ABD-İran Arasında Yeni Bir Çatışma Mümkün mü?

ABD-İran Arasında Yeni Bir Çatışma Mümkün mü?
Görsel: @shutterstock
ABD’nin İran’a yönelik ikinci askerî operasyonu, mevcut güç dengesi ve konjonktürel dinamikler çerçevesinde gerçekleşebilir bir ihtimaldir, ancak harekât konsepti ve hedef kümesi ilk savaştan farklılaşabilecektir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

ABD-İran çatışmasının askıya alınmasından sonraki bir ay, taraflar arasındaki gerilimin devam ettiğini ve yeni kriz başlıklarının ortaya çıktığını göstermiştir. Bu süreçte Hürmüz Boğazı’nın statüsü, ateşkes sonrası oluşan kırılgan dengenin en önemli sınavı hâline gelmiştir. Gelinen noktada çatışma kalıcı biçimde çözülmemiş, yalnızca şiddetin seviyesi geçici olarak düşmüştür. Taraflar arasındaki güç mücadelesi ve çıkar çatışmaları ise sürmektedir.

Bu çerçevede değerlendirildiğinde, Hürmüz Boğazı üzerindeki statü mücadelesi, iki tarafın da kendi konumunu pekiştirmeye yönelik stratejik hamleler geliştirmesine yol açmıştır. İran, Hürmüz’de kendi inisiyatifinin belirleyici olduğu yeni bir fiilî statü inşa etmeye çalışırken Boğaz’ın savaş öncesi statüye dönüşünü hedefleyen ABD bu tutuma deniz ablukası politikasıyla karşılık vermiştir. Bununla birlikte söz konusu hamlelerin, tarafların üstlendiği stratejik maliyetleri azaltmadığı ve krizin köklü biçimde çözümlenmesine katkı sağlamadığı saptanabilmektedir. Bu durum, her iki aktörün de anlamlı bir kazanım elde edemediği, buna karşın kaynak tüketen ve riski sistematik biçimde yükselten bir pozisyon tahkimatı sürecine hapsolduğunu göstermektedir. Bu çıkmaz, taraflar arasındaki pazarlık sürecinin artık sonuç üretmediğini göstermektedir. Tarafların baskı yoluyla taviz alma çabaları bu aşamada işlevini kaybetmiştir.

Bu bağlamda ABD’nin bölgedeki askerî varlığının ateşkes sürecinde de takviye edilmeye devam ettiği görülmektedir. Bu durum, Washington’ın ileri konuşlanma kapasitesini canlı tutma ve kuvvet hazırlığını sürdürme iradesine işaret etmekte, aynı zamanda siyasi düzeyde müzakere arayışı ile askerî hazırlık süreçlerinin eş zamanlı biçimde yürütüldüğü çift başlı bir strateji izlendiğini ortaya koymaktadır.

İran cephesinde ise karşıt bir tutum bütünü kendisini göstermektedir. İran Dışişleri Bakanlığı ve İran Silahlı Kuvvetleri'nden yapılan açıklamalar, olası bir ikinci saldırıya karşı teyakkuz vurgusunu ön plana çıkarmakta ve ABD’nin askerî operasyonlar aracılığıyla herhangi bir kazanım elde edemeyeceği tezini merkeze almaktadır. Bu doğrultuda 12 Mayıs 2026’da başlatılan kapsamlı askerî tatbikat, salt sembolik bir güç gösterisi olarak değil operasyonel hazırlığı test eden ve kamuoyuna dönük stratejik mesaj değeri taşıyan somut bir eylem olarak okunmalıdır. Tatbikatın, İran’ın olası bir hava indirme saldırısı senaryosunu simüle etmesi, Huzistan, Bender Abbas, Çabahar ve Basra Körfezi adalarında sürdürülen askerî hareketliliğin tatbikatla eş zamanlı yoğunlaşması, İran’ın kuvvet dağılımını ve savunma derinliğini Hürmüz-merkezli bir tehdit algısına göre yeniden konumlandırdığını kanıtlamaktadır. Bu çerçevede İran’ın coğrafi derinlik avantajını ve dağıtık kuvvet yapısını koruyarak ikinci bir darbeyi karşılamaya hazırlandığı ileri sürülebilir.

Diğer yandan İsrail’in bu konjonktürdeki tutumu da ayrı bir çözümlemeyi gerektirmektedir. Tel Aviv, İran’a yönelik savaşın sürekliliği ve nihai olarak İslam Cumhuriyeti rejiminin tasfiyesi tutumunu kararlılıkla sürdürmektedir. Bu perspektiften bakıldığında, yeni bir saldırı olasılığının güçlenmesi İsrail açısından stratejik bir kazanım olarak değerlendirilmektedir. İsrail’in bu süreçte özellikle hava unsurlarıyla müdahil olma kapasitesini ve isteğini koruduğu, Körfez ülkelerinden bazılarıyla –spesifik olarak BAE ile– sürdürdüğü savaş dönemi iş birliğine yönelik iddiaların ise bölgesel güvenlik mimarisini yeni bir aşamaya taşıma potansiyelini barındırdığı değerlendirilmektedir.

Peki bu konjonktür, ABD’nin gerçekten yeni bir askerî operasyona yönelebileceğine işaret etmekte midir? Gelen emareler bu olasılığın somutlaştığına işaret etmektedir. Bununla birlikte şu kritik soru öne çıkmaktadır: Olası bir ikinci operasyonun konsepti ve hedef kümesi, ilk savaş sürecinden hangi boyutlarda ayrışacaktır? Bu bağlamda değerlendirmeler, daha dar ve sınırlı kapsamlı, Hürmüz odaklı, hava unsurlarıyla desteklenmiş amfibi bir harekât çerçevesini öne çıkarmaktadır. Adalara asker çıkartılması, İran’a hava indirmesi gerçekleştirilmesi ve İran donanma gücünün büyük bir darbeye maruz bırakılması bu senaryonun temel bileşenlerini oluşturmaktadır. Bu doğrultuda hedeflerin İran’ın sivil altyapısını ve nükleer tesislerini kapsayacağı olasılığı da gündemde yer tutmaktadır.

Ne var ki söz konusu ikinci saldırının ilk savaş süreciyle kıyaslandığında anlamlı ölçüde farklı bir stratejik sonuç üretip üretemeyeceği, mevcut güç dengesi ve İran’ın direniş kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda son derece kuşkulu görünmektedir. Bu noktada İran’ın balistik füze ve insansız hava aracı kapasitesine ilişkin veriler belirleyici bir analitik ağırlık taşımaktadır. Medya organlarına yansıyan bilgiler, İran’ın bu alanlardaki kayıplarının büyük bir yıpranmaya yol açmadığını ve ortaya çıkan eksikliklerin hızla telafi edildiğini ortaya koymaktadır. Bu durum, İran’ın stratejik karşı saldırı kapasitesinin esas itibarıyla korunduğuna işaret etmektedir. Başka bir deyişle ABD, gerçekleştireceği hava indirme ve çıkarma harekâtlarında konjonktürel ve taktik-operatif başarı elde etse de bu başarıyı operasyonel ve stratejik düzeyde sürdürmesi son derece güç olacaktır. Özellikle Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı merkezli bir harekâtta kalıcı hâkimiyet kurmak, İran’ın asimetrik direniş kapasitesi ve coğrafi avantajları dikkate alındığında gerçekçi bir hedef olarak görünmemektedir.

Bunun yanı sıra İran’ın, ABD ve İsrail’in sivil altyapıyı hedef alması durumunda Körfez ülkelerine eşdeğer bir mukabelede bulunma kapasitesini koruduğu da göz ardı edilmemelidir. Bu olasılık, bölgesel kaosun derinleşmesi ve daha geniş bir aktörler kümesini kapsayan simetrik bir tahribat sarmalının devreye girmesi bakımından ciddi bir risk faktörü oluşturmaktadır. Son dönemde özellikle BAE-İsrail işbirliğine yönelik spekülasyonların yoğunlaşması, İran’ı bu kez daha sert hedef seçimleri yapmaya yöneltebilecek bir algısal tetikleyici işlevi görmektedir. Bunun sonucunda bölgesel istikrarsızlık derinleşecek ve tarafların herhangi biri kesin ve sürdürülebilir bir kazanım elde edemeyecektir.

Bu bağlamda, ABD’nin İran’a yönelik ikinci askerî operasyonu, mevcut güç dengesi ve konjonktürel dinamikler çerçevesinde gerçekleşebilir bir ihtimaldir, ancak harekât konsepti ve hedef kümesi ilk savaştan farklılaşabilecektir. Bununla birlikte söz konusu operasyonun üretebileceği stratejik sonuçlar, birinci saldırının sonuçlarından yapısal olarak ayrışma potansiyeli taşımamaktadır. Temel sorunların çözümsüz kalması, bölgesel dengelerin karmaşıklığı ve İran’ın asimetrik kapasitesini koruması dikkate alındığında, ikinci bir çatışma bölgede şiddet döngüsünü daha da derinleştirebilir.