Geriye dönüp bakıldığında, askerî üstünlüğe sahip olan ABD ve İsrail’in bu savaşın mutlak bir galibi olduğunu söylemek güçtür.
8 Nisan Geçici Ateşkesi: Kim Kazandı, Kim Kaybetti?
7 Nisan 2026 Salı günü dünya kamuoyu, ABD Başkanı Donald Trump’ın “İran Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğini engellemeyi sürdürürse bir medeniyeti tarihten sileceği” yönündeki tehdidinin hayata geçip geçmeyeceğini tartışıyordu. Ancak ertesi gün sabaha karşı, arabuluculuk sürecinde aktif rol üstlenen Pakistan’ın sunduğu 15 günlük ateşkes ve Hürmüz Boğazı’nda deniz trafiğinin yeniden açılması önerisinin ABD ve İran tarafından kabul edildiğine dair haberler yayıldı. Tarafların bu süre boyunca Pakistan’ın ev sahipliğinde müzakerelere devam edecekleri de duyuruldu.
Daha önce Umman’ın arabuluculuğunda ilki Maskat’ta, ikincisi ise Cenevre’de yapılan görüşmelerin bir sonraki turunun 2 Mart Pazartesi günü Viyana’da gerçekleştirileceği açıklanmıştı. Bu sürecin ardından, 28 Şubat Cumartesi günü Trump’ın talimatıyla, haftalardır bölgeye askerî yığınak yapan ABD’nin “Destansı Öfke Operasyonu” adı altında Tahran başta olmak üzere İran’daki önceden belirlenmiş hedeflere hava saldırısı düzenlemesi esasen beklenmeyen bir gelişme sayılmazdı. Aynı şekilde, ABD’nin bu saldırıları İsrail ile eşgüdüm içinde yürütmesi de şaşırtıcı bir durum oluşturmamıştı.
Yaklaşık 37 yıldır ülkenin lideri olan Devrim Rehberi Ali Hamenei ve rejimin önde gelen isimlerinin ilk günlerde düzenlenen saldırılarda öldürülmesi, başlangıçta ABD-İsrail hattına belirli bir üstünlük sağlamış görünmekteydi. Ancak sistemin üst düzey kayıpları kısa sürede telafi etmesi, bu üstünlüğün kalıcı olmayacağına işaret etmiş, sahadaki gelişmeler ile başlangıçtaki beklentiler arasındaki fark belirginleşmeye başlamıştı.
Başlangıçta ABD’nin önceliği, İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen ortadan kaldırılması olarak tanımlanmıştı. Süreç içinde İsrail’in daha geniş kapsamlı taleplerinin de bu çerçeveye eklendiği görüldü. İran’ın balistik füze kapasitesinin sonlandırılması ve Hizbullah, Haşdi Şabi ile Husiler gibi devlet dışı aktörlere verdiği desteğin kesilmesi bu talepler arasında yer almaktaydı.
Böyle bir konjonktürde gerçekleştirilen saldırıların ilk gününde yalnızca üst düzey hedefler vurulmamış, Minab’da bir kız ilkokulunun hedef alınmasıyla ağır sivil kayıplar da yaşanmıştır. Resmî açıklamalara göre 170 öğrencinin hayatını kaybetmesi, operasyonların insani boyutuna ilişkin tartışmaları derinleştirmiştir.
İran, yaklaşık 40 gün süren ABD-İsrail saldırılarına karşı askerî kapasitesini, bazı gözlemcilerin ifadesiyle “hesaplı” bir biçimde kullanmıştır. Öncelik, Basra Körfezi’ne kıyıdaş monarşilerdeki ABD askerî hedefleri ile İsrail’e yönelik saldırılar olmuştur. Zaman zaman bu ülkelerin enerji altyapısına yönelen operasyonlar da gerçekleştirilmiş, bu hamlelerle saldırı planlarının dengesi bozulmaya çalışılmıştır.
Geriye dönüp bakıldığında, askerî üstünlüğe sahip olan ABD ve İsrail’in bu savaşın mutlak bir galibi olduğunu söylemek güçtür. Aynı şekilde, Haziran 2025’te “12 günlük çatışma” olarak kayda geçen ve Donald Trump tarafından “İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen ortadan kaldırıldığı” iddiasıyla sunulan süreçte, İran’ın kesin kaybeden olduğunu ileri sürmek de kolay görünmemektedir.
Önümüzdeki iki haftalık müzakere süreci, taraflara kendi stratejik tercihlerine dönüp bakma imkânı sunacaktır. Bu değerlendirmeyi yalnızca ABD, İsrail ve İran ile sınırlamak, ortaya çıkabilecek tabloyu daraltacaktır. Körfez’de ABD askerî varlığına ev sahipliği yapan Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi monarşiler, ayrıca NATO ve Birleşmiş Milletler ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi gibi kurumlar da bu sürecin önemli aktörleri arasında yer almaktadır.
Ateşkesten müzakereye…
Pakistan’ın önerdiği geçici ateşkesin ABD ve İran tarafından belirli şartlarla kabul edildiği açıklanmış olsa da bu çerçevenin İsrail’i ne ölçüde bağladığı belirsizliğini korumaktadır. Benjamin Netanyahu’nun daha önce dile getirdiği “tehdit algısı oluştuğunda İran’a müdahale edilir” yaklaşımının geçerliliğini koruduğu görülmektedir. Nitekim ateşkes ilanından kısa süre sonra Beyrut başta olmak üzere Lübnan’daki hedeflere yönelik hava saldırıları düzenlenmiş, bu durum ateşkesin kırılganlığını açık biçimde ortaya koymuştur. İran’ın bu gelişmeleri “ihlal” olarak değerlendirmesi, müzakere sürecinin geleceği açısından belirleyici olabilir. ABD’nin bu saldırılara ilişkin açık bir tepki vermemiş olması da dikkat çekici bir diğer unsurdur.
Ateşkese giden süreçte ABD tarafı, Pete Hegseth ve Dan Caine tarafından yapılan açıklamalarla operasyonların kapsamını geniş biçimde ortaya koymuştur. Bu açıklamalarda İran hava kuvvetlerinin büyük ölçüde etkisiz hale getirildiği, Basra Körfezi’ndeki donanmanın önemli bölümünün imha edildiği, askerî üretim kapasitesinin ciddi ölçüde zayıflatıldığı ve binlerce hedefin vurulduğu ifade edilmiştir. Aynı çerçevede İran’ın yeni Devrim Rehberi Mücteba Hamenei’nin durumu hakkında da değerlendirmeler yapılmış ve ateşkesin bozulması halinde operasyonların sürdürülebileceği vurgulanmıştır.
Buna karşılık The New York Times, söz konusu tabloyu daha temkinli bir perspektifle değerlendirmiş, ateşkesin ABD açısından taktik bir kazanım olarak sunulduğunu, ancak müzakere edilecek tarafın hâlâ aynı rejim olduğunu vurgulamıştır. Aynı şekilde The Jerusalem Post Genel Yayın Yönetmeni Zvika Klein, İran’ın ağır kayıplarına rağmen Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünün stratejik değerine dikkat çekmiştir.
İsrail iç siyasetinde de ateşkese yönelik eleştiriler öne çıkmıştır. Ana muhalefet lideri Yair Lapid, ateşkesi “siyasi felaket” olarak nitelendirmiş, hükümetin belirlediği hedeflere ulaşamadığını ve ortaya çıkan zararın uzun vadeli etkiler yaratacağını ifade etmiştir. Bu tartışmalar, ateşkesin yalnızca sahadaki dengeleri değil tarafların iç politikalarını da doğrudan etkilediğini göstermektedir.
Son gelişmelerle birlikte ABD’nin Körfez monarşileri nezdindeki güven kaybının belirginleştiği söylenebilir. Yüz milyarlarca dolarlık savunma işbirlikleri sayesinde kendilerini uzun süre ABD’nin güvenlik şemsiyesi altında gören Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Kuveyt gibi ülkelerin, son altı haftanın ardından Washington’la ilişkilerini mevcut haliyle sürdürme konusunu yeniden değerlendirmeleri beklenebilir. Aynı monarşiler, uzun yıllar mesafeli durdukları İran ile son dönemde geliştirdikleri daha temkinli yakınlaşmayı da dikkate alarak, bir yandan savunma kapasitelerini güçlendiren, diğer yandan diplomatik kanalları genişleten adımlar atma eğilimine girebilir. Basra Körfezi’nin karşı kıyısından gelen tehdidin gerektiğinde fiilî bir nitelik kazanabildiği yönündeki tecrübe, bu yaklaşımı daha da pekiştirmiştir.
Yaklaşan seçimler öncesinde iç destek arayışını sürdüren Donald Trump açısından da başlangıçta kurulan beklentilerin karşılık bulmadığı görülmektedir. Savaş sürecinde Benjamin Netanyahu ile kurulan yakın temasın ve belirli çevrelerden sağlanması öngörülen desteğin, iç politik dengeleri beklenen ölçüde değiştirmediği anlaşılmaktadır. Aynı dönemde Washington’da yaşanan kurumsal gerilimler –güvenlik bürokrasisindeki istifalar, görevden almalar ve askerî hiyerarşiye yönelik baskılar– karar alma süreçlerinin yerleşik işleyişten uzaklaştığına işaret etmektedir. Bu gelişmeler, ABD’nin yakın siyasi tarihi açısından ayrıca incelenmesi gereken bir tablo ortaya koymaktadır.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun NATO üyelerine yönelik sert söylemleri ve ittifakın yükümlülüklerine ilişkin tartışmalarına rağmen, NATO’nun büyük ölçüde kurumsal bütünlüğünü koruyarak bu süreci geçirdiği görülmektedir. İttifakın bazı üyeleri dışında doğrudan çatışmaya dahil olunmaması, kurumsal saygınlığın korunmasına katkı sağlamıştır.
Savaştan kısa süre önce Afganistan ile gerilim yaşayan Pakistan ise dikkat çekici bir diplomatik manevra sergilemiştir. Hem Çin hem de ABD ile ilişkilerini dengeleyen Pakistan, ateşkes sürecinin duyurulmasında ve müzakerelere ev sahipliği yapacak ülke konumuna yükselmesinde belirleyici bir rol üstlenmiştir. Bu durumun Hindistan açısından yakından izlenen bir gelişme olduğu değerlendirilmektedir.
İleriye dönük olarak bakıldığında, 15 günlük ateşkesin kırılgan bir yapıya sahip olduğu açıktır. Ateşkes Ankara ve Avrupa başkentlerinde memnuniyetle karşılanmış olsa da tahrik ve sabotajlara açık olduğu tüm taraflarca bilinmektedir. Bu süreçte Hürmüz Boğazı’nın kontrollü biçimde yeniden trafiğe açılacağının açıklanması, küresel enerji piyasaları ve gıda tedarik zincirleri açısından geçici bir rahatlama sağlamıştır. Ancak müzakereler kesintisiz ilerlese dahi ABD ile İran arasında oluşabilecek bir anlaşmanın parametrelerinin 28 Şubat 2026 öncesine kıyasla önemli farklılıklar içereceği göz ardı edilmemelidir.