12 Günlük Çatışma İran’ın Tehdit ve Güvenlik Anlayışını Değiştirir mi?

12 Günlük Çatışma İran’ın Tehdit ve Güvenlik Anlayışını Değiştirir mi?
Görsel: @ AA Images
12 günlük çatışma sonunda gerçekçi, ölçülebilir ve sahaya dayalı bir tehdit değerlendirmesinin esas alınmaması, İran’ı mevcut güvenlik mimarisiyle gelecekte daha büyük kırılganlıklara sürükleyebilir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

13-24 Haziran’da İran ile İsrail arasında yaşanan 12 günlük çatışma, İran’ın uzun yıllardır benimsediği güvenlik yaklaşımını şekillendiren tehdit algısının güncelliği ve geçerliliği konusunda önemli kırılmalara yol açtı. İran’ın geleneksel güvenlik yaklaşımı, ağırlıklı olarak rejimin iç istikrarını korumaya, etnik grupların ayrılıkçı eğilimlerini engellemeye ve rejim karşıtı muhalif hareketlerin kitleselleşerek bir karşı devrim potansiyeline dönüşmesini önlemeye odaklanmıştır. Dış tehditler ise çoğu zaman bu iç tehditleri tetikleyebilecek ikincil unsurlar olarak değerlendirilmiştir. Ancak bu çatışma sürecinde ortaya çıkan gelişmeler, İran’ın mevcut güvenlik önceliklerini ve tehdit hiyerarşisini yeniden gözden geçirmesini gerektirecek ölçüde çarpıcı sonuçlar doğurdu.

İran’ın güvenlik mimarisi, özellikle 1979 İslam Devrimi’nden sonra iç tehditleri sistematik biçimde önceleyen bir anlayış üzerine inşa edilmiştir. Bu bağlamda Kürt, Arap ve Beluç gibi etnik grupların ayrılıkçı eğilimleri, ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik temel tehdit unsurları olarak görülmüş ve olası bir halk hareketi veya kalkışma senaryosu, rejim güvenliğine yönelik başat risk olarak değerlendirilmiştir. Söz konusu tehdit algısı yalnızca iç dinamiklere odaklanan bir yaklaşımı yansıtmamış, aynı zamanda dış müdahalelerin bu iç kırılganlıkları harekete geçirebileceği varsayımıyla güçlenmiştir. Bu nedenle İran’ın askerî ve istihbari kapasitesi, yalnızca dış saldırılara karşı değil, bu saldırıların içeride yaratabileceği sosyo-politik sarsıntılara karşı da yapılandırılmaya çalışılmıştır.

Ancak İsrail’in gerçekleştirdiği saldırıların yoğunluk ve ölçeğine rağmen İran’ın uzun yıllardır tehdit algısının merkezine yerleştirdiği “rejimin çöküşü ve parçalanma” riskinin herhangi bir şekilde baş göstermediği görülmüştür. Bu süreçte ne bir halk ayaklanması ne de rejime karşı kitlesel bir toplumsal hareket ortaya çıkmıştır. Daha da önemlisi, etnik grupların ve ayrılıkçı silahlı yapıların pasif kalması, bu unsurların dış saldırı durumlarında kendiliğinden harekete geçeceği yönündeki yerleşik güvenlik varsayımını sorgulatmıştır. Toplum genelinde ise ülkedeki istikrarın ve toprak bütünlüğünün korunmasına yönelik bir dayanışma eğiliminin öne çıktığı görülmüştür.

Bu durum İran’ın geleneksel tehdit algısının iki temel ön kabulünü zayıflatmıştır: (1) rejim karşıtı toplumsal hareketlerin dış saldırılarla eşzamanlı olarak ortaya çıkacağı ve (2) etnik grupların böyle bir durumda ayrılıkçı girişimlerde bulunacağı. Her iki riskin de bu kriz döneminde ortaya çıkmaması, İran açısından tehdit tanımlamasının revize edilmesini kaçınılmaz hâle getirmiştir.

Diğer yandan çatışma sürecinde ortaya çıkan en somut sonuçlardan biri, İran’ın konvansiyonel savunma kapasitesindeki yetersizlik ve işlevsizliğin açık biçimde görülmesidir. Özellikle hava savunma sistemlerinin İsrail’in yüksek hassasiyetli füzelerine ve insansız hava araçlarına karşı etkisiz kalması, ülkenin stratejik altyapılarını korumada ciddi açıklar bulunduğunu ortaya koymuştur.

Ayrıca saldırılar öncesinde ve sonrasında ortaya çıkan casusluk faaliyetleri, İran’ın iç güvenlik ve istihbarat yapısının modern tehditlere karşı yeterince donanımlı olmadığını da göstermiştir. Kritik tesislerin hedef alınması ve saldırılardan önceki bilgi sızıntıları, geniş çaplı istihbarat zafiyetlerinin bir yansıması olarak değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda, 12 günlük çatışma sürecinin ardından İran’ın tehdit algısında ve önceliklerinde bir dönüşüm yaşanma olasılığı güçlü biçimde kendini göstermektedir. Tehdit hiyerarşisinde rejim içi istikrarsızlık senaryoları yerine doğrudan ve ölçülebilir dış tehditlerin –özellikle askerî-teknolojik yetersizlikler ve istihbarat zafiyetleri– öncelik kazanması, bu anlamda objektif ve normatif bir beklenti olarak öne çıkmaktadır. Ayrıca hava savunma kapasitesinin modernizasyonu, füze savunma sistemlerinin teknolojik düzeyinin yükseltilmesi ve siber güvenlik altyapısının güçlendirilmesi gibi somut adımlar, İran’ın güvenlik doktrininde öne çıkması gereken yeni öncelikler arasında yer almaktadır.

Bununla birlikte sistemin kendini koruma refleksinin dozunun azaltılması ve etnik gruplarla kurulan ilişkinin daha kapsayıcı, siyasal katılımı önceleyen bir çerçeveye oturtulması, ülkenin iç bütünlüğünü sağlamak açısından daha etkili bir strateji olarak değerlendirilmektedir. Çatışma sürecinde sergilenen toplumsal birliktelik, bu grupların yalnızca iç tehdit potansiyeli olarak değil ulusal güvenlik stratejisinin birer paydaşı olarak görülmesi gerektiğini ortaya koymuştur.

Öte yandan, 12 günlük İsrail çatışması İran açısından salt bir askerî sınanmanın ötesinde, tehdit önceliklendirmesi bağlamında stratejik bir yeniden değerlendirme fırsatı sunarken, İran’ın güvenlik elitleri ve müesses nizamının bu yönde bir dönüşüm gösterip göstermeyeceği belirsizliğini korumaktadır. 12 günlük çatışma sonunda gerçekçi, ölçülebilir ve sahaya dayalı bir tehdit değerlendirmesinin esas alınmaması, İran’ı mevcut güvenlik mimarisiyle gelecekte daha büyük kırılganlıklara sürükleyebilir.

Bununla birlikte müesses nizam, uzun yıllardır benimsediği rejim güvenliği ve etnik ayrılıkçılık odaklı tehdit algısını dönüştürmenin aksi bir sonuç üretip bu tehditlerin aktifleşebileceği koşulları yaratabileceğine inandığı için asıl eğilmesi gereken konular olan konvansiyonel askerî tehditler, savunma riskleri ve casuslukla mücadeleye yeterince odaklanamamaktadır.

Bu çıkmazın aşılması ve İran’ın tehdit algısında ortaya çıkabilecek bir dönüşüm, bütüncül anlamda ülkenin savunma ve güvenlik yöneliminin de değişimini beraberinde getirecektir. Bu sayede İran, konvansiyonel askerî kapasitesini ve kabiliyetlerini geliştirmeye daha fazla odaklanabilecektir. Dönüşen tehdit algısı doğrultusunda Batı ülkeleri ve özellikle komşuları ile işbirliğine dayalı ilişkiler geliştirebilecektir.

Lakin söz konusu durum, İran’da, özellikle 1990’lı yıllardan itibaren konsolide olmaya başlayan, ülke içinde rejim güvenliği ve ayrılıkçılık tehdidini merkeze alan, ülke dışında ise devlet dışı silahlı aktörlerle etkileşimi esas alan güvenlik paradigmasını ve bu paradigmaya bağlı sistem içi klikleri rahatsız edecektir. Bu durum, uzun yıllar boyunca ideolojik kodlar doğrultusunda sürdürülen güvenlik politikalarının ve dolayısıyla sistem içerisinde bu politikaların sunduğu zemin yardımıyla etkinlik kazanan güvenlik bürokrasisi elitlerinin sistemsel çıkarlarını tehdit edecektir. Bu bağlamda İran’ın tehdit algısında ortaya çıkabilecek olan dönüşüm, güvenlik paradigması ve politikalarının ötesine geçen, sistemik bir ihtilafın ve dönüşümün yansıması olarak kendisini gösterebilecektir.