ABD-İran Nükleer Müzakerelerinde Yeni Dönem

ABD-İran Nükleer Müzakerelerinde Yeni Dönem
Görsel @freepik-iramcenter
ABD ile İran arasında uzun süredir devam eden gerilimin ardından, tarafların 12 Nisan'da Umman’da müzakere masasına oturma kararı, bölgesel ve küresel siyasetin seyrini değiştirebilecek kritik bir gelişme niteliğindedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

ABD ile İran arasında uzun süredir devam eden gerilimin ardından tarafların 12 Nisan’da Umman’da müzakere masasına oturma kararı, bölgesel ve küresel siyasetin seyrini değiştirebilecek kritik bir gelişme niteliğindedir. İki ülke arasındaki bu diplomatik hamle, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ocak 2025’te yeniden göreve başlamasından bu yana Washington ile Tahran arasında gerçekleşecek ilk resmî diyalog olma özelliğini taşıyor. Trump, iki ülke heyetinin doğrudan müzakere edeceğini belirtirken İran tarafı, müzakerelerin dolaylı olacağı yönündeki ısrarlı açıklamalarına devam ediyor. ABD heyetine Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff’un, İran heyetine ise Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin başkanlık etmesi bekleniyor.

Söz konusu müzakereler, son aylarda tırmanan gerilim sonrası gelişen ve iki taraf arasındaki diplomatik temasın yeniden kurulmasını sağlayan mektuplaşmalar neticesinde mümkün oldu. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Umman’ın arabuluculuk rolleri müzakere sürecinin başlamasını kolaylaştırdı. Trump’ın mektubu, BAE Devlet Başkanı’nın Diplomasi Danışmanı Enver Gargaş tarafından 12 Mart’ta İran’a iletildi. İran ise resmî yanıtını 26 Mart’ta Umman üzerinden Washington’a gönderdi. İranlı kaynaklara göre BAE’nin görüşmelere ev sahipliği yapma isteği İran tarafından geri çevrildi ve Tahran müzakereler için Umman’ı tercih etti.

Neden Umman?

Umman’ın İran-ABD ilişkilerindeki arabulucu rolü uzun bir geçmişe dayanıyor. 1970’lerden bu yana sürdürdüğü dengeli diplomasi yaklaşımı sayesinde Umman hem İran hem de Batılı güçlerle eş zamanlı olarak yapıcı ilişkiler geliştirmeyi başarmıştır. Özellikle 2011-2013 yılları arasında Obama yönetimi ile İran arasındaki gizli müzakerelere ev sahipliği yaparak 2015 Nükleer Anlaşması’na (KOEP) giden süreçte önemli bir rol oynaması, Umman’ı İran açısından güvenilir bir arabulucu konumuna getirmiştir. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin “Umman’a arabulucu olarak iyi sicili nedeniyle güveniyoruz” sözleri, Tahran yönetiminin Maskat’a duyduğu güvenin resmî düzeyde teyidi niteliğindedir. Öte yandan İran’ın BAE’yi tercih etmemesinde Abu Dabi’nin Tel Aviv ile olan angajmanı ve Körfez’deki üç ada (Büyük Tunb, Küçük Tunb ve Ebu Musa) üzerindeki devam eden egemenlik anlaşmazlıkları belirleyici olmuştur.

 

İran-ABD ilişkilerinde son yıllarda Katar da önemli bir arabulucu olarak öne çıkmıştı. Ancak Doha’nın Suriye’deki son gelişmeler sırasında Tahran’ın müttefiki Esed’e karşı Ahmed el-Şara yönetimini desteklemesi ve 2023'te İran-ABD mahkûm takası kapsamında Güney Kore’den Katar’a aktarılan İran’ın dondurulmuş fonlarının serbest bırakılması konusundaki anlaşmazlıklar, Doha’nın bu süreçteki potansiyel rolünü sınırlandırmış durumda. Diğer taraftan ABD açısından da Umman, çatışma alanlarında arabuluculuk yapan değerli bir stratejik ortak olarak öne çıkmaktadır. Washington hem bölgesel gerilimlerin yönetilmesinde hem de İran’la hassas diplomatik temasların sürdürülmesinde –Yemen iç savaşının çözümündeki yapıcı rolü ve Hürmüz Boğazı’ndaki stratejik konumu nedeniyle– Maskat’la olan ilişkilerine ayrı bir önem atfetmektedir.

Müzakere Formatı Tartışmaları

İran ile ABD arasındaki görüşmelerin formatı, önemli bir tartışma konusu haline gelmiş durumda. Trump, 7 Nisan’da Oval Ofis’te yaptığı açıklamada “müzakerelerin yüksek düzeyde ve doğrudan” olacağını duyururken, İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, görüşmelerin dolaylı olarak gerçekleştirileceğini vurguladı. Arakçi, 8 Nisan’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “mümkün olan tek müzakere biçiminin dolaylı görüşmeler olduğunu” ifade etti ve “mevcut şartlarda doğrudan müzakerelerin mümkün olmadığını” belirtti. Arakçi ayrıca görüşmelerin başlangıçta dolaylı olup sonradan doğrudan hale geleceği iddialarını da reddetti.

İran’ın dolaylı müzakere ısrarının arkasında iç politik kaygılar bulunuyor. Öncelikle, İran’da iç politik dengeler açısından ABD ile doğrudan müzakere konusu oldukça hassas bir mesele. Eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin de aralarında bulunduğu reformist ve pragmatist kesimler, doğrudan müzakerelerin daha sonuç odaklı olacağını ve İran’ın çıkarlarına daha iyi hizmet edeceğini savunuyor. Bu görüşe göre, arabulucu kullanmak yerine doğrudan diyalog, mesajların doğru iletilmesini sağlayacak ve anlaşmaya varma sürecini hızlandıracaktır. Ancak Devrim Rehberi Ali Hamenei ve muhafazakâr çevreler, ABD ile doğrudan müzakere konusunda şüpheci ve eleştirel bir tutum sergiliyor. Özellikle Trump’ın 2018’de tek taraflı olarak nükleer anlaşmadan çekilmesi ve ardından uygulamaya koyduğu “maksimum baskı” politikası, İran’da ABD’ye yönelik güvensizliği derinleştirmiştir. Bu bağlamda dolaylı müzakereler, Tahran için bir tür emniyet supabı işlevi görmekte ve muhtemel bir başarısızlık durumunda politik maliyeti azaltmaktadır.

Öte yandan Hamenei, yakın zamana kadar yaptığı konuşmalarda ABD ile müzakereye yönelik oldukça sert ifadeler kullanmış ve “Washington’un güvenilmez” olduğunu defalarca vurgulamıştır. Dolayısıyla Tahran yönetimi, bir anda ABD ile doğrudan müzakereye geçmenin Trump’a verilen bir taviz olarak algılanacağı ve iç kamuoyunda olumsuz bir algıya neden olacağı endişesiyle temkinli davranıyor. Bununla birlikte, bu tür diplomatik görüşmelerin formatının süreç içerisinde değişebileceğini de unutmamak gerekiyor. Nitekim 2012-2013 yıllarında, AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi Catherine Ashton’ın öncülüğünde İstanbul’da benzer formatta başlayan nükleer müzakereler, kısa süre sonra Ashton’ın odadan ayrılmasıyla doğrudan görüşmelere dönüşmüştü.

Diplomatik çevrelerde yaygın kanaat, Umman’daki müzakerelerin de benzer bir seyir izleyebileceği yönünde. İlk temasların dolaylı olarak gerçekleşmesi, tarafların karşılıklı güven inşa etmesine ve pozisyonlarını netleştirmesine imkân tanıyacaktır. Olumlu bir ilerleme kaydedilmesi halinde ise görüşmeler, kamuoyuna yansıtılmadan doğrudan formata evrilebilecektir. Bu bağlamda müzakere formatından ziyade, tarafların uzlaşmaya yönelik siyasi iradeleri ve karşılıklı beklentilerinin uyumluluğu, sürecin başarısını belirleyecek asıl faktörler olarak öne çıkmaktadır.

Müzakerelerin Gündem Maddeleri

Cumartesi günü Umman’da gerçekleşecek müzakerelerin gündemi, tarafların yaklaşımları arasındaki temel farklılıkları yansıtması bakımından kritik öneme sahip. İranlı ve Amerikalı kaynaklara göre, ilk tur görüşmelerin ana ekseni, karşılıklı mektuplaşmalarda dile getirilen talepler ve beklentiler olacak. Trump’ın mektubunda, İran’ın nükleer tesislerinin sökülmesi, füze programının sınırlandırılması ve bölgesel direniş gruplarına desteğin sonlandırılması gibi kapsamlı taleplerin yer aldığı iddia edilmişti. Buna karşın, İranlı yetkililerin cevabı ise özellikle balistik füzeler ve bölgesel müttefikler konusunda müzakere etmeyecekleri yönünde oldu. Müzakerelerin bir diğer kritik gündem maddesinin, Trump’ın İran’a verdiği iki aylık süre sınırı olması bekleniyor. Tahran’daki diplomatik çevrelerden sızan bilgilere göre, İran tarafı bu süre zarfında kapsamlı bir anlaşmaya varmanın gerçekçi olmadığını karşı tarafa iletecek. Bu konudaki anlaşmazlık, görüşmelerin daha başlangıç aşamasında tıkanmasına yol açabilir.

Trump’ın Orta Doğu Özel Temsilcisi Steve Witkoff, 21 Mart 2025 tarihinde gazeteci Tucker Carlson ile yaptığı röportajda, İran’ın nükleer tesislerinin tamamen sökülmesi yerine, “İran’ın elindeki nükleer materyallerin silaha dönüştürülmemesini garanti altına alan sıkı bir denetim ve doğrulama mekanizması geliştirilmesi” fikrini öne sürdü. Bu yaklaşım, İsrail ve Trump’ın ekibinde yer alan ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Mike Waltz ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi şahin isimlerin savunduğu “Libya modeli”ne kıyasla daha uzlaşmacı bir çözüm olarak değerlendiriliyor.

Sonuç olarak, Trump yönetiminin hangi stratejiyi benimseyeceği, müzakerelerin geleceğini belirleyecek en önemli faktör olarak öne çıkıyor. ABD’nin hedefi, yalnızca İran’ın nükleer silah geliştirme kapasitesini kısıtlama temelli bir mekanizma üzerine kurulu anlaşma olduğu takdirde, müzakerelerden olumlu bir netice alınması öngörülebilir. Buna karşın, Washington İran nükleer programının Libya örneğinde görüldüğü üzere tamamen tasfiye edilmesinde ısrar ederse, diplomatik sürecin başlamadan sonlanması kaçınılmaz görünüyor. Karşılıklı mektuplaşmalar, diplomatik kanallar ve basına yansıyan açıklamalar, tarafların müzakere masasında birbirinden oldukça farklı önceliklerle yer alacağını ortaya koyuyor. Washington’un kapsamlı talepleri ile Tahran’ın nükleer meselelerle sınırlı gündem ısrarı arasındaki uyuşmazlık, Umman’da başlayan diplomatik sürecin önündeki en zorlu engellerden biri olacağa benziyor.