ABD-İran Gerilimi: Kırılgan Ateşkesin Devamı mı Savaşa Dönüş mü?

ABD-İran Gerilimi: Kırılgan Ateşkesin Devamı mı Savaşa Dönüş mü?
Görsel: @shutterstock
Mevcut kriz, ABD-İran hattında yeniden büyük ölçekli bir çatışmaya evrilme riski taşımaktadır.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz
Araştırmacı Çağatay Balcı

ABD ile İran arasında yakın zamanda tesis edilen ateşkes, Trump’ın Ankara’daki NATO Zirvesi’nde yaptığı “ateşkes benim için bitti” açıklamasıyla yeni ve daha kırılgan bir aşamaya girmiştir. Esasen ateşkes, taraflar arasındaki karşılıklı güvensizlik, talep ve taviz beklentilerindeki uyumsuzluk nedeniyle başlangıcından itibaren istikrarsız bir zemine oturmuş, kalıcı bir uzlaşıdan ziyade şartlara bağlı geçici bir mütareke niteliği taşımıştır. Bu kırılganlığı artıran unsurlardan biri de İran’ın ateşkesin ön koşulu olarak öne sürdüğü Lübnan meselesidir. Tahran, İsrail’in Lübnan ve Hizbullah’a yönelik saldırılarının tamamen durdurulmasını talep ederken, İsrail’in ABD’nin arabuluculuk çabalarına rağmen bu operasyonları sürdürmesi ateşkes rejimini daha da zayıflatmıştır.

Bununla birlikte ateşkesi fiilen sona erdiren gelişme, İsrail-Lübnan hattındaki gerilimden çok ABD ile İran arasında çatışmanın yeniden tırmanması olmuştur. Trump’ın açıklamasını izleyen süreçte ABD’nin Bender Abbas, Çabahar ve İran’a ait adalara yönelik kapsamlı hava harekâtı düzenlemesi, buna karşılık İran’ın Körfez’deki ve Irak’taki ABD üsleri ile bölgedeki Amerikan deniz unsurlarını hedef alması, bölgenin yeniden geniş çaplı bir savaşa sürüklenme ihtimalini gündeme taşımıştır. Bu gelişmeler yalnızca ateşkesin fiilî işlerliğini sorgulanır hâle getirmemiş, aynı zamanda tarafların askerî caydırıcılık hesaplarını ve kriz yönetimi stratejilerini de yeniden şekillendirmiştir.

Başlıktaki sorunun yanıtlanabilmesi için son askerî hareketliliğin ateşkes öncesinde de gözlenen sınırlı çatışma örüntüsünün devamı niteliğinde olduğu dikkate alınmalıdır. Son dalganın yoğunluğu ve coğrafi yayılımına rağmen ABD’nin Hürmüz Boğazı merkezli krizi yönetirken sınırlı askerî angajman yaklaşımını koruduğu anlaşılmaktadır. Hedef alınan bölgelerin niteliği de Washington’un amacının İran’ın Hürmüz üzerindeki mutlak inisiyatif arayışını sınırlandırmak ve caydırıcılığı yeniden tesis etmek olduğunu göstermektedir. Bu çerçevede ABD’nin askerî müdahalesi, kapsamlı bir işgal veya rejim değişikliği stratejisinden ziyade kontrollü güç kullanımına dayalı sınırlı bir caydırıcılık politikası olarak değerlendirilebilir.

İran’ın misilleme davranışı da benzer bir stratejik hesaplamaya işaret etmektedir. Körfez’deki ve Irak’taki ABD üsleri ile bölgedeki Amerikan deniz unsurlarına yönelik füze ve İHA saldırılarıyla yetinilmesi, Babü’l-Mendeb’in kapatılması veya “cephelerin birliği” doktrini kapsamında Husiler ile Hizbullah’ın çatışmaya doğrudan dâhil edilmesi gibi tırmandırıcı seçeneklere başvurulmaması, Tahran’ın da topyekûn savaştan kaçınma iradesini ortaya koymaktadır. Bu nedenle İran’ın mevcut askerî tepkisi, çatışmayı genişletmeyi değil iç ve dış kamuoyuna caydırıcılık mesajı vermeyi amaçlayan hesaplanmış ve sınırlı bir misilleme stratejisi olarak okunmalıdır.

Tarafların benimsediği bu yaklaşım, diplomatik temaslarla sınırlı askerî angajmanın eş zamanlı sürdüğü ve “kırılgan ateşkes statükosu” olarak tanımlanabilecek yeni bir dengeye işaret etmektedir. Bununla birlikte mevcut kriz, ABD-İran hattında yeniden büyük ölçekli bir çatışmaya evrilme riski taşımaktadır. Dolayısıyla bu kırılgan dengenin sürdürülebilirliği, büyük ölçüde her iki tarafın mevcut sınırlı angajman stratejisini koruma iradesine bağlı olacaktır.

Bu noktada en dikkat çekici gelişme, Trump’ın ateşkes ve mutabakatın ardından ilk kez resmî olarak “ateşkes bitti” açıklamasını yapmasıdır. Stratejik açıdan daha önemli bir gösterge ise NATO’nun ABD-İran denklemine daha görünür biçimde dâhil olma ihtimalinin belirginleşmesidir. Ankara’da düzenlenen NATO Zirvesi’nin sonuç bildirgesinde İran meselesi ile Hürmüz krizine özel vurgu yapılması ve NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin ABD’nin İran’a yönelik son saldırılarını “gerekli” olarak nitelendirerek desteklemesi, ittifakın önceki çekimser tutumundan kısmen uzaklaşabileceğine işaret etmektedir. Nitekim 28 Şubat’ta başlayan ABD/İsrail-İran çatışması boyunca NATO, Washington lehine güçlü bir destek pozisyonu almamış, bu yaklaşım da Trump tarafından açık biçimde eleştirilmişti. Buna karşılık son zirvede ortaya çıkan tablo, ittifakın özellikle Hürmüz krizinde ABD’ye daha aktif destek sağlayabilecek bir çizgiye yaklaşabileceğini göstermektedir. Böyle bir yönelim, yalnızca savaşa dönüş ihtimalini artırmakla kalmayacak olası bir çatışmanın coğrafi ve askerî kapsamını da genişletebilecektir. Bu yönüyle NATO’nun tutumundaki değişim, ittifak dayanışmasının Avrupa-Atlantik güvenlik alanının ötesine taşınabileceğini göstermesi bakımından da stratejik önem taşımaktadır.

ABD’nin son hava harekâtında Gülistan eyaletindeki Akkale Köprüsü’nün hedef alınması, çatışmanın geleceğine ilişkin önemli bir stratejik gösterge olarak öne çıkmaktadır. Deniz ablukasının ardından Çin, Rusya ve İran arasındaki ticaretin başlıca güzergâhlarından biri hâline gelen ve son dönemde yük treni trafiğinin belirgin biçimde arttığı köprünün vurulması, bir yandan Washington’un gerektiğinde İran’ın sivil ve ekonomik altyapısını hedef almaya hazır olduğunu gösterirken diğer yandan Çin ve Rusya’ya yönelik dolaylı bir stratejik mesaj niteliği taşımaktadır. NATO’nun son dönemde sergilediği daha destekleyici tutumla birlikte değerlendirildiğinde bu gelişme, çatışmanın yalnızca ABD ile İran arasındaki ikili bir kriz olmaktan çıkarak büyük güç rekabetinin daha görünür bir parçasına dönüşme potansiyeline işaret etmektedir.

Buna ek olarak İsrail’in, özellikle Netanyahu’nun iç siyasi ihtiyaçları doğrultusunda, İran ile çatışmanın yeniden başlamasına hazır olduğu, Trump’ın ise ABD’deki seçimler öncesinde hızlı ve kesin bir sonuç arayışını sürdürdüğü değerlendirilmektedir. Bu iki aktörün siyasi takvimle yakından bağlantılı stratejik hesapları, mevcut kırılgan dengenin sürdürülebilirliğini büyük ölçüde dışsal ve iç siyasi dinamiklere bağımlı hâle getirmektedir. Bu çerçevede sürecin en önemli belirleyicisi, Washington’un tercih edeceği strateji olacaktır. Bir senaryoda Trump yönetimi, NATO’nun desteğini diplomatik baskıyı artırmak ve İran’ı kapsamlı bir anlaşmaya zorlamak amacıyla kullanabilir. Daha yüksek risk taşıyan alternatif senaryoda ise aynı destek, İsrail ile koordineli biçimde ateşkesin fiilen sona erdirilmesi ve Hürmüz merkezli yeni bir askerî tırmanmanın önünü açabilir. Dolayısıyla mevcut sürecin geleceği, diplomatik baskı ile sınırlı askerî angajman arasındaki hassas dengenin korunmasına, bunun da büyük ölçüde ABD’nin iç siyasi hesapları ile NATO’nun bölgesel angajman düzeyine bağlı görünmektedir.