ABD ve İran devlet başkanları tarafından imzalanan, 60 gün süreyle geçerli olan ve iki ülke arasında kapsamlı müzakerelerin önünü açan mutabakatın İsrail’de birçok kesimin ezberini bozduğu görülmektedir.
ABD-İran Mutabakatı İsrail’de Nasıl Yankılandı?
Haftalar süren savaşın Nisan 2026’da kırılgan bir ateşkesle neticelenmesi, aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bölge ülkeleri tarafından temkinli bir memnuniyetle karşılandı. Ancak ABD-İsrail ikilisinin, başlangıçta ilan ettiği hedeflere ulaşamamanın yarattığı hırçınlıkla İran üzerindeki baskıyı sürdürmek istediği de göz ardı edilmemelidir. Tarafların bu süreçte farklı yöntemlerle krizi yeniden tırmandırma ihtimali hâlâ güçlüdür.
İran’ın, hangi uluslararası hukuka dayanarak attığı belli olmayan “Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisini münferiden kontrol etme” adımı, özellikle Washington açısından bardağı taşıran bir gelişme olarak değerlendirildi. Bu adımın enerji piyasalarında yarattığı baskı, ABD iç politikasına da doğrudan yansıdı. Akaryakıt istasyonlarında araçlarının depolarını 3-4 ay öncesine kıyasla yaklaşık yüzde 50 daha yüksek maliyetle doldurmak zorunda kalan ABD seçmeninin tepkisi, Kasım seçimleri öncesinde Trump yönetimi açısından ciddi bir siyasi risk üretti. Bu tablonun Demokratlar lehine sandığa yansımasından çekinen Başkan Donald Trump, Pakistan’ın arabuluculuğunda haftalardır kapalı kapılar ardında yürütülen dolaylı müzakereler sonucunda İran’la şimdilik 60 gün olarak açıklanan bir ateşkes üzerinde mutabakata vardı.
Trump ile İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın 18 Haziran 2026’da birbirlerinden binlerce kilometre uzakta, ancak televizyon kameraları önünde imzaladıkları ve kamuoyuna 14 maddeden oluştuğu açıklanan mutabakat belgesi, esasen 24 saat önce medyaya “imzalandı” duyurusuyla sızdırıldığında uluslararası düzeyde büyük memnuniyetle karşılanmış, başta petrol ve doğalgaz piyasaları ile lojistik sektörü olmak üzere birçok alana derin bir nefes aldırmış, İMKB dâhil hemen tüm borsa endekslerinde yukarı yönlü bir hareketlenmeye yol açmıştı.
İsrail’de öfke ve kaygı
İsrail’den yansıyan hava ise oldukça olumsuzdu. Muhalefet partilerinin liderleri ve medyanın büyük bölümü mutabakata sert tepki gösterdi. Tepkiler yalnızca muhalefetle sınırlı kalmadı, Netanyahu’nun ABD Başkanı Trump nezdindeki “en çok kayırılan yabancı lider” imajına zarar verme ihtimaline rağmen Likud içinden bazı bakanlar ile koalisyonun aşırı sağcı ortakları Smotrich ve Ben-Gvir de süresi 60 günle sınırlı ve 14 maddeden oluşan belgeye açık biçimde karşı çıktı.
İsrail’in önde gelen bazı köşe yazarları ve kanaat önderleri, henüz üç buçuk ay önce ABD tarafının İran’ın nükleer programını sonlandıracak, füze kapasitesini ortadan kaldıracak, bölge ülkelerindeki vekil güçlere verdiği desteği kesecek ve hatta deniz seyrüsefer güvenliği gerekçesiyle donanmasını lağvedecek bir anlaşma hedefiyle müzakereler yürüttüğünü açıkladığını hatırlatarak gelinen noktada bu hedeflerin hiçbirine ulaşılamadığını belirttiler. Aksine, İran’ın dondurulmuş milyarlarca dolarlık varlığına yeniden erişebilmesiyle birlikte ülke içindeki muhalefet üzerindeki baskısını artırmasının ve Hizbullah, Hamas ile benzeri örgütlere verdiği desteği sürdürmesinin önünün açılacağını vurguladılar. Ayrıca İran’ın nükleer ve balistik kapasitesini geliştirmeye yönelik faaliyetlerini hızlandırabileceği yönündeki beklentiyi de benzer değerlendirmelerle kamuoyuna aktardılar.
Hürmüz Boğazı’nın savaş öncesinde olduğu gibi yeniden deniz trafiğine açılacak olması ise sıralanan bu endişelerin gölgesinde kaldı. Tahmin edileceği üzere İsrail tarafının en büyük kaygısı, İran’ın gerek 60 günlük müzakere sürecinde gerekse sonrasında ABD heyetini ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetçilerini oyalaması ve/veya yanıltmasıdır. Diğer bir ifadeyle, İran nükleer kapasitesini muhafaza ettiği ve bu kapasiteyi ülke dışına çıkarmadığı ya da ortadan kaldırmadığı sürece, İsrail açısından tehdidin azalmayacağı konusunda geniş bir mutabakat bulunmaktadır. Bazı değerlendirmelere göre ise bu durum, ileride İsrail’in İran’a karşı yeniden askerî güç kullanmasını gerekli kılabilecek olsa da İsrail’in ABD’nin müttefiki olması nedeniyle mutabakat zaptının (MoU) birinci maddesi bu seçeneği fiilen sınırlandırmaktadır. Mutabakatın İsrail’de en fazla rahatsızlık yaratan yönü de taslağın hazırlanması ve müzakere edilmesi sürecinde herhangi bir rolü bulunmayan İsrail’in hareket alanının bu belgeyle daraltılmış olmasıdır.
Fransa’nın Evian kentinde düzenlenen G-7 Zirvesi’nde konuşan Trump’ın, mutabakatı savunurken kullandığı “ABD olmasa, ben olmasam bugün İsrail yeryüzünden silinmiş olacaktı” ifadeleri, İsrail kamuoyunda ve siyasal çevrelerde rahatsızlık yaratmıştır. Bu söylem, hangi siyasi görüşten olursa olsun birçok İsrailli tarafından ülkenin askerî kapasitesini ve kendi güvenlik mücadelesini küçümseyen bir yaklaşım olarak algılanmıştır.
Trump’ın aynı zirve sırasında, yaklaşık altı buçuk yıl önce İran Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’ye yönelik operasyonda Netanyahu’nun son anda geri adım attığını ve ABD’yi yalnız bıraktığını ima eden açıklamaları da dikkat çekmiştir. Bu ifadelerin, mutabakata yönelik eleştirilerin önünü kesmeye dönük bir mesaj taşıdığı ve Netanyahu ile yakın çevresinde rahatsızlık yarattığı değerlendirilmiştir.
Öte yandan mutabakatın, İsrail’in Lübnan’da Hizbullah’a karşı yürüttüğü ve İsrail kamuoyunun önemli bir kesimi tarafından meşru görülen askerî operasyonların hareket alanını daraltabileceği yönündeki kaygılar da öne çıkmıştır. İsrail’deki birçok köşe yazarı ve kanaat önderi, varılan anlaşmaya yönelik eleştirilerinde özellikle bu hususu vurgulamıştır.
Mutabakatın içeriğine ilişkin ilk bilgilerin medyaya sızmasının ardından Başbakan Netanyahu’nun 15 Haziran akşamı televizyon ekranlarından yayımlanan konuşmasında, İran’ın artık bir nükleer tehdit olmaktan çıktığını ve ekonomisinin çökertildiğini öne sürerek savaşı bir “başarı” olarak takdim etmesi ciddi tepkilere yol açmıştır. Muhalif kesimler, gelinen noktayı ABD ile İsrail arasındaki savaş planlamasının yetersizliğinin ve Beyaz Saray’daki stratejik zaafın bir sonucu olarak değerlendirmiş, İsrail’in kendini koruma ve savunma özgürlüğünün fiilen sınırlandığı yönünde yorumlarda bulunmuştur. Hamas’ın 7 Ekim 2023’te İsrail’e yönelik saldırısından iki gün sonra “Ortadoğu’yu değiştirme” vaadinde bulunan Netanyahu’nun, ABD’nin İran’la vardığı sorunlu mutabakatı engelleyemeyerek ülkesini yalnızca stratejik açıdan geriye düşürmekle kalmadığı, aynı zamanda yeni dış tehditlere daha açık hâle getirdiği yönündeki değerlendirmeler de dikkat çekmiştir.
İsrailli bir diplomasi yazarının, bölgedeki gelişmelerin ardından İbrahim Anlaşmaları’na katılması beklenen Suudi Arabistan’ın, Washington’la yakın ilişkiler tesis etmek için artık İsrail’e ihtiyaç duymayacağını vurgulaması dikkat çekmiştir. Yazar, bununla birlikte Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır arasında, gayriresmî de olsa adı konulmamış bir ittifakın gelişmekte olduğuna işaret etmiştir. Bu dörtlü içinde İsrail’i en sert biçimde eleştiren ülke konumundaki Türkiye’nin yer alması, İsrail’in söz konusu dörtlü ile yakınlaşma ihtimalinin önündeki başlıca engellerden biri olarak değerlendirilmiştir. Yazar ayrıca, ABD-İran Mutabakatı’yla birlikte “7 Ekim 2023’te başlayan savaşlar döneminin sona erdiğini, artık Netanyahu yönetimindeki İsrail’in ne yapacağına dair bir planının bulunmadığını” ifade etmiştir. İsrail’in Washington eski büyükelçilerinden biri ise Demokratların Netanyahu nedeniyle İsrail’le aralarına mesafe koyduklarını, Cumhuriyetçiler arasında da İsrail’in çıkarlarını Trump nezdinde savunabilecek yeterince cesur bir ismin bulunmadığını belirtmiştir.
Siyasi yelpazenin hemen her kesiminde, Netanyahu’nun yalnızca İran cephesinde değil “Hizbullah’a karşı savaş” bağlamında da elinin kolunun bağlandığı değerlendirmesi yapılmaktadır. Hizbullah’ın silahsızlandırılması beklenirken adeta “İsrail’in silahsızlandırıldığı”, Netanyahu’nun “Ortadoğu’nun patronu olma” hayallerinin sönümlendiği ve İsrail’in orta büyüklükte bir ülke olarak gerçek kapasitesiyle yüzleşmek zorunda kaldığı ileri sürülmektedir. Buna karşılık İran’ın, bir yandan petrol ihracatını sürdürerek günlük yaklaşık 200 milyon dolar gelir elde edeceği, diğer yandan da kademeli olarak serbest bırakılacak dondurulmuş varlıklarına erişmesi sayesinde savunma bütçesini İsrail’in yaklaşık altı katına çıkarabileceği kaydedilmektedir.
Eleştiriler, 7 Ekim sonrasında üç yıl boyunca Hamas, Hizbullah ve İran’a karşı yüksek bedeller ödenerek elde edilen kazanımların mutabakat sayesinde “yanıp kül olduğu” iddiası üzerinde yoğunlaşırken Trump’ın İsrail’i stratejik açıdan yalnızlaştırdığı da öne sürülmektedir. Yorumlarda, Netanyahu’nun İran dosyasında Trump’ın kendisiyle aynı çizgide olduğu yanılgısına kapıldığı, Tahran için arzuladığı yönetim değişikliğinin ise yakın gelecekte kendi ülkesinde gerçekleşme ihtimalinin bulunduğu ifade edilmektedir.
Merkez sağın önde gelen yayınlarından Jerusalem Post’ta Yaakov Katz imzasıyla yayımlanan bir görüş yazısı, bu konuda yapılan diğer yorumlardan ayrılmaktadır. Katz, İsrail’de hayal kırıklığının büyük olduğunu kabul etmekle birlikte, 2015’te Obama döneminde imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı’nın (KOEP) ardından olduğu gibi İsrail-ABD ilişkilerini yeniden tanımlayacak bir mutabakata kapı aralanabileceğine dikkat çekmektedir.
Katz’a göre Trump’ın “artık dost olmadığı”, hatta “hain olduğu” yönündeki ifadelere yer veren gazeteler ile geçmişte Trump’la çektirdikleri fotoğrafları üzerine çarpı işareti koyarak sosyal medya hesaplarında paylaşan gazeteciler, İsrail-ABD ilişkilerinin niteliğini doğru okuyamamaktadır. Katz, Trump’ın İran’la girdiği savaşta hedeflerine ulaşamayınca çatışmayı sonlandırdığını ve ABD’nin çıkarlarına daha uygun gördüğü seçeneğe yöneldiğini savunmaktadır. Bu çerçevede yazar, varılan mutabakatın İsrail’den ziyade ABD’nin çıkarlarını gözettiğini, bu nedenle mevcut dönemin yas tutma zamanı değil ortaya çıkan yeni gerçekliğin sunduğu fırsatları değerlendirme ve yeni bir İsrail-ABD Mutabakat Muhtırası üzerinde çalışma dönemi olduğunu vurgulamaktadır.
Katz devamında, Netanyahu’nun 2015 yılında ABD Kongresi’nde yaptığı konuşmada KOEP’e sert biçimde karşı çıktığını ve anlaşmayı engellemek için yoğun çaba harcadığını hatırlatmaktadır. Ancak bu girişimler sonuç vermeyince Netanyahu’nun hızla yeni duruma uyum sağladığını, İsrail’in askerî yeteneklerini ve ABD ile ittifakını güçlendirecek fırsatları değerlendirmeye yöneldiğini belirtmektedir. Nitekim bu süreç sonunda, İsrail tarihindeki en kapsamlı düzenlemelerden biri olarak kabul edilen ve on yıl için 38 milyar dolarlık askerî yardım öngören mutabakatın imzalandığını hatırlatmaktadır.
Yazara göre bu tecrübe, İran dosyasında görüş ayrılıkları bulunsa dahi iki ülke arasındaki stratejik ilişkilerin güçlendirilmesinin her zaman mümkün olduğunu göstermektedir. Süresi 2027’de sona erecek söz konusu mutabakatın daha kapsamlı bir versiyonu üzerinde çalışılabileceğini belirten Katz, Ortadoğu’daki yeni gelişmeler ışığında ABD’ye İsrail’de kalıcı bir askerî üs tahsis edilmesinin de değerlendirilebileceğini ileri sürmektedir. Böyle bir durumda İsrail’in hasımları, herhangi bir saldırı planlamadan önce ABD’yi de karşılarına alacaklarını hesaba katmak zorunda kalacaktır. Kalıcı üs seçeneğinin tercih edilmemesi hâlinde ise ABD’nin F-22 Raptor veya B-2 bombardıman uçaklarının İsrail’de konuşlandırılmasına izin verilmesi gibi alternatiflerin gündeme gelebileceğini, bunun yanında başka fırsatların da değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmektedir.
Sonuç olarak, ABD ve İran devlet başkanları tarafından imzalanan, 60 gün süreyle geçerli olan ve iki ülke arasında kapsamlı müzakerelerin önünü açan mutabakatın İsrail’de birçok kesimin ezberini bozduğu görülmektedir. Bu durum, muhalefete koalisyon hükümetine ve Başbakan Netanyahu’ya karşı seçim sürecinde kullanabileceği güçlü argümanlar sağlarken İsrail’in mevcut tabloyu fırsata dönüştürebilme kapasitesine sahip olduğu da dile getirilmektedir. Tabiatıyla Türkiye dâhil bölge ülkelerinin beklenti ve temennisi, sürecin mutabakat metninin öngördüğü şekilde ilerletilmesi ve barışın kalıcılığının sağlanmasıdır.