ABD’nin İran’a yönelik olası bir amfibi harekâtının başarı ihtimalinin, büyük ölçüde harekâtın kapsamına, ağırlık merkezi tercihine ve müttefik katılımına ilişkin kararlara bağlı olduğu söylenebilir.
ABD’nin İran’a Yönelik Olası Amfibi Harekâtı Başarıya Ulaşabilir mi?
ABD’nin son dönemde Huzistan, Bender Abbas, İran’a bağlı Basra Körfezi adaları ve Sistan-Belucistan bölgelerine yönelik hava saldırılarını belirgin biçimde artırması, Nisan 2026’da ateşkes öncesinde yoğunlaşan ve daha sonra askıya alınan bir ihtimali yeniden gündeme taşımıştır. Bu ihtimal, ABD’nin Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı eksenli bir amfibi harekât gerçekleştirme olasılığıdır. Nisan ayında bu yönde güçlü işaretler ortaya çıkmış, hazırlık süreci fiilen başlamış, ancak kısa süre sonra sağlanan ateşkes nedeniyle bu hazırlıklar durdurulmuştur. Mevcut veriler ise hazırlık sürecinin kaldığı noktadan itibaren yeniden canlandırıldığına işaret etmektedir. Bu tablo, ABD-İran hattındaki askerî gerilimin yapısal bir nitelik taşıdığını, ateşkesin ise bu gerilimi ortadan kaldırmak yerine yalnızca geçici olarak erteleyen bir ara dönem işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
Dikkat çeken bir diğer husus, ABD’nin bu kez rejim değişikliği gibi makro ve karmaşık hedefler yerine daha yalın ve somut bir amaca, Hürmüz krizini kontrol altına almaya ve İran’ın boğaz üzerindeki hâkimiyetini kırmaya yönelmiş görünmesidir. Bu yönelim, önceki dönemin daha geniş kapsamlı ve belirsiz hedeflerine kıyasla, operasyonel açıdan daha ölçülebilir ve sınırlı bir stratejik tercihe işaret etmektedir. Bu çerçevede ABD’nin ilgili bölgelere yönelik hava saldırılarının, olası bir amfibi harekât için zemin hazırladığı yönündeki değerlendirmeler ağırlık kazanmaktadır. Nitekim hedef alınan noktalar incelendiğinde altyapı tesislerinin, lojistik hat işlevi görebilecek yol ve köprülerin, askerî üslerin ve özellikle radar sistemlerinin öncelikli hedefleri oluşturduğu görülmektedir. Bu tablo, saldırıların yalnızca caydırıcılık amacı taşımadığını, aynı zamanda harekât sahasını şekillendirmeye yönelik bir hazırlık safhasının parçası olduğunu göstermektedir. Bunun yanı sıra gerek ABD gerekse İran tarafından mutabakatın askıya alındığına ilişkin açıklamalar, çatışmanın yeniden yoğunlaşabileceğine dair resmî bir irade beyanı olarak değerlendirilebilir.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur: Nisan 2026’da ilk kez ciddi biçimde gündeme gelen ve mevcut süreçte yeniden canlanan bu amfibi harekât girişimi, hedeflenen stratejik sonuca, yani İran’ın Hürmüz üzerindeki etkinliğinin kırılmasına ulaşabilir mi?
Öncelikle belirtilmelidir ki Huzistan’dan Sistan-Belucistan’a kadar uzanan yaklaşık 2.000 kilometrelik bir hat üzerinde yürütülecek bir harekât, başlı başına ciddi güçlükler ve riskler barındırmaktadır. Bu nedenle ABD’nin operasyon sahasını alt bölgelere ayırması bir zorunluluk olarak görünmektedir. Buna göre birinci bölge Huzistan ve çevresini, ikinci bölge Bender Abbas ile adalar hattını, üçüncü bölge ise Sistan ve Belucistan-Mekran-Çabahar hattını kapsamaktadır. Bu ayrımın ardından cevaplanması gereken asıl soru, ABD’nin bu üç bölgede eş zamanlı ve eşgüdümlü bir harekâtı başarıyla koordine edip edemeyeceğidir. Zira bu denli geniş bir hatta büyük ölçekli bir operasyonu senkronize biçimde yürütmek önemli zorluklar içermektedir. Ayrıca amfibi harekâtlar, doğaları gereği kara, hava ve deniz unsurlarının müşterek hareketini zorunlu kılmaktadır. Bu özellikleri nedeniyle askerî planlama literatüründe en karmaşık ve en yüksek risk taşıyan operasyon türleri arasında değerlendirilmektedir. Dolayısıyla koordinasyon meselesi, ABD’nin karşı karşıya olduğu en belirleyici operasyonel sorunlardan biri olarak öne çıkmaktadır.
Bahsi geçen üç bölgenin coğrafi özellikleri bakımından birbirinden belirgin biçimde ayrıldığı da vurgulanmalıdır. Huzistan, amfibi araçların sevki ve çıkarma harekâtı açısından nispeten elverişsiz bir coğrafya sunarken Bender Abbas, adalar hattı ve Mekran bölgesi bu bakımdan daha uygun koşullara sahiptir. Buna karşılık bu bölgelerde deniz mayınları ile İran’ın asimetrik deniz unsurlarından kaynaklanan tehdit seviyesi de görece daha yüksektir. Dolayısıyla coğrafi elverişlilik arttıkça güvenlik riskinin de yükseldiği görülmektedir. Bu durum, ABD’yi üç bölge arasında bir ağırlık merkezi belirlemek zorunda bırakmaktadır. Ne var ki böyle bir tercih, harekâtın stratejik düzeyde başarıya ulaşmasını güçleştirebilir. Zira üç bölgeden yalnızca birinin veya ikisinin ana muharebe alanı olarak seçilmesi hâlinde, diğer bölge veya bölgelerde İran’ın etkinliği sürdürülecek ve harekât nihai stratejik hedefine ulaşamayabilecektir. Başka bir ifadeyle, taktik düzeyde elde edilecek yerel üstünlük, stratejik düzeyde bütüncül bir sonuca dönüşmeyebilir.
ABD’nin belirlemesi gereken bir diğer husus da harekâtın taktik ve operatif niteliğidir. Stratejik düzeyde İran’ın Hürmüz üzerindeki etkinliğini kırmayı amaçlayan bu harekât, taktik düzeyde amfibi baskın formunda mı, yoksa belirli bölgelerin kontrolünü hedefleyen amfibi taarruz formunda mı icra edilecektir? Bu sorunun yanıtı, harekâtın nihai etkisini belirleyici bir unsur olacaktır. Baskın tipi bir harekât, İran üzerinde geçici bir etkinlik kaybı yaratsa da kalıcı bir sonuç doğurmayacak; elde edilen üstünlük, harekâtın sona ermesiyle birlikte büyük ölçüde geri dönecektir. Taarruz tipi bir konseptte ise ABD belirli noktaları fiilen ele geçirebilse dahi bu noktaları İran’ın karşı saldırıları ve direnişi karşısında ne ölçüde elde tutabileceği belirsizliğini korumaktadır; zira ele geçirilen sahanın kalıcılığı, ilk çıkarmanın başarısından ziyade takip eden lojistik idame kapasitesine de bağlıdır.
İran cephesine bakıldığında, Nisan 2026’da bu operasyon ihtimalinin ilk kez ciddi biçimde gündeme gelmesinden itibaren, özellikle Huzistan ve Sistan-Belucistan merkezli tahkimat faaliyetlerinin yoğunlaştırıldığı görülmektedir. ABD’nin mevcut hava saldırılarında bu tahkim edilmiş kara birliklerini öncelikli hedef olarak seçmesi de bu gelişmeyle doğrudan ilişkilidir. İran’ın en önemli avantajı, coğrafyaya hâkimiyeti ile amfibi harekâtlara karşı koyma, gayrinizami direniş örgütleme ve hızlı mobilizasyon konusundaki tecrübesidir. Bu tecrübe yalnızca askerî kapasiteyi değil kurumsal hafıza ve doktriner süreklilikle şekillenen bir örgütsel öğrenme birikimini de yansıtmaktadır. Nitekim onlarca yıllık asimetrik savaş ve gayrinizami direniş pratiği, bu birikimi taktik düzeyin ötesine taşıyarak kurumsallaşmış bir doktriner refleks hâline getirmiştir. İran’ın elini güçlendiren bir diğer unsur ise Körfez ülkelerini, özellikle sivil altyapıyı hedef alabilecek kapasitesidir. Bu kapasite yalnızca askerî değil, aynı zamanda siyasal bir caydırıcılık işlevi görmekte; Körfez ülkelerinin olası harekâta doğrudan ya da dolaylı destek verme kararlarını da etkileyebilecek bir baskı unsuru oluşturmaktadır. Bu nedenle ABD’nin operasyonel planlamasında bu ihtimali dikkate alması gerekmektedir.
İran’ın karşı karşıya kalabileceği en belirleyici sorunlardan biri ise amfibi aldatma harekâtlarıdır. Üç bölgenin tamamını eş zamanlı savunmak zorunda kalması, İran’ı aldatma faaliyetlerine karşı kırılgan hâle getirecektir. Bu durum da odak, kaynak ve enerji sarfiyatı gibi ilave sorunlar doğuracaktır. Zira sınırlı istihbarat ve karar alma kapasitesinin üç ayrı cephede eş zamanlı olarak paylaştırılması, İran’ın hangi bölgenin asıl tehdit olduğunu doğru biçimde tespit etme becerisini de zayıflatabilecektir. Bir diğer değişken ise amfibi harekâta eşlik edecek hava desteği ve hava saldırılarıdır. ABD’nin amfibi harekâtla eş zamanlı olarak İran içlerinde, bilhassa sivil altyapıya yönelik hava saldırıları gerçekleştirmesi hâlinde, çatışmanın hem coğrafi hem de nitel açıdan genişleme ihtimali belirmektedir.
Son olarak, İsrail’in, Körfez ülkelerinin veya NATO üyesi bazı devletlerin ABD’nin yanında bu harekâta katılıp katılmayacağı sorusu da belirleyici değişkenlerden birini oluşturmaktadır. Zira böylesi bir katılım hem harekâtın operasyonel kapasitesini hem de İran’ın karşı hamle repertuvarını doğrudan etkileyecektir. Müttefik katılımının sınırlı kalması durumunda ABD hem 2.000 kilometrelik cepheyi tek başına idame ettirme yükünü üstlenecek hem de İran’ın olası misilleme seçeneklerini dağıtacak ek bir baskı unsurundan yoksun kalacaktır.
Bütün bu unsurlar bir arada değerlendirildiğinde, ABD’nin İran’a yönelik olası bir amfibi harekâtının başarı ihtimalinin, büyük ölçüde harekâtın kapsamına, ağırlık merkezi tercihine ve müttefik katılımına ilişkin kararlara bağlı olduğu söylenebilir. 2.000 kilometrelik bir cephe hattında eş zamanlı ve çok bölgeli bir harekâtı sürdürmenin doğuracağı koordinasyon güçlüğü, coğrafi elverişlilik farklılıkları ve İran’ın gayrinizami direniş kapasitesi, harekâtın stratejik düzeyde sınırlı bir başarıyla sonuçlanma ihtimalini güçlendirmektedir. Bu bağlamda, ABD’nin taktik düzeyde belirli kazanımlar elde etmesi mümkün görünmekle birlikte, bu kazanımların stratejik hedefe –İran’ın Hürmüz üzerindeki hâkimiyetinin kalıcı biçimde kırılmasına– dönüşüp dönüşmeyeceği, mevcut verilerle kesin biçimde öngörülebilir değildir. Nihayetinde, harekâtın seyrini belirleyecek olan asıl unsur, askerî kapasiteden ziyade ABD’nin siyasi iradesinin süreklilik arz edip etmeyeceği ve müttefik cephesinin bu iradeye ne ölçüde eşlik edeceğidir.