ABD-İran Savaşı Yeniden mi Alevleniyor?

ABD-İran Savaşı Yeniden mi Alevleniyor?
Görsel @ISNA
Tahran, sınırlı misillemelerin Washington’un saldırı temposunu durdurmakta yetersiz kaldığını gördükçe daha aktif ve riskli bir caydırıcılık çizgisine yönelmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

17 Haziran 2026’da ABD ile İran arasında imzalanan 14 maddelik mutabakat zaptı, ilk aşamada aktif çatışmaları durduran ve iki ülke arasındaki anlaşmazlıkların diplomatik kanallar üzerinden yönetilmesini öngören bir çerçeve oluşturmuştur. İslamabad Mutabakatı olarak da anılan bu metnin en kritik boyutlarından biri, Hürmüz Boğazı’ndan geçişlerin yeniden düzenlenmesi ve savaşla kesintiye uğrayan deniz trafiğinin kademeli biçimde normale döndürülmesidir. Fakat mutabakat sonrasında Hürmüz’den geçişlerin kısmen yeniden başlamasına rağmen seyrüsefer düzeni, İran’ın denetim iddiaları ve ABD’nin serbest geçiş vurgusu arasındaki gerilim nedeniyle belirsizliğini korumuştur.

Bu belirsizlik kısa süre içinde yeni bir askerî tırmanmaya dönüşmüştür. ABD, 8 Temmuz 2026’dan itibaren İran’ın Hürmüz’den geçen sivil ve ticari gemileri hedef aldığı ve seyrüsefer serbestisini tehdit ettiği gerekçesiyle İran’a yönelik yeni saldırılar gerçekleştirmeye başlatmıştır. Washington bu saldırıları mutabakatın uygulanmasını sağlama ve Hürmüz’deki deniz trafiğini koruma şeklinde gerekçelendirse de Tahran açısından bu adımlar, mutabakatın ruhuna ve savaş sonrası diplomatik zemine yönelik açık bir tehdit olarak değerlendirilmiştir. İran’ın buna karşılık ABD’nin bölgedeki askerî varlığına ve üslerine misilleme saldırıları düzenlemesi, mutabakat sonrasında oluşan zeminin klasik anlamda bir ateşkes olmaktan uzaklaştığını göstermiştir.

Böylece iki ülke arasında çatışmanın tamamen sona ermediği, fakat savaşın da 28 Şubat sonrasındaki geniş ölçekli biçimine henüz dönmediği belirsiz bir ara durum ortaya çıkmıştır. İran açısından bu ara durumun en kritik yönü, müzakere ile savaş arasındaki sınırın giderek bulanıklaşmasıdır. Tahran bir yandan mutabakatı tamamen terk ederek kapsamlı bir savaşı yeniden başlatmak istememekte, diğer yandan ABD saldırılarına sınırlı misillemelerle karşılık vermenin caydırıcılık üretmekte yetersiz kaldığını değerlendirmektedir. Bu nedenle mutabakat sonrası süreç, İran’ın hareket alanını genişleten bir diplomatik fırsattan çok ülkeyi sürekli baskı altında tutan bir stratejik sıkışmaya dönüşmektedir.

Bu sıkışmanın temel nedeni, ABD saldırılarının zamanla daha düzenli, daha geniş kapsamlı ve daha yıpratıcı bir nitelik kazanmasıdır. İranlı karar alıcılar açısından sorun yalnızca ABD saldırılarının doğrudan askerî maliyeti değildir. Asıl mesele, bu saldırıların artan doz ve kapsamla devam etmesi hâlinde İran’ın ne tam savaş ne de gerçek barış koşullarında uzun süre kalamayacak olmasıdır. Bu yönüyle İslamabad Mutabakatı sonrasında ortaya çıkan tablo, İran açısından “hem müzakere hem savaş” olarak tanımlanabilecek kırılgan ve sürdürülemez bir ara düzen ortaya çıkarmıştır.

ABD’nin saldırıları ve İran’ın sıkışan misilleme stratejisi

ABD’nin mutabakat sonrasında İran’a yönelik saldırıları, Washington açısından kademeli şekilde artan bir askerî baskı stratejisinin parçası olarak okunabilir. Bu yaklaşım, İran’ı doğrudan topyekûn savaşa zorlamadan sürekli askerî baskı altında tutmayı, Hürmüz Boğazı üzerindeki İran denetimini sınırlamayı ve Tahran’ın müzakere masasındaki pozisyonunu zayıflatmayı amaçlamaktadır. Bu stratejinin hedef seti zaman içinde belirgin biçimde genişlemiştir. İlk aşamada İran’ın Hürmüz çevresindeki askerî kapasitesini, kıyı savunma unsurlarını, deniz gözetleme noktalarını ve ticari gemilere yönelik saldırı imkânlarını sınırlamaya odaklanan operasyonlar, sonraki aşamada ulaştırma, lojistik ve kritik altyapıyı da kapsayan daha geniş bir hedef setine yönelmiştir. Köprülerin, karayolu bağlantılarının, askerî lojistik tesislerin, sahil hattındaki savunma mevzilerinin, deniz gözetleme kulelerinin ve Hürmüz kıyısındaki askerî hedeflerin vurulması, Washington’un odağının yalnızca deniz trafiğinin güvenliğiyle sınırlı kalmadığını göstermektedir. Bu yönelim, ABD’nin İran’ın savaş sürdürme, ikmal sağlama ve stratejik bölgeler arasındaki bağlantıyı koruma kapasitesini aşındırmaya çalıştığına işaret etmektedir.

Tahran, ABD saldırılarını mutabakatın ihlali olarak değerlendirmekte ve buna karşılık bölgedeki Amerikan askerî varlığını hedef alan misillemelerle cevap vermektedir. Bu kapsamda İran son misillemesinde Irak, Kuveyt, Bahreyn, Katar, Suudi Arabistan, Suriye ve Ürdün’deki ABD üslerini hedef almıştır. Bu son misilleme dalgasında Kuveyt ayrı bir önem taşımaktadır. Kuveyt’te ise ilk kez askerî hedeflerin yanı sıra su ve elektrik arıtma altyapısı da hedef alınmıştır. Ancak bu sınırlı misilleme hattı, şu ana kadar ABD’yi saldırılardan vazgeçirmeye yetmemiş görünmektedir. Washington saldırılarını sürdürdükçe İran’ın karşı karşıya kaldığı stratejik ikilem derinleşmektedir. Tahran ya mevcut düşük yoğunluklu baskı savaşına katlanacak ya da ABD’nin maliyet hesabını değiştirebilmek için daha yüksek riskli bir caydırıcılık çizgisine yönelecektir.

ABD’nin belirli aralıklarla ve giderek genişleyen hedef setiyle saldırılar düzenlemesi, İran’ın askerî kapasitesi kadar siyasi karar alma süreci üzerinde de baskı oluşturmaktadır. Köprüler, ulaştırma hatları ve lojistik bağlantıların hedef alınması, Tahran’a saldırıların askerî tesislerin ötesine geçebileceğini göstermiştir. Buna karşılık İran’ın ABD üslerine yönelik sınırlı misillemeleri, Washington’un saldırı temposunu durdurmakta yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle Tahran açısından mesele artık yalnızca misilleme yapmak değil ABD’nin parçalı saldırı stratejisini sürdürmesini daha maliyetli hâle getirecek yeni bir caydırıcılık eşiği oluşturmaktır. İran’ın hedefi çatışmayı mutlaka geniş çaplı bir savaşa dönüştürmekten ziyade mevcut baskı düzenini sürdürülemez kılmaktır. Ancak bu arayış, doğası gereği daha sert karşılıkları ve yeni bir tırmanma riskini beraberinde getirmektedir.

Sınırlı misillemeden aktif caydırıcılığa

İran’ın 17 Temmuz’da Kuveyt’te bir elektrik üretim ve su arıtma tesisini hedef alması, Tahran’ın misilleme stratejisinde yeni bir eşiğe işaret etmektedir. ABD’nin İran’daki köprü ve lojistik hatlara yönelik saldırılarının ardından gelen bu hamle, Tahran’ın sınırlı misilleme çizgisinden daha aktif bir caydırıcılık stratejisine yöneldiğini göstermektedir. İran açısından bu saldırı, mevcut kısır döngüyü kırma ve ABD’nin askerî baskı stratejisini daha yüksek maliyetli hâle getirme arayışının parçası olarak değerlendirilebilir.

Bu yeni yaklaşımda İran’ın amacı, ABD saldırılarına yalnızca askerî üsleri hedef alan sınırlı ve öngörülebilir misillemelerle karşılık vermek değildir. Tahran, bu tür misillemelerin Washington’un saldırı temposunu durdurmakta yetersiz kaldığını gördüğü ölçüde, karşı tarafın risk hesabını değiştirecek daha sert ve daha geniş etkili hamlelere yönelmektedir. Kuveyt’teki sivil altyapının hedef alınması bu açıdan önemlidir. Bu saldırı, İran’ın gerekirse çatışmanın sınırlarını genişletebileceği, daha önce kaçındığı hedef kategorilerini denkleme dâhil edebileceği ve kırmızı çizgileri aşmaya hazır olduğu yönünde açık bir mesaj niteliği taşımaktadır.

Bu noktada “aktif caydırıcılık” kavramı önem kazanmaktadır. İran açısından aktif caydırıcılık, saldırılara verilen sınırlı karşılıkların ötesine geçerek ABD’nin mevcut stratejisini sürdürülemez kılmayı hedefleyen daha proaktif bir yaklaşımı ifade etmektedir. Tahran’ın hesabı, çatışmayı doğrudan kapsamlı bir savaşa dönüştürmekten ziyade, ABD’nin düşük yoğunluklu ve aralıklı saldırılarla İran üzerinde baskı kurma kapasitesini zayıflatmaktır. Ancak bu stratejinin doğası gereği tırmanma riski yüksektir. Çünkü caydırıcılığı yeniden kurmak için hedef setinin genişletilmesi, karşı tarafı geri adım atmaya zorlayabileceği gibi çatışmanın daha sert bir askerî faza geçmesine de yol açabilir.

Sonuç olarak son birkaç gündür yaşanan gelişmeler, ABD-İran savaşının yeni bir biçim altında yeniden alevlenme riski taşıdığını göstermektedir. Mutabakat, aktif çatışmaları geçici olarak durdurmuş olsa da taraflar arasındaki temel askerî ve siyasi hesaplaşmayı ortadan kaldırmamıştır. ABD’nin bölgeye yeniden hava ikmal kapasitesi kaydırması, İran’daki köprüler, lojistik hatlar ve kıyı savunma unsurlarını hedef alması ve İran’ın buna bölgedeki ABD üslerine yönelik daha geniş ölçekli saldırılarla karşılık vermesi, sürecin giderek daha kırılgan hâle geldiğini ortaya koymaktadır. Tahran, ABD saldırılarına sınırlı misillemelerle cevap vermenin caydırıcı sonuç üretmediğini değerlendirmektedir. Bu nedenle İran, denklemi değiştirmek için daha riskli bir stratejik hatta ilerlemektedir. Bu bağlamda İran’ın da son günlerde askeri hedeflere odaklanmak yerine ABD’nin ekonomik ve teknolojik çıkarlarıyla ilişkili olduğunu iddia ettiği sivil altyapıları hedef almaya başlaması savaşın yeniden alevlenmesi ve çatışmanın kontrol edilmesi daha zor bir aşamaya taşınması ihtimalini artırmaktadır.