İran Muhtemel Ekonomik Kazanımlarını Nasıl Kullanır?

İran Muhtemel Ekonomik Kazanımlarını Nasıl Kullanır?
Görsel: @ shutterstock
İran’ın vekil güçlere desteğini tamamen kesmesi beklenmese de savaş sonrası dönemde kaynaklarını daha çok iç istikrar ve konvansiyonel caydırıcılık kapasitesine yöneltmesi öngörülmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

28 Şubat’ta başlayan İran-ABD/İsrail çatışmasını sona erdiren mutabakat zaptı (MoU), kısa vadeli pek çok spekülasyonun yanı sıra orta ve uzun vadeye ilişkin bir dizi soruyu da gündeme taşımaktadır. Bu başlıklar arasında nispeten geri planda kalan, ancak düşük yoğunlukta da olsa tartışılmaya başlanan en önemli meselelerden biri, İran’ın mutabakat çerçevesinde elde edeceği ekonomik imkânları orta ve uzun vadede nasıl değerlendireceğidir. Zira mutabakat İran’a yönelik yaptırımların kaldırılmasını, dondurulmuş varlıklar üzerindeki tedbirlerin sona erdirilmesini ve yaklaşık 300 milyar dolarlık bir ekonomik kaynak yaratılmasını öngörmektedir. İran’ın bu ölçekte bir ekonomik kapasiteye erişme ihtimali, söz konusu kaynakların fiilen ne ölçüde kullanılabileceğinden bağımsız olarak hangi alanlara yönlendirileceği sorusunu da beraberinde getirmiştir.

Bu tartışmanın temelinde, yakın geçmişte gözlemlenen tarihsel bir örüntü yer almaktadır. 2015 yılında imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) sürecinde İran’ın elde ettiği ekonomik kazanımların, bölgesel vekil ve milis ağlarının inşası ve güçlendirilmesi amacıyla bir finansman kaynağı olarak kullanıldığı yönündeki değerlendirmeler, bu durumun arka planını oluşturmaktadır. Söz konusu yönelim, o dönemde İran içinde ve dışında yoğun tartışma ve eleştirilere konu olmuş, İran’ın, ülke ekonomisinin karşı karşıya bulunduğu yapısal sorunların çözümü yerine vekil ve milis aktörler üzerinden bölgesel hegemonya tesis etmeyi amaçladığı ve ekonomik kaynaklarını bu doğrultuda kanalize ettiği yönündeki eleştiriler geniş çevrelerce dile getirilmiştir.

Bu tarihsel tecrübeden hareketle, İran’ın bugün de mevcut mutabakat ve ileride varılabilecek nihai anlaşma sayesinde elde edebileceği ekonomik imkânlar neticesinde benzer bir yönelim sergileyebileceğine ilişkin spekülasyonlar gündeme gelmektedir. Bununla birlikte, mevcut koşullar ve konjonktürel veriler değerlendirildiğinde, bu spekülasyonların geçmişteki örüntüden belirgin biçimde farklılaşacağı daha olası görünmektedir. Bunun için birkaç farklı gerekçe öne sürmek mümkündür.

İlk gerekçe, 2015-2018 dönemi ile mevcut konjonktür arasındaki yapısal ayrımdır. İran, 2015-2018 döneminde bölgesel hegemonya tesis etmek amacıyla vekil ve milis grupları finanse ederken bölgede ABD öncülüğünde yürütülen DEAŞ’la mücadele atmosferi hâkimdi. Suriye’de Esed rejimi iktidarını sürdürmekteydi ve İsrail, 7 Ekim sonrası dönemden farklı olarak saldırganlık ve yayılmacılık eğilimini bugünkü düzeyde sergilemiyordu. Bugün bu konjonktürel koşulların hiç biri geçerli değildir. DEAŞ’la mücadele atmosferi ortadan kalkmış, Esed rejimi çökmüş ve İsrail’in bölgesel saldırganlığı önceki döneme kıyasla belirgin biçimde artmıştır. Bu durum, 2015-2018 dönemine özgü finansman örüntüsünün dayandığı zemini ortadan kaldıran temel bir ayrımı oluşturmaktadır.

Diğer yandan İran, 2024 yılından itibaren bir dizi yapısal gerçeklikle yüzleşmiş ve bu süreç, ülkenin stratejik tercihlerini önemli ölçüde dönüştürmüştür. İlk olarak, İran’ın İsrail tehdidine karşı kendi sınırlarının ötesinde, başta Hizbullah olmak üzere vekil aktörler aracılığıyla tesis ettiği ileri savunma doktrini büyük ölçüde işlevsiz hâle gelmiştir. İran, Ekim 2024’te ilk kez İsrail’in doğrudan hava saldırısına hedef olmuş, böylece İsrail tehdidinin İran topraklarına ulaştığı ve fiilen somutlaştığı ortaya çıkmıştır.

Bunun yanı sıra Suriye’de yaşanan rejim değişikliği, İran’ın milis aktörleri finanse etmek amacıyla tahsis ettiği kaynakların kısa süre içinde radikal bir dönüşümle etkisiz hâle gelebileceğini göstermiştir. Benzer şekilde Lübnan, Irak ve Yemen’deki vekil aktörlerin zamanla otonom bir hareket kabiliyeti kazanabildiği, davranış kalıpları ve stratejik önceliklerinin İran’ın öncelikleriyle her zaman örtüşmeyebildiği de bu süreçte görülmüştür. Bu durum, İran’ın vekil aktörler üzerindeki denetim kapasitesine ilişkin geleneksel varsayımların yeniden değerlendirilmesini gerekli kılmaktadır. Nitekim vekil aktörlerin otonomlaşma eğilimi, İran’ın bu yapılara sağlayacağı ilave finansmanın dahi ülkenin stratejik önceliklerine birebir hizmet edeceği yönündeki beklentiyi zayıflatan önemli bir kısıt olarak değerlendirilebilir.

Bu gelişmelere ek olarak, ABD ve İsrail’in Hizbullah, Husiler ve Irak’taki milis unsurlara yönelik saldırıları, bu yapılara tahsis edilen kaynakların ciddi bir kırılganlık taşıdığını ve dış müdahaleler karşısında hızla etkisiz hâle gelebileceğini İran’a göstermiştir. Bu bağlamda 2024-2026 döneminde yaşanan gelişmeler, İran’a bölgesel güç olmanın yolunun milis ağları kurup genişletmekten ziyade öz savunma ve caydırıcılık kapasitesini geliştirmekten geçtiğini göstermiştir. İran, bu gerçeği hem 12 günlük çatışmada hem de 2026 yılındaki 40 günlük savaşta doğrudan deneyimlemiştir.

Bu tecrübeler, İran’ın mevcut ekonomik imkânlarını geçmişteki örüntülerden farklı bir önceliklendirme çerçevesi içinde değerlendirmesi gerektiğine işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle, vekil savaş paradigmasının vaat ettiği caydırıcılık ile fiilen üretebildiği güvenlik düzeyi arasındaki fark, İran’ın stratejik önceliklerini yeniden şekillendiren belirleyici unsurlardan biri hâline gelmiştir.

Bu gerekçeler bir bütün olarak değerlendirildiğinde, İran’ın bugün elde edebileceği ekonomik kaynakları 2015-2018 döneminde olduğu gibi doğrudan ve yoğun biçimde milis yapılara aktaracağı yönündeki spekülasyonların güçlü bir temele dayanmadığı ileri sürülebilir. Bununla birlikte, İran’ın Lübnan Hizbullahı ve Irak’taki milis unsurları belirli bir düzeyde finanse etmeyi sürdüreceği öngörülmektedir. Zira bu destek, İran açısından ideolojik ve yapısal bir gerçeklik niteliği taşımaktadır. Ancak bu desteğin kapsamının büyük ölçüde sınırlı kalması beklenmektedir.

Bu sınırlılığın iki temel nedeni bulunmaktadır. Birincisi, ilgili yapıların önemli ölçüde kendi kendini finanse edebilen aktörlere dönüşmüş olmasıdır. İkincisi ise bu yapıların bölgesel güvenlik denklemindeki rollerinin değişmesidir. Nitekim söz konusu aktörler artık ileri savunma doktrini çerçevesinde tehdidin İran sınırlarına ulaşmasını engelleyen bir tampon işlev görmekten ziyade İran’ın olası bir çatışma veya savaş durumunda karşı tarafa yıpratma savaşı yürüten ve rakibin enerji ile dikkatini alternatif cephelere yönlendirmesine katkı sağlayan unsurlar hâline gelmiştir.

Bu rol değişimi, ilgili aktörlere yönelik finansmanın niteliğini de dönüştürmektedir. Buna göre ortaya çıkan ilişki, yoğun ve genişlemeci bir kaynak aktarımından ziyade daha sınırlı ve sürdürülebilir bir destek modeline işaret etmektedir.

Bu çerçevede, İran’ın elde edeceği muhtemel ekonomik kaynakları öncelikli olarak konvansiyonel askerî kapasitesinin geliştirilmesine tahsis edeceği değerlendirilmektedir. Bu önceliğin ne denli kritik olduğu, yakın dönemde yaşanan iki savaşta da açık biçimde ortaya çıkmıştır. Her iki süreç de İran’a, vekil ağlarına dayalı caydırıcılığın sağladığı korumanın sınırlı olduğunu ve doğrudan askerî kapasitedeki eksikliklerin stratejik bir kısıt yarattığını göstermiştir.

Öte yandan, savaş sonrası dönemde ekonomik sorunların daha da derinleşmesi beklendiğinden, İran’ın bu kaynakların önemli bir bölümünü ekonomik istikrarın yeniden tesisine yönlendireceği öngörülmektedir. Bu yönelim, dolaylı olarak, ekonomik gerekçelerle ortaya çıkabilecek yeni toplumsal hareketlerin tetiklenme riskini azaltıcı bir işlev de görebilir. Zira iç istikrarın korunması, İran rejimi açısından yalnızca bölgesel hedeflerle bağlantılı bir mesele değil başlı başına merkezî bir önceliktir.

Sonuç olarak, İran’ın muhtemel ekonomik kazanımlarının hangi alanlara yönlendirileceğine ilişkin tartışma, 2015 KOEP deneyiminin basit bir tekrarının ötesinde 2024-2026 döneminde yaşanan stratejik kırılmaların şekillendirdiği yeni bir önceliklendirme mantığı çerçevesinde ele alınmalıdır. İran’ın vekil ve milis ağlarına yönelik finansmanı tamamen sona erdirmesi beklenmemektedir. İran’ın vekil güçlere desteğini tamamen kesmesi beklenmese de savaş sonrası dönemde kaynaklarını daha çok iç istikrar ve konvansiyonel caydırıcılık kapasitesine yöneltmesi öngörülmektedir. Bu tespit, İran’ın bölgesel güvenlik stratejisinin vekil savaş paradigmasından öz savunma ve caydırıcılık eksenli bir anlayışa doğru evrildiğine işaret eden daha geniş çaplı bir dönüşümün parçası olarak okunabilir. Nitekim söz konusu dönüşüm, yalnızca mevcut mutabakatın sağlayacağı kazanımlara bağlı bir tercih değişikliği değil 2024 sonrasında edinilen kümülatif stratejik tecrübenin doğal bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.