İran’ın Kürt Silahlı Örgütlerine Yönelik Stratejisi Değişiyor mu?

İran’ın Kürt Silahlı Örgütlerine Yönelik Stratejisi Değişiyor mu?
İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik devam eden saldırıları, anlık bir tepki olmaktan ziyade uzun süredir biriken bir stratejik dönüşümün sahadaki karşılığıdır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

28 Şubat 2026’da başlayan ABD/İsrail-İran savaşının ilk gününden itibaren Tahran, Irak’ta konuşlu ayrılıkçı Kürt örgütlere yönelik füze ve insansız hava aracı saldırılarını ateşkese rağmen kesintisiz sürdürmektedir. İran’ın bu tercihi örgütsel, siyasi ve stratejik düzlemlerde biriken bir dönüşüm sürecinin sonucu olarak değerlendirilmelidir. Bu saldırılar, doğrudan İran silahlı kuvvetleri unsurları ve Irak’taki İran destekli bazı milis gruplar aracılığıyla yürütülmekte olup giderek yoğunlaşan bir baskı anlayışına dayanmaktadır. Söz konusu saldırıların sürekliliği, İran’ın bu örgütlere yönelik tarihsel yaklaşımını aşamalı bir konsept değişimiyle yeniden şekillendirdiğini göstermektedir. Bu çerçeveyi doğru analiz edebilmek için tarihsel arka planın, 2022 sonrasında ortaya çıkan dönüşüm dinamiklerinin, 2026 koşullarının ve yeni stratejik yaklaşımın birlikte ele alınması gerekmektedir.

Çatışma öncesinde İran, ayrılıkçı Kürt silahlı örgütlerle mücadelesinde birbiriyle bağlantılı üç temel unsura dayanan bir strateji izlemekteydi: dekapitasyon, konjonktürel saldırı ve cezalandırma. Dekapitasyon bağlamında en dikkat çekici örnekler, İran Kürdistanı Demokrat Partisi (İKDP) liderleri Abdurrahman Kasımlo’nun 1989’da Viyana’da ve Sadık Şerefkendi’nin 1992’de Berlin’de gerçekleştirilen suikastlarla öldürülmesidir. Bu operasyonlar, devlet dışı silahlı aktörlerle mücadelede yaygın olarak kullanılan “başsız bırakma” yaklaşımını yansıtmakta, örgütlerin üst düzey liderliğini hedef alarak stratejik yönelimlerini ve operasyonel koordinasyonlarını kalıcı biçimde zayıflatmayı amaçlamaktaydı. Bu tür suikastların yalnızca fiziksel tasfiye anlamına gelmediği, aynı zamanda örgüt içinde güvensizlik ve çözülme dinamiklerini tetikleyen güçlü bir siyasi mesaj taşıdığı da söylenebilir.

Buna karşılık konjonktürel saldırı ve cezalandırma yaklaşımı çerçevesinde İran’ın daha sistematik bir çizgi izlediği görülmektedir. İran sınırları içinde gerçekleşen her silahlı eylemin ardından, bu eylemlerden sorumlu tutulan örgütlerin Irak’taki yerleşkelerine belirli bir süre sonra füze saldırıları düzenlenmiştir. Bu yaklaşım, temelde caydırıcılık ve cezalandırma mantığına dayanmakta; sürekli ve kapsamlı bir baskı kurmaktan ziyade tetikleyici olaylara bağlı, sınırlı ve tepkisel müdahaleler şeklinde uygulanmaktaydı. Başka bir ifadeyle bu dönemdeki stratejik yaklaşım reaktif bir karakter taşımış, örgütlerin varlığını yapısal olarak hedef alan sürekli bir baskı mekanizması yerine, belirli eşiklerin aşılmasıyla devreye giren ölçülü karşılık döngüsü şeklinde işlemiştir.

2022 sonrası dönüşümün dinamikleri

Bu stratejik yaklaşımın dönüm noktası ise 2022 yılına denk gelmektedir. Mehsa Emini’nin ölümünün ardından şiddetlenen ve özellikle Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelerde derinleşen protestoların yarattığı sosyo-politik ortam, İran’ın ayrılıkçı Kürt yapılara yönelik tehdit algısını belirgin biçimde değiştirmiştir. Emini protestolarının en yoğun şekilde Batı Azerbaycan, Kürdistan, Kirmanşah ve İlam gibi bölgelerde ortaya çıkması, İran güvenlik aygıtı açısından bu örgütlerin yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasi ve ideolojik etki kapasitesinin de yüksek olduğu yönündeki değerlendirmeyi güçlendirmiştir.

Bu dönemde İran, Irak merkezî hükümetine söz konusu örgütlerin tasfiye edilmesi yönünde yoğun diplomatik ve siyasi baskı uygularken, aynı zamanda örgütlerin yerleşkelerini doğrudan hedef alan operasyonlarını da belirgin şekilde artırmıştır. 2022-2023 döneminde yükseliş gösteren bu saldırı dalgası, 2024 itibarıyla görece zayıflamış, özellikle 2025’teki 12 günlük çatışma sürecinde Kürt örgütlerin hareketsiz kalması, İran açısından tehdit algısının geçici olarak düşmesine ve baskı düzeyinin azalmasına zemin hazırlamıştır.

Bu kısa süreli sakinleşme, stratejik bir geri adımın değil, tehdit algısındaki geçici düşüşün sonucu olduğundan, daha geniş çaplı dönüşüm sürecinin yönünü değiştirmemiştir.

2026’da tehdit algısının yeniden yapılanması

2026 yılının başında denklem köklü biçimde değişmiştir. İran’ın özellikle Kirmanşah ve Luristan bölgelerinde ortaya çıkan protesto hareketlerinde ayrılıkçı Kürt örgütlerin artan etkinliği, İran’ın güvenlik algısını yeniden derinleştiren bir unsur olarak öne çıkmıştır. Bu toplumsal hassas zemine, örgütsel düzeyde önemli bir gelişme de eklenmiştir: 22 Şubat’ta İKDP, PJAK, PAK, Komala ve Habat arasında kurulan iş birliği çerçevesi ile “İran Kürdistanı Siyasi Güçler Koalisyonu”nun resmen ilan edilmesi, İran’ın tehdit algısını niteliksel olarak değiştirmiştir. Bu koalisyon, yalnızca örgütsel bir yakınlaşma olarak görülmemiş, ABD/İsrail baskısının İran üzerinde yoğunlaştığı bir dönemde, ayrılıkçı projenin dış destekle eşgüdüm içinde ilerletilmesine yönelik bir hazırlık olarak değerlendirilmiş ve İran’ı üst düzey bir teyakkuz hâline geçirmiştir.

Nihayet 28 Şubat’ta başlayan silahlı çatışmayla birlikte bu örgütlerin ABD ve İsrail ile açık iş birliğine yönelmeleri ve kamuoyu önünde bu ülkelerden destek talep etmeleri, İran’ın harekete geçmesini tetikleyen başlıca unsur olmuştur. Bu örgütler, fiilen yalnızca silahlı ayrılıkçı yapılar olmadıklarını, aynı zamanda dış askerî aktörlerle koordinasyon arayan ve İran’ın toprak bütünlüğünü hedef alan stratejik aktörler olduklarını ortaya koymuştur. Buna eşlik eden bir diğer önemli gelişme ise ABD-İsrail saldırılarının İran’ın batısındaki Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgelere yönelmesidir. Bu durum, söz konusu alanlarda eş zamanlı bir ayaklanma zemini oluşturulmaya çalışıldığı yönünde bir algı yaratmış, İran’ın tehdit değerlendirmesini örgütsel düzeyin ötesine taşıyarak doğrudan toprak bütünlüğü meselesine bağlamıştır.

Bu bağlamda dönemin İran Milli Güvenlik Yüksek Konseyi Genel Sekreteri Ali Laricani’nin çatışmanın hemen başında dile getirdiği “bu süreçte herhangi bir ayrılıkçı girişimi en sert şekilde cezalandıracağız” yönündeki açıklama, yalnızca diplomatik bir uyarı değil, şekillenmekte olan yeni stratejik yaklaşımın kamuoyuna yansıyan açık bir ifadesi olarak değerlendirilmelidir.

Yeni stratejik konsept: Yıpratma, sürekli baskı ve PJAK istisnası

Tüm bu gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde İran’ın, ayrılıkçı Kürt örgütlere karşı tarihsel olarak benimsediği tepkisel ve dekapitasyon odaklı yaklaşımdan, yıpratma ve sürekli baskı mantığına dayanan niteliksel olarak farklı bir konsepte yöneldiği görülmektedir. Bu yeni yaklaşımın en belirgin özelliği, örgütleri belirli tetikleyici olaylara bağlı cezalandırma döngüsü içinde değil, bulundukları yerleşkelerde sürekli askerî baskı altında tutarak zamanla aşındırmayı esas almasıdır. Hedef seçimine bakıldığında da bu fark açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu doğrultuda kritik altyapı unsurları ya da üst düzey isimler yerine örgütlerin genel operasyonel varlığı hedef alınmakta, bu da yoğunluk ve baskı temelli yaklaşımın, dekapitasyon merkezli anlayışın önüne geçtiğini göstermektedir. Bu konseptin temel amacının doğrudan örgütsel tasfiye ya da alan kontrolünü tek taraflı olarak sağlamak olmadığı, aksine bu yapıların herhangi bir mobilizasyon sürecine girmeden önce kapasitelerini kalıcı biçimde aşındırmak ve İran sınırları içinde eylem üretme potansiyellerini yapısal olarak sınırlamak olduğu değerlendirilebilir.

Bununla birlikte stratejik yaklaşımda yaşanan bu değişim, bazı süreklilik unsurlarını da barındırmaktadır. İran’ın bu süreçte hedef aldığı örgütlerin İKDP, Komala ve PAK olduğu, bu tercihlerin geçmiş dönemlerle belirgin bir süreklilik taşıdığı görülmektedir. Buna karşılık koalisyon içinde yer almasına rağmen PJAK’ın hedef alınmaması, yeni yaklaşımın en dikkat çekici yönlerinden biridir. Bu ayrım, İran’ın PJAK ile ilişkisini korumaya ve yeni stratejik çerçevede bu örgütün konumunu sabit tutmaya yönelik bilinçli bir tercih yaptığını göstermektedir. Bu tercih yalnızca ikili ilişkiyi yönetmeye dönük bir esneklik olarak değerlendirilmemelidir. Zira koalisyon içindeki diğer örgütler hedef alınırken PJAK’ın dışarıda bırakılması, Kürt örgütler arasında PJAK’a yönelik güvensizlik üretmekte ve koalisyonun iç bütünlüğünü zayıflatan bir unsur hâline gelmektedir. Bu bağlamda İran’ın bu yaklaşımı, PJAK üzerinden örgütler arası dengeleri etkilemeye ve koalisyonun ortak hareket kapasitesini içeriden zayıflatmaya yönelik hesaplı bir stratejik hamle olarak okunabilir.

Bu genel çerçeve dikkate alındığında İran’ın silahlı Kürt örgütlere yönelik devam eden saldırıları, anlık bir tepki olmaktan ziyade uzun süredir biriken bir stratejik dönüşümün sahadaki karşılığıdır. Dekapitasyon ve cezalandırma yaklaşımından yıpratma ve sürekli baskı anlayışına geçiş, İran’ın bu örgütleri artık sınır ötesi bir sorun olarak değil, toprak bütünlüğüne, iç siyasi istikrara ve bölgesel dengeye yönelik yapısal bir tehdit olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu yaklaşımın ateşkes sonrasında da devam etmesi, söz konusu stratejinin yalnızca savaş koşullarına bağlı olmadığını, İran’ın bölgesel güvenlik anlayışında daha kalıcı bir yeniden tanımlamanın parçası hâline geldiğini göstermektedir.