İran toplumu bugün ne devrimci bir kopuşa ne de istikrarlı bir normalleşmeye girmiş durumdadır. Mevcut tablo, baskı yoluyla ertelenmiş ancak çözülememiş bir kriz hâlini yansıtmaktadır.
Ocak 2026’da İran Toplumu: Protestolardan Ne Anlamalıyız?
Giriş
Ocak 2026 itibarıyla İran toplumu, tek bir ekonomik şokla, münferit bir siyasi krizle ya da ayrı bir protesto dalgasıyla açıklanamayacak bir dönüm noktasında durmaktadır. Yaşananlar geçim kaynaklarındaki erime, siyasete duyulan güvenin aşınması, gelecek beklentilerinin zayıflaması ve kurumsal kapasitedeki yıpranmanın birikmiş sonucudur. Bu tablo ne ansızın ortaya çıkmıştır ne de tek bir karar ya da olayla açıklanabilecek niteliktedir; aksine gündelik hayatı uzun süredir adım adım şekillendiren ekonomik ve siyasi baskıların doğal bir yansımasıdır.
Bugün gelinen noktada hayat pahalılığındaki sürekli artış, piyasalardaki istikrarsızlık, güvencesiz istihdam, çevresel baskılar, elektrik kesintileri ve kronik su kıtlığı, İran’da gündelik yaşamın olağan unsurları hâline gelmiştir. Bu koşullar altında nüfusun büyük bir kısmı için hayat, “yaşamak”tan çok “ayakta kalma” çabasına dönüşmüştür. Bu durum yalnızca maddi kayıplarla sınırlı değildir; yaygın belirsizlik hissi, kronik yorgunluk ve derin bir psikolojik yıpranma ile de pekişmektedir.
Toplumun geniş kesimleri açısından bu gerçeklik artık makroekonomik göstergelerle değil, doğrudan günlük deneyimlerle hissedilmektedir. Sorun yalnızca fiyat artışları ya da enflasyon değildir. Asıl mesele yarını planlamanın neredeyse imkânsız hâle gelmiş olmasıdır. Aileler bir sonraki ayın kirasını ödeyip ödeyemeyeceklerinden emin değildir. Gençler iş bulmakta zorlanmakta, yurtdışına göçü giderek en makul seçenek olarak görmektedir. Özellikle genç kuşak, kendisini uzun süreli bir belirsizlik duygusuna sıkışmış hissetmektedir.
Buna karşılık, ekonomik olarak görece rahat ve ayrıcalıklı küçük bir kesimin varlığı da toplumda güçlü bir adaletsizlik duygusu yaratmaktadır. Üst düzey yetkililerin çocuklarının yurtdışında iyi koşullarda yaşadığına dair haberlerin sıkça gündeme gelmesi bu duyguyu beslemektedir. Uzun yıllardır dile getirilen yolsuzluk iddiaları ve bunların gündelik hayata yansıması ise devlet ile toplum arasındaki mesafeyi daha da açmaktadır.
Bu noktada sorun yalnızca uygulanan politikaların verimsizliği değildir. Asıl mesele, sistemin inandırıcılığını, dinamizmini ve geleceğe dair umut üretme kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiş olmasıdır. Buna karşın, bu düzenin yerine geçebilecek kurumsallaşmış ve güven veren bir alternatif de henüz ortaya çıkmış değildir. Bu nedenle İran toplumu bugün bir “eşikte” bulunmaktadır. Şöyle ki ne istikrara doğru ilerleyebilmekte ne de açık bir çöküş sürecine girmiş bulunmaktadır.
Sokaklar neden hareketlendi?
Son protesto dalgasının en dikkat çekici yönlerinden biri, Tahran’da esnaf arasında başlayarak kısa sürede kentin Büyük Çarşısı’na da yansımasıdır. Bazârî olarak anılan bu kesim, devrimden bu yana genellikle siyasal düzenle uyumlu bir çizgide durmuştur. Bu nedenle çarşıdaki hareketlilik, protestoların toplumsal tabanının genişlediğine dair önemli bir işaret olarak öne çıkmaktadır.
Bir diğer dikkat çekici gelişme ise özellikle 8 Ocak’tan sonra eylemlerin tek bir mekânla ya da belirli bir toplumsal grupla sınırlı kalmaması, farklı biçimler ve katılımcı profilleriyle ülkenin birçok bölgesine yayılmasıdır. Bu yayılmayla birlikte atılan sloganlar da ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal şikâyetleri içeren çok çeşitli bir içerik kazanmıştır. Dolayısıyla ortada ne tek tip bir protestocu profili ne de ortak ve yeknesak bir talepler bütünü bulunmaktadır.
Buna rağmen, İran’da bu tür protestolarda daha önce de aktif olan gruplar –özellikle siyasi tutuklular– ile diasporadaki muhalefet çevreleri (monarşist ve cumhuriyetçi akımlar) arasında belirli bir yakınlaşmanın arttığına dair işaretler mevcuttur. Ancak bu durum, birleşik bir liderlik ya da örgütsel bütünlüğün ortaya çıktığı anlamına gelmemektedir. Daha çok söylemsel farklılıkların daralması ve farklı kesimlerin şikâyetlerini benzer biçimlerde dile getirmeye başlamasının bir sonucu olarak okunmalıdır. Başka bir ifadeyle bu hizalanma, merkezî bir koordinasyondan ziyade, eşzamanlı ve iç içe geçen krizlerin yarattığı yapısal baskıların ürünüdür.
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, protestoların ilk aşamasında ağırlıklı olarak toplumun temsilcisi ve seçilmiş bir cumhurbaşkanı olarak hareket etmiş, itidal, sükûnet ve diyalog çağrıları yaparak süreci siyasal kanallar üzerinden yönetmeye çalışmıştır. Ancak bu yaklaşım, sokaktaki hareketliliği kontrol altına almak ve gerilimi düşürmek açısından beklenen sonucu üretmemiş, Pezeşkiyan hükümeti protesto sürecini etkin biçimde yönetme kapasitesini kısa sürede kaybetmiştir.
Bu aşamadan itibaren sahaya güvenlik aygıtı hâkim olmuş, sürecin yönetimi büyük ölçüde güvenlik bürokrasisine devredilmiştir. Böylece protestolara verilen tepki iki farklı zamansal ve işlevsel düzleme ayrılmıştır: Gündüz saatlerinde rejim yanlısı gruplar ve örgütlü destekçiler sokaklarda görünürlük sağlayarak sistem lehine gösteriler düzenlerken, gece saatlerinde güvenlik güçleri daha az etkileşime dayalı ve ağırlıklı olarak zor ve şiddet içeren yöntemlerle protestoları bastırmayı önceleyen bir strateji izlemiştir.
Memnuniyetsizliğin temelinde ne var?
Mevcut memnuniyetsizlik dalgası tek bir toplumsal gruba ya da sınıfa indirgenemez. Düşük gelirli kesimler ile giderek yoksullaşan orta sınıf, geçim baskısını ve ekonomik güvensizliği doğrudan ve acil biçimde yaşamaktadır. Bu kesimler için protesto, artan maliyetler ve süregiden belirsizlikle şekillenen günlük hayatın doğal bir uzantısı hâline gelmiştir.
Gençler –özellikle Z kuşağı– ise memnuniyetsizliği yalnızca maddi koşullarla sınırlı görmemektedir. Kimlik, yaşam tarzı ve geleceğe dair artan belirsizlik duygusu, bu kuşak açısından temel rahatsızlık kaynaklarıdır. Kadınlar da kişisel deneyimlerini daha geniş bir toplumsal talebe dönüştürerek bu memnuniyetsizliğin en görünür ve taşıyıcı unsurlarından biri hâline gelmiştir.
Buna karşılık, belirsizlik ve ekonomik istikrarsızlıktan benzer ölçüde etkilenseler de geleneksel çarşı esnafı ve muhafazakâr orta sınıf, olası bir kargaşa ya da toplumsal çöküşün yaratacağı maliyetlerden kaçınmaktadır. Bu durum, açık bir mobilizasyon yerine temkinli bir sessizliğin hâkim olmasına yol açmıştır. Çeşitli toplumsal kesimlerin bu farklı tutumları keskin bir kutuplaşmadan ziyade, taleplerin ve şikâyetlerin üst üste bindiği heterojen bir tablo ortaya koymaktadır.
Bu tablo, İran’ın bir tür “arada kalmışlık” hâlinde olduğunu göstermektedir. Mevcut düzen kendisini sürdürülebilir biçimde yeniden üretemezken, onun yerine geçebilecek uygulanabilir bir alternatif de henüz ortaya çıkmış değildir. Bu nedenle kritik kararlar sürekli ertelenmekte, gerekli reformlar ancak kısmen hayata geçirilmekte ve ne çözülebilen ne de kesin biçimde kapanan krizler birkaç yılda bir yeniden nüksetmektedir.
Sırada ne var?
İran’daki mevcut tablo, yüzeyde bir güvenlik meselesi ya da geçici bir siyasal kriz gibi görünse de özünde devlet ile toplum arasındaki ilişkinin niteliğine dair derin bir sosyolojik sorgulamayı zorunlu kılmaktadır. Protesto yoğunluğunun azalması bu ilişkinin onarıldığına değil, daha çok, çatışmanın geçici olarak bastırıldığına işaret etmektedir. Bu bastırma hâli kısa vadede düzeni sağlasa da uzun vadede toplumsal meşruiyetin aşınması ve devlet-toplum bağlarının zayıflaması riskini beraberinde getirmektedir.
Bölgesel aktörlerin ve komşu ülkelerin İran’daki gelişmeleri yakından takip etmesi, ülke içindeki dinamiklerin artık yalnızca ulusal sınırlar içinde değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Bununla birlikte, dış müdahaleler ve jeopolitik gerilimler mevcut krizin asli kaynağı değildir. Aksine bu faktörler, içeride uzun süredir biriken yapısal tıkanıklıklar üzerinden etkili olabilmektedir. Bu durum, İran’daki toplumsal krizin esasen içsel, tarihsel ve toplumsal bir karakter taşıdığını ortaya koymaktadır.
ABD’nin İran’a yönelik olası askerî müdahalesi ya da müdahaleden kaçınması, büyük ölçüde maliyet-fayda hesaplarına ve sahadaki gerçekçi değerlendirmelere dayanmaktadır. Washington açısından uzun süreli bir savaşın ekonomik, askerî ve siyasal maliyetleri yüksek olduğu gibi, rejim sonrası döneme ilişkin güvenilir ve toplumsal karşılığı olan bir alternatifin bulunmaması da belirleyici bir faktördür. Bu bağlamda, özellikle sembolik figürler üzerinden yürütülen rejim değişikliği senaryolarının ABD karar alıcıları nezdinde sınırlı bir karşılık bulduğu görülmektedir. Bu durum, krizin dış müdahale ile “çözülebilecek” bir mesele olmadığına dair uluslararası farkındalığı güçlendirmektedir.
Bu noktada siyasal sistem, kaçınılmaz olarak temel bir soruyla yüzleşmek zorundadır. Bu soru yalnızca politik ya da güvenlik temelli değil, derinlemesine sosyolojiktir: Günümüz dünyasında ve özellikle bu düzeyde ekonomik, toplumsal ve kuşaksal baskıların biriktiği bir toplumda “yönetmek”, her birkaç yılda bir mevcut duruma yönelik her türlü itirazın şiddetle bastırılması, toplumun ölüm, yas ve kolektif travma döngülerine sürüklenmesi ve ülkenin insanî, kurumsal ve ulusal kaynaklarının ağır biçimde tüketilmesi anlamına mı gelmektedir? Yoksa yönetmek, çatışmayı dönüştürebilen, reform kanallarını açık tutan ve krizleri devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden inşa etme imkânına eviren bir kapasiteyi mi ifade etmektedir?
Reform ve değişim olanaklarının sistematik biçimde savuşturulması, toplumsal itirazın meşru zeminlerini daraltmakta ve taleplerin giderek daha kırılgan, kontrol edilmesi zor ve potansiyel olarak şiddet içeren biçimlerde ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle iç savaş riski yalnızca silahlı çatışma ihtimali üzerinden değil, toplumsal bağların çözülme derecesi üzerinden de değerlendirilmelidir.
Öte yandan protestoların özü toplumsal ve içseldir. Ancak sahada yabancı istihbarat bağlantılı suikast ekiplerine dair güçlü emareler ile ayrılıkçı silahlı grupların özellikle ülkenin batısında gerçekleştirdiği saldırılar da göz ardı edilemez. Bu durum, meşru toplumsal itiraz ile terör ve silahlı şiddet biçimleri arasında net bir ayrım yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Aksi hâlde hem protestoların kriminalize edilmesi hem de güvenlik boşluğunun derinleşmesi riski ortaya çıkacaktır.
Bugün sıklıkla “güvenlik şemsiyesi” olarak ifade edilen durum, yalnızca güvenlik aygıtının varlığına indirgenemez. Bu şemsiye en azından asgari düzeyde toplumsal kabul, rıza ve birlikte yaşama fikrine dayanmadığı sürece sürdürülebilir değildir. Güvenlikte ciddi bir boşluk oluşması şiddetin ve silahlı aktörlerin yayılma riskini artırırken, aşırı ve sürekli baskıya dayalı güvenlik politikaları da hem devleti hem de toplumu yıpratan bir erozyon sürecini hızlandırmaktadır. Bu nedenle kriz, güvenlik-özgürlük ikilemi yerine, toplumsal düzenin hangi araçlarla ve hangi maliyetlerle sürdürülebileceği sorusu üzerinden ele alınmalıdır.
Sonuç olarak İran toplumu bugün ne devrimci bir kopuşa ne de istikrarlı bir normalleşmeye girmiş durumdadır. Mevcut tablo, baskı yoluyla ertelenmiş ancak çözülememiş bir kriz hâlini yansıtmaktadır. Bu eşiğin hangi yöne aşılacağını belirleyecek temel unsur, siyasal iktidarın yönetme anlayışını yeniden tanımlayıp tanımlayamayacağıdır. Aksi takdirde bastırılan çatışmalar, ilerleyen dönemde daha parçalı, daha öngörülemez ve hem toplum hem de devlet açısından çok daha yıkıcı biçimlerde yeniden ortaya çıkacaktır.