Urmiye Protestoları ve Kırılgan Stratejinin Geleceği

Urmiye Protestoları ve Kırılgan Stratejinin Geleceği
Bir bütün olarak bakıldığında İran devletinin Türkler ile Kürtler arasındaki gerilimi kalıcı hâle getirmeyi; merkezî yönetimi ise her iki topluluk açısından da gerilimleri azaltan, güvenlik ve istikrar sağlayan bir aktör olarak konumlandırmayı hedeflediği görülmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

İran’ın Batı Azerbaycan Eyaleti’nin Urmiye şehrinde, 22 Mart günü Hz. Ali’nin şehadet günü dolayısıyla gerçekleştirilen merasimler esnasında Türk nüfusun yaptığı protesto yürüyüşleri, bölgede uzun süredir devam eden gerilimin yeni bir tezahürüydü. Protestolara, 18 Mart’ta Urmiye’de düzenlenen ve yaklaşık 100 bin kişinin katıldığı iddia edilen Nevruz kutlamalarında Kürt grupların Türk bayrağını yakması ve “Urmiye Kürdistan’dır” ve “Urmiye Kürdistan’ın kalbidir” sloganları atması temel neden oldu. Türk milliyetçiliğinin ve PKK/PJAK karşıtlığının öne çıktığı 22 Mart’taki gösterilerde çok sayıda kişi gözaltına alınırken 7 protestocunun tutuklandığı bildirildi.

Her ne kadar gerilim birkaç gün içinde tırmanmış gibi görünse de 2 Mart’taki erken Nevruz kutlamalarında Türk bayrağının yakıldığı Maku’de yaşananlar Türkler arasında büyük infiale yol açmış ve olayların fitilini ateşlemişti. İran makamları, süreci ancak tepkiler büyüdükten ve 22 Mart’ta patlama noktasına geldikten sonra atılan adımlarla kontrol altına alabildi. Sonrasında ise adli süreç başlatıldı. Ne var ki daha önce yaşanan benzer olaylar dikkate alınınca yaşananların son olmayacağını söylemek mümkündür. Nitekim bu son gerilimin kısa ve orta vadede nasıl bir seyir izleyebileceğini ve ne boyutlara ulaşabileceğini öngörebilmek için de arka plandaki nedenleri ve etkili faktörleri doğru tanımlamak gerekmektedir.

İlk bakışta, söz konusu gerilim sürecini iki topluluk arasında doğal olarak gelişen bir sosyo-politik dinamik olarak değerlendirmek mümkündür. Ancak İran devlet aklının sahip olduğu tarihsel kodlar, kolektif bellek ve stratejik yönelimler göz önüne alındığında, bu süreci yalnızca iki farklı etnik grup arasındaki bir ihtilaf ve gerilim olarak açıklamak meselenin anlaşılmasına yetmemektedir. Bu çerçevede, yüzyılı aşkın bir süredir inşa edilen İran devlet aklının Türk ve Kürt topluluklarına yönelik algısı ve stratejik yaklaşımları dikkate alındığında, Urmiye protestolarının ve genel olarak iki topluluk arasındaki gerilim sürecinin, tarihsel bir stratejinin güncel bir yansıması olduğu söylenebilir.

İran devleti, öteden beri Türk ve Kürt toplulukları, sahip oldukları siyasal hareket potansiyeli ve sosyo-politik dinamizm nedeniyle iki temel risk unsuru olarak görmüştür. Bu çerçevede, 20. yüzyılın başlarında Türk ve Kürt toplulukları içinde ortaya çıkan milliyetçi siyasi hareketler, devlet nezdinde önemli bir tehdit algısına yol açmıştır. Bu risk algısı, 1940’lı yıllara gelindiğinde daha da pekişmiştir. Bu dönemde Sovyet işgali altında bulunan İran’da SSCB’nin desteğiyle kurulan Mahabad Cumhuriyeti ve Azerbaycan Milli Hükümeti ile bu iki yapı arasındaki işbirliği, devlet nezdinde Türk ve Kürt siyasi hareketlerine ilişkin kalıcı bir tehdit algısı oluşturmuştur. Böylece söz konusu iki siyasi hareket, dış destek ve işbirliği yoluyla İran’ın bütünlüğünü ve Fars etnisitesi merkezli egemenlik anlayışını sarsabilecek unsurlar olarak konumlandırılmıştır.

Bu anlayış, İran devlet aklının söz konusu iki topluluk arasında gerilim ve ihtilaf yaratmasına veya mevcut doğal gerilimleri derinleştirme yönünde bir strateji geliştirmesine yol açmıştır. İki topluluk arasındaki gerilim ve hatta çatışmanın, merkezî otoritenin lehine bir durum olduğu öngörüsüyle hareket eden İran devleti, Şah döneminde bu stratejiyi uygulamaya koymuştur.

Bu strateji, İslam Cumhuriyeti döneminde farklı bir boyut ve nitelik kazanmıştır. Devrim sonrasında Batı Azerbaycan ve Kürdistan eyaletlerinde silahlı Kürt gruplar öncülüğünde başlayan ayaklanmalar, Kürt ve Türk toplulukları arasındaki gerilimi kısmen çatışmaya dönüştürürken yeni rejimin Şah döneminden devralınan stratejiyi sürdürmesine zemin hazırlamıştır.

Bu yeni süreçte Kürt ve Türk topluluklar, bu topluluklar içinden çıkan milliyetçi siyasi hareketler ve silahlı gruplarca birbirlerine karşı kışkırtılmıştır. Bunun yanı sıra Türklerin yaşadığı yerlere dönük politikalar da hoşnutsuzluğu artırmıştır. Batı Azerbaycan ve Urmiye merkezli olarak gerçekleştirilen demografik mühendislik faaliyetleri; Urmiye Gölü’nün verimliliğini azaltmaya yönelik projeler; Türk ve Kürt nüfus dengesinin sarsılması; İKDP, Komele ve PKK/PJAK örgütlerinin faaliyetlerine ve Türk topluluğuna yönelik saldırılarına belirli ölçüde alan açılması, genel stratejinin parçaları olmuştur.

Öte yandan Türk topluluğunun büyük kesiminin Şii, Kürt topluluğunun ise Sünni olması; Türk topluluğunun etnik bakımdan Türkiye ve Azerbaycan, Kürt topluluğunun ise mezhebi açıdan Türkiye ve Irak ile olan bağları da bu stratejinin belirleyici unsurları arasında yer almıştır. Bu bağlamda, Türk topluluk mezhepsel aidiyet üzerinden İran devletine bağlı tutulmaya çalışılırken, Kürt topluluk ise Fars etnisitesi ile tarihsel ve kültürel yakınlık ve “ortak köken” anlatısı üzerinden şekillendirilmek istenmiştir.

Bir bütün olarak bakıldığında İran devletinin saydığımız etkenlerden hareketle Türkler ile Kürtler arasındaki gerilimi kalıcı hâle getirmeyi; merkezî yönetimi ise her iki topluluk açısından da gerilimleri azaltan, güvenlik ve istikrar sağlayan bir aktör olarak konumlandırmayı hedeflediği görülmektedir.

Ne var ki söz konusu strateji son yıllarda kırılgan bir nitelik kazanmaya başlamıştır. Bu kırılganlık, 2020 ve 2022 yıllarında daha da belirginleşmiştir. 2020’de 2. Karabağ Savaşı ile birlikte İran’da yükselen Türk milliyetçiliği ve 2022’de Mehsa Emini protestoları sürecinde PKK/PJAK terör örgütlerinin ve diğer Kürt örgütlerin etkisiyle ivme kazanan Kürt milliyetçiliği, söz konusu etnik siyasi hareketlerin kitlesel potansiyelini açık bir şekilde ortaya koymuştur.

Bu durum, İran devlet aklının iki etnik grup arasında uyguladığı gerilimi dengeleme ve sınırlı muhalefete (silahlı hareketler de dahil olmak üzere) alan açma odaklı stratejisinin işlevselliğini sorgulanır hâle getirmiştir. Zira her iki süreçte de ilgili siyasi hareketler açısından “yakın/birincil karşıt” unsur, diğer topluluk ya da siyasi hareket değil, doğrudan İran’ın devlet yapısı olmuştur. Bu gelişmeler, İran açısından bu stratejinin hesap edilmemiş sonuçlar doğurabileceğini ve sosyo-politik tehditlerin daha yüksek boyutlara ulaşabileceğini göstermiştir.

Gelinen nokta, İran müesses nizamı içinde de kısmi bir ayrışma yaratmıştır. Bir yandan aile bağları itibarıyla Kürt ve Türk topluluklara yakın bir profil çizen Mesud Pezeşkiyan’ın cumhurbaşkanlığı desteklenirken, diğer yandan uzun yıllardır esas alınan stratejinin ve anlayışın sürdürülmesi yönünde bir eğilim sürmektedir. Bu eğilim, Türk ve Kürt topluluklar arasındaki gerilim ortamının devamını sağlamayı ve bu gerilimi bölgesel rakip olarak görülen Türkiye’ye dolaylı bir baskı aracı olarak taşımayı stratejik bir araç olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla, bu stratejinin korunarak sürdürülmesi hedeflenmektedir. Türkiye’de terörü sona erdirmek için yürütülen sürecin İran’da rahatsızlık yaratmasının arka planında da bu stratejik anlayışın izlerini görmek mümkündür.

Sonuç olarak, İran rejiminin yaklaşımına uzun süredir hâkim olan “gerilim” stratejisinin günümüzde kazandığı kırılgan nitelik ve konjonktürel olarak Türkiye bağlamında taşıdığı araçsallık, İran açısından ciddi bir ikilem yaratmaktadır. Bu durum aynı zamanda, son yıllarda farklı nitelik, ölçek ve boyutlarda toplumsal hareketlerle karşı karşıya kalan İran’ın iç güvenlik kaygılarını da artırmaktadır. Zira İran müesses nizamı açısından toplumsal hareketler başat güvenlik sorunu haline gelirken etnik temelli toplumsal hareketler ve gerilimler de bu endişeyi derinleştirmektedir. Bu nedenle İran’ın Türkler ve Kürtler arasındaki gerilimi besleme stratejisinde ısrar etmesi önemli güvenlik risklerine neden olma potansiyeli taşımaktadır.