Pakistan’ın 28 Şubat sonrası diplomatik duruşu, bir tercih olduğu kadar kuşatılmışlık hissinin dayattığı stratejik bir zorunluluk niteliği taşımaktadır.
Pakistan’ın Arabuluculuğu Bir Tercih mi Zorunluluk mu?
ABD ve İsrail’in 28 Şubat 2026’da İran’a saldırılarıyla başlayan savaş, 8 Nisan’daki geçici ateşkes anlaşmasıyla yeni bir evreye girmiştir. Pakistan bu evrede tek arabulucu sıfatıyla rol almış, 11-12 Nisan’daki İslamabad görüşmelerine ev sahipliği yapmıştır. Pakistan, 1979 İran Devrimi’nden bu yana en aktif diplomatik tutumlarından birini sergilemektedir. Kamuoyunda bu girişim çoğunlukla bir prestij arayışı ya da Trump yönetimine yakınlaşma hamlesi olarak değerlendirilse de İslamabad’ın üstlendiği arabuluculuk rolü, dış politika kazanımından çok bir tehdit yönetimi refleksiyle ilişkilidir. Pakistan’ın savaşa verdiği tepki batı sınır güvenliğinden enerji koridorlarına, iç güvenlikten ekonomik dayanıklılığa uzanan çok katmanlı unsurların aynı anda ürettiği baskı neticesinde şekillenmiştir.
Arabulucu aktörler
Pakistan’ın arabuluculuk çabası Başbakan Şahbaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Mareşal Asım Münir ile Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı İshak Dar’dan oluşan bir üçlü tarafından yürütülmektedir. Trump’ın 8 Nisan’daki Truth Social paylaşımında ateşkesin “doğrudan Şerif ve Münir ile yapılan görüşmelere dayanarak” sağlandığını açık biçimde ifade etmesi, bu temas hattının tek bir aktör üzerinden değil kurumsal bir koordinasyon mekanizması üzerinden ilerlediğini göstermektedir.
Mareşal Münir’in Temmuz 2025’te gerçekleştirdiği Beyaz Saray ziyareti ve Trump’ın kendisi için kullandığı “favori mareşalim” ifadesiyle şekillenen kişisel güven ilişkisi, savaş öncesinden itibaren hazır bekleyen bir diplomatik kanalı gün yüzüne çıkarmıştır. Bu kanal, Mayıs 2025’te yaşanan dört günlük Hindistan-Pakistan çatışmasında Pakistan’ın Çin üretimi J-10C savaş uçakları ve PL-15 hava-hava füzeleriyle Rafale dâhil çeşitli Hint savaş uçaklarını düşürmesinin ardından Washington’da ciddi bir yeniden değerlendirme sürecini tetiklemiştir. Bu gelişmeler Pakistan’ı Washington nezdinde Müslüman dünyadan muhatap alınan başlıca arabulucu aktörlerden biri konumuna taşımıştır.
İkinci kanal, Çin’le yürütülen koordinasyondur. İshak Dar’ın 31 Mart’ta Pekin’e gerçekleştirdiği ziyarette Çin Halk Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Wang Yi ile açıkladığı Beş Maddelik Girişim derhâl ateşkesin sağlanması, Hürmüz Boğazı’nda normal seyrüsefer düzeninin yeniden tesisi, Birleşmiş Milletler Şartı’na bağlılık, diplomatik çözümün öncelenmesi ve insani yardım koridorlarının oluşturulması başlıkları üzerine kurulmuştur. Pakistan’ın bu süreçte üstlendiği taşıyıcı rol, Çin Dışişleri Bakanı’nın Rusya, Umman, Fransa, İsrail, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) dâhil çok sayıda ülkeyle yirmiyi aşkın telefon görüşmesi gerçekleştirmesiyle somutlaşmıştır.
Üçüncü kanal ise 20 Mart’ta Riyad’da ve 29 Mart’ta İslamabad’da bir araya gelen Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanlarının oluşturduğu dörtlü Sünni-İslami koordinasyon hattıdır.
Pakistan’ı tehdit eden beş unsur
Pakistan, söz konusu savaş nedeniyle birbiriyle bağlantılı beş ayrı tehdit algılamaktadır. Bunların ilki, batı sınırının çökmesi senaryosudur. İkincisi, iç güvenlikte mezhepsel fay hatlarının geniş çaplı bir istikrarsızlığa dönüşmesi riskidir. Üçüncüsü, Hürmüz kaynaklı enerji ve döviz şokunun Pakistan’ın hâlihazırda kırılgan olan ekonomisini doğrudan etkilemesi ve siyasi istikrarı tehdit etmesidir. Dördüncüsü, İsrail’in İran sonrasında Pakistan’ın nükleer altyapısını da kapsayan bir önleyici vuruş ihtimalini yeniden gündeme alması ve Pakistan’ın nükleer caydırıcılığının bölgesel denklem içinde sorgulanır hâle gelmesidir. Beşinci tehdit algısı ise Hindistan-İsrail yakınlaşmasının beslediği stratejik kuşatılmışlık hissidir.
Pakistan perspektifinden bakıldığında asıl tehdit ilk katmandan kaynaklanmaktadır. 909 kilometrelik Pakistan-İran sınırı boyunca Sünni Beluç militan örgütü Ceyşü’l-Adl ile etnik milliyetçi Beluç Kurtuluş Ordusu (BLA) arasındaki simetrik tehdit dengesi, savaş ortamıyla birlikte bozulmuştur. Ceyşü’l-Adl, 13 Haziran 2025’te Beluç gençlerini “Direniş” saflarına katılmaya çağırmış, Aralık 2025’te ise bölgedeki Beluç siyasi gruplarını bir araya getiren Halk Savaşçıları Cephesi’nin kurulduğunu ilan etmiştir. 2025 yılı boyunca yalnızca Belucistan eyaletinde 254 militan saldırısı gerçekleşmiş, bu saldırılarda 419 kişi hayatını kaybetmiş, 607 kişi yaralanmıştır. Pakistan’ın diplomatik söyleminde sıklıkla tekrarlanan “yönetilemeyen alanlardan duyulan korku” vurgusu, Devrim Muhafızları Ordusu’nun (DMO) çökmesi hâlinde batı sınırında üçüncü bir aktif cephenin açılabileceğine yönelik endişeyi somutlaştırmaktadır.
Bu tehdit yalnızca Beluç ekseniyle sınırlı değildir. Pakistan, Tehrik-i Taliban Pakistan’ın (TTP) İran topraklarını lojistik sığınak ve geçiş güzergâhı olarak kullanma ihtimalinden de açık biçimde endişe duymaktadır. İran’da merkezî otoritenin zayıflaması hem TTP’nin Afganistan ile Belucistan arasında yeni bir hareket koridoru kazanması hem de Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC) ile Gwadar Limanı altyapısını destekleyen güvenlik şemsiyesinin aşınması anlamına gelmektedir. Buna paralel olarak ikinci bir Afgan göç dalgası riski de ortaya çıkmaktadır. Pakistan hâlihazırda 1,4 milyon Afgan mültecinin sınır dışı edilme sürecini yönetmeye çalışırken, İran’ın istikrarsızlaşması bu göç rotasını yeniden canlandırarak Belucistan ve Hayber-Pahtunhva üzerindeki demografik baskıyı daha da artırabilecektir.
İkinci katmandaki kırılganlık, kısa süre içinde art arda yaşanan iki gelişmeyle somutlaşmıştır. 1 Mart 2026’da Karaçi’deki ABD Konsolosluğu önünde açılan ateş sonucu en az 10 protestocu hayatını kaybetmiş, Gilgit-Baltistan’da ise üç günlük sokağa çıkma yasağı ilan edilerek bölgeye asker sevk edilmiştir. Buna ek olarak Mareşal Münir’in 20 Mart’ta Ravalpindi’de Şii ulema ile gerçekleştirdiği iftar buluşmasında sarf ettiği “Eğer İran’ı bu kadar seviyorsanız, İran’a gidin. Kapılar açıktır” sözleri, rejimin iç güvenlik konusundaki kırmızı çizgilerini açık biçimde ortaya koymuştur.
Üçüncü katman, Hürmüz-enerji-ekonomi zinciriyle ilişkilidir. Pakistan’ın ham petrol ithalatının yaklaşık yüzde 90’ı BAE ve Suudi Arabistan’dan, dolayısıyla Hürmüz Boğazı üzerinden gerçekleşmektedir. 3 Nisan itibarıyla benzin litre fiyatı 458,40 PKR’ye, dizel fiyatı ise 520,35 PKR’ye yükselmiş, toplam yakıt fiyat artışı yüzde 56 ile Myanmar’ın ardından dünyadaki en yüksek ikinci seviyeye ulaşmıştır. Petrol ithalat faturası 300 milyon dolardan 800 milyon dolara çıkmıştır. Uluslararası bir ekonomi araştırma kuruluşunun tahminlerine göre Pakistan’ın döviz rezervleri savaş öncesindeki 20,8 milyar dolar seviyesinden 2026 sonunda 6,8 milyar dolara, 2028 mali yılında ise 1,6 milyar dolara . Bu tablo, Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) 7 milyar dolarlık programının da raydan çıkması riskini doğurmaktadır. Dolayısıyla Pakistan’ın arabuluculuk kapasitesini sürdürebilmesi doğrudan ekonomik dayanıklılığıyla bağlantılıdır.
Dördüncü katman, nükleer ve stratejik düzeydeki kırılganlıklardır. Pakistan, İsrail’in “Begin Doktrini” benzeri bir önleyici vuruş ihtimalini ciddiye almakla birlikte kendisini doğrudan hedef alınmış bir aktör olarak görmemektedir. Bununla birlikte Eylül 2025 tarihli Suudi Arabistan-Pakistan Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması’nda yer alan “tüm askerî araçlar” ifadesi, bilinçli bir stratejik muğlaklık üretmiştir. İshak Dar’ın 26 Mart 2026’da Senato’da yaptığı “Suudi Arabistan’la savunma paktımız var, İran tarafına bunu hatırlattım” açıklaması, söz konusu anlaşmanın fiilen aktif bir caydırıcı belirsizlik aracı olarak işletildiğini göstermiştir. İsrail güvenlik çevrelerinde Pakistan’ın arabuluculuğu “yüksek derecede sorunlu” olarak değerlendirilmekte, özellikle Riyad’ın Pakistan üzerinden dolaylı biçimde nükleer kapasiteye erişim ihtimali başlıca endişe kaynaklarından biri olarak öne çıkmaktadır.
Beşinci ve son katman ise Hindistan-İsrail yakınlaşmasının yarattığı stratejik baskıdır. Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin savaşın başlamasından iki gün önce gerçekleştirdiği 25-26 Şubat tarihli İsrail ziyareti, ardından İran’ın 19 Nisan’da Hint gemilerine ateş açması ve Çabahar Limanı’na yönelik ABD muafiyetinin 26 Nisan’da sona ermesi, Hindistan’ın İran üzerinden Orta Asya’ya açılımında stratejik bir daralma yaratırken Pakistan’a görece daha geniş bir manevra alanı sağlamıştır.
Pakistan’ın çok cepheli denge arayışı
Pakistan’ın aldığı tedbirler, söz konusu beş katmanlı baskıyı eş zamanlı biçimde yönetme amacını taşımaktadır. Bu çerçevede Pakistan Donanması, 9 Mart 2026’da Tughril sınıfı (Type 054A/P) firkateynler ve Yarmuk sınıfı açık deniz devriye gemileriyle “Operation Muhafiz-ul-Bahr”ı (Deniz Koruyucusu) başlatarak Karaçi-Körfez ve Karaçi-Kızıldeniz hatlarında seyreden Pakistan bayraklı ticari gemilere refakat görevi üstlenmiştir. Sınır güvenliği bağlamında Frontier Corps güçlendirilmiş, iç güvenlik alanında ise Anayasa’nın 245. maddesi uyarınca ordu devreye sokulmuştur. Ekonomik cephede dört günlük çalışma haftası uygulamasına geçilmiş, eğitim kurumları iki haftalığına kapatılmış, Suudi Arabistan’dan 3 milyar dolarlık ek likidite sağlanmış ve mevcut 5 milyar dolarlık mevduatın vadesi uzatılmıştır.
Bu tablo, Pakistan’ın her cepheden ayrı bir stratejik kazanım üretmeye çalıştığını göstermektedir. İslamabad bir yandan Trump yönetimi nezdindeki ayrıcalıklı arabulucu konumunu kurumsallaştırmaya çalışırken diğer yandan Tahran’la güven ilişkisini korumakta, aynı zamanda Riyad-Pekin koordinasyonunu derinleştirmekte ve Hindistan-İsrail ekseni karşısında bir denge hattı oluşturmaya çalışmaktadır. Ancak Mayıs 2026’da ABD medyasına yansıyan, Nur Khan Üssü’nde İran uçaklarının ateşkes sürecinde konuşlandırıldığına dair iddialar, Pakistan’ın tarafsızlık imajını zedelemiş ve Washington’da “Pakistan’ın arabulucu rolünün yeniden değerlendirilmesi” yönündeki çağrıları artırmıştır.
Sonuç olarak Pakistan’ın 28 Şubat sonrası diplomatik duruşu, bir tercih olduğu kadar kuşatılmışlık hissinin dayattığı stratejik bir zorunluluk niteliği taşımaktadır. Arabuluculuk rolünün sürdürülebilirliği ise iki temel dış eşiğe bağlı görünmektedir. Bunlardan ilki, Hürmüz Boğazı’nda kalıcı normalleşmenin sağlanması ve Pakistan’ın enerji ithalat faturasındaki baskının hafiflemesidir. İkincisi ise Belucistan’da Ceyşü’l-Adl ile BLA arasındaki yakınlaşma sinyallerinin operasyonel düzeye taşınmamasıdır. Bu iki dış eşik dışında içsel bir kırılganlık da göz ardı edilmemelidir. Mevcut mimarinin büyük ölçüde Münir-Trump kişisel eksenine dayanması, kurumsal sürdürülebilirlik açısından başlı başına bir risk üretmektedir. Bu üç koşulun birlikte sağlanamaması hâlinde Pakistan, Şubat 1979’dan bu yana en aktif diplomatik dönemlerinden birini yaşarken aynı zamanda en kırılgan ekonomik koşullarla karşı karşıya kalacaktır.