceğine dair ilk ciddi sınavlardan birini gün yüzüne çıkarmasıdır. Radikal muhafazakâr aktörlerin müzakere heyetini hedef alan eleştirileri, anlaşmanın arkasındaki daha geniş karar alma mimarisini de dolaylı biçimde tartışmaya açmaktadır. Dolayısıyla savaş döneminde yaslanılan sosyal tabanın ideolojik beklentileri ile diplomatik ve ekonomik zorunlulukların gerektirdiği esneklik arasında denge kurmak, savaş sonrası İran siyasetinin en önemli yönetim sorunlarından biri hâline gelmiştir. Mevcut mutabakat zaptı etrafında süren tartışmalar da bu sorunu görünür kılmakta, meseleyi Washington ile Tahran arasındaki diplomatik pazarlığın ötesine taşıyarak yeni Rehberlik otoritesinin bu itirazları nasıl yöneteceği sorusunu gündeme getirmektedir.
Radikal muhafazakârlar neye itiraz ediyor?
Mutabakat zaptına yönelik Payidari Cephesi’nden gelen tepkinin merkezinde, metnin İran’a yeterli kazanım sağlamadığı ve savaş sürecinde elde edilen kozların masada kaybedildiği iddiası yer almaktadır. Bu çevreler, mutabakatın İran’ın savaş sonrası pazarlık gücünü zayıflattığını savunmakta ve anlaşmayı “taviz”, “geri çekilme” ve “kırmızı çizgilerin ihlali” gibi kavramlarla eleştirmektedir.
Ancak bu tepkinin asıl önemi, mutabakat zaptının teknik içeriğine yönelmesinden ziyade, yeni dönemde radikal muhafazakâr kesimin müzakere sürecine, ekonomik rahatlama arayışına ve savaş sonrası normalleşme ihtiyacına ne ölçüde uyum göstereceği sorusunu gündeme getirmesidir. Payidari Cephesi, savaş sonrası dönemde İran’ın müzakere ve normalleşme arayışı yerine caydırıcılığını pekiştirecek daha sert bir strateji izlemesi gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşım, devletin toparlanma, ekonomik ve sosyal normalleşme ve diplomatik manevra ihtiyacıyla doğrudan çelişmektedir. Dolayısıyla itiraz, yalnızca bir anlaşma metnine değil savaş sonrası dönemin hangi stratejik çizgide yönetileceğine dair alternatif bir bakışa işaret etmektedir.
Bu farklılık, yeni yönetimin müzakere sürecini içeride savunma kapasitesini de zorlamaktadır. Zira anlaşmaya itiraz eden çevreler doğrudan Devrim Rehberi Mücteba Hamenei’yi hedef almamakta fakat Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ve Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf gibi isimler üzerinden dolaylı biçimde sürecin siyasi meşruiyetini tartışmaya açmaktadır. Eleştirilerin müzakere heyetine yönelmesi, ilk bakışta Rehberlik makamını koruyan kontrollü bir muhalefet biçimi gibi görünse de gerçekte anlaşmanın arkasındaki daha geniş karar alma mimarisine dönük bir rahatsızlığı da yansıtmaktadır. Çünkü savaşın sonlandırılması ve ABD ile müzakere gibi başlıkların yalnızca Dışişleri Bakanlığı ya da Meclis Başkanlığı düzeyinde karara bağlanması mümkün değildir. Bu nedenle Arakçi ve Kalibaf’a yönelen tepki, bir yönüyle Rehberlik etrafındaki yeni karar alma düzenine duyulan güvensizliğin dolaylı ifadesi olarak okunabilir. Bu durum, Payidari Cephesi’nin Mücteba Hamenei’nin rehberliğine ilişkin uzun süredir devam eden, ancak henüz açık biçimde dile getirilemeyen daha derin rahatsızlıklarını da açığa çıkarmaktadır.
Mücteba Hamenei’nin sınavı
Mutabakat zaptı etrafındaki tartışmanın yeni yönetim açısından asıl önemi, Payidari Cephesi’nin yalnızca anlaşmaya itiraz eden bir siyasi çevre olmasından öte, savaş sonrası dönemde karar alma süreçleri üzerinde baskı oluşturabilecek bir aktör olarak öne çıkmasıdır. Bu çevrenin medya, parlamento ve rejimin sosyal tabanı üzerindeki etkisi, müzakere sürecinin yalnızca diplomatik başlıklar değil iç siyasi dengeler üzerinden de yönetilmesini zorunlu kılmaktadır. Parlamento içindeki sert çıkışlar, medyadaki kampanyalar ve sokak mobilizasyonuna açık söylemler, yeni yönetimin hareket alanını daraltabilecek araçlara dönüşebilmektedir. Bu nedenle yeni yönetim açısından asıl mesele, Payidari ve benzeri radikal muhafazakâr çevreleri tamamen karşısına almadan, bu çevrelerin sosyal taban üzerindeki etkilerini karar alma süreçlerini baskılayacak bir araca dönüştürmesini engellemek olacaktır.
Payidari Cephesi’nin en önemli isimlerinden biri olan Said Celili’nin Milli Güvenlik Yüksek Konseyi’ndeki (MGYK) konumuna ilişkin iddialar bu bağlamda dikkat çekicidir. Celili’nin uzun süredir MGYK toplantılarına katılmasına izin verilmediğine, hatta son dönemde Konsey'deki görevinin tamamen sona erdirildiğine dair iddiaların dolaşımda olması, yönetimin Payidari çizgisine yönelik rahatsızlığının bir işareti olarak okunabilir.
Burada mesele yalnızca Celili’nin kişisel konumu değildir. Celili, Payidari çizgisinin mevcut yönetimin yaklaşımına alternatif bir stratejik iddia üretme kapasitesini temsil etmektedir. Bu çizgi, uzun süredir ABD ile müzakere, nükleer dosya, bölgesel caydırıcılık ve iç güvenlik meselelerinde daha sert ve daha ideolojik bir yaklaşımı savunmaktadır. Dolayısıyla Celili’nin MGYK’daki etkisinin sınırlandırıldığına dair iddialar, yeni yönetimin Payidari Cephesi’nin temsil ettiği siyasal-güvenlik hattını da kontrol altına almak istediğine işaret etmektedir.
Mutabakat zaptının imzalanmasının ardından müzakerelerin devam edecek olması, bu gerilimin kısa vadede ortadan kalkmayacağını göstermektedir. Aksine, Payidari Cephesi ve ona yakın radikal muhafazakâr çevreler müzakere karşıtı tutumlarını sürdürdükçe, bu süreç yeni yönetim açısından daha ciddi bir iç siyaset sınavına dönüşebilir. Çünkü asıl sorun, müzakerelerin içeriğinden ziyade Payidari Cephesi’nin bu süreci içeriden baskı altına alması ve kamuoyunu yönetimin müzakere çizgisine karşı yönlendirme kapasitesidir.
Bu nedenle mutabakat zaptı etrafında başlayan tartışma, savaş sonrası dönemde yeni yönetim ile Payidari çizgisi arasındaki ilişkinin seyrini belirleyebilecek ilk ciddi kırılma alanlarından biri hâline gelmektedir. Eğer radikal muhafazakâr çevreler müzakereleri “geri adım” ve “taviz” söylemi üzerinden hedef almaya devam ederse, yeni yönetim açısından bu grupları yalnızca ikna etmek yeterli olmayabilir. Böyle bir senaryoda yönetim, devletin stratejik karar alma kapasitesini korumak ve karar alma mekanizmaları üzerindeki ideolojik baskıyı azaltmak için Payidari çizgisinin medya, parlamento ve güvenlik bürokrasisi içindeki etkisini sınırlamaya yönelebilir. Dolayısıyla bu süreci yönetmek Mücteba Hamenei açısından erken bir liderlik sınavına dönüşmüş durumdadır. Zira sorun artık yalnızca bir mutabakat metninin savunulması değil müzakere sürecinin radikal muhafazakâr baskıya rağmen sürdürülüp sürdürülemeyeceğidir. Payidari çizgisinin bu süreç üzerindeki baskısı yönetilebilir sınırlar içinde tutulamazsa, bugün anlaşma etrafında görülen ayrışma savaş sonrası dönemde daha sert bir rejim içi hesaplaşmanın ve bu çevrelere yönelik daha kapsamlı bir etkisizleştirme sürecinin zeminini hazırlayabilir.