İran-ABD/İsrail savaşı hem bölgenin güvenlik mimarisini hem de Körfez devletlerinin uzun vadeli ekonomik ve siyasi yönelimlerini etkileyebilecek bir potansiyele sahiptir.
İran-ABD/İsrail Savaşı ve Körfez Güvenlik Mimarisinin Geleceği
28 Şubat 2026’da İsrail ve ABD tarafından İran’a karşı başlatılan geniş çaplı saldırılar ve İran’ın Körfez ülkelerini de kapsayan karşı saldırıları bölgenin güvenlik mimarisine uzun zamandır esas teşkil eden faraziyeleri ters yüz etme istidadına sahiptir. İran’ın ani, tepkisel ve giderek şiddetlenen saldırıları, Körfez devletlerini güvenlik bağımlılıklarını, diplomatik ittifaklarını ve bölgesel stratejilerini yeniden değerlendirmeye zorlamaktadır. Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) devletleri bölgesel istikrar ve enerji güvenliği konusunda ortak endişelere sahip olsalar da savaşa verdikleri tepkiler, stratejik bakış açısı, ittifak yönetimi ve jeopolitik yönelimlerde ilk bakışta fazla dikkat çekmeyen ama uzun vadede önemli neticeler doğurabilecek farklılıklar ortaya koymaktadır.
Savaş esnasında İran’ın Körfez ülkelerine karşı düzenlediği saldırılar, sebebi ne olursa olsun, mevcut bölgesel güvenlik mimarisine ilişkin algıları önemli ölçüde tahvil edebilecek niteliktedir. Körfez güvenliği, 1930’lardan günümüze büyük ölçüde ve tedricen artan şekilde ikili savunma anlaşmaları, askerî üsler ve silahlı Amerikan şemsiyesine dayansa da İran-ABD/İsrail çatışmasının hızla tırmanması ve İran saldırılarının ortaya çıkardığı zaaflar, Körfez liderleri arasında bu güvenlik nizamının güvenilirliği ve kifayeti konusunda soruları gündeme getirmiştir. Öyle ki, bu savaş Körfez ülkelerini, ABD ile ortaklıklarını terk etmek yerine, bölgesel ittifakları, stratejik özerkliği ve küresel güçlerle seçici iş birliğini birleştiren çeşitlendirilmiş yeni güvenlik düzenlemeleri arayışına sevk edebilecektir.
Savaşın oluşturduğu hengamede bölge genelinde söylentilerin, dezenformasyonun ve rakip hikâyelerin zihinleri daha da karıştırdığı bir ortam gelişmiştir. Nitekim bazı yorumcular İran saldırılarının, çatışmanın kapsamını genişletmek ve ek bölgesel aktörleri çatışmaya çekmek amacıyla İsrail tarafından manipüle edilmiş veya stratejik olarak kullanılmış olabileceğini ileri sürmektedirler. İran’ın kendisi de her ne kadar daha sonra özür dilemiş olsa da çatışmanın kapsamını doğrudan savaş alanının ötesine genişletmeye çalışıyor gibi görünmektedir. Tahran bu yolla caydırıcılığını artırmayı ve Körfez ülkelerini İsrail ve ABD ile olan ittifaklarını yeniden gözden geçirmeye zorlamayı hedefliyor olabilir. Ancak İran’ın niyetleri konusundaki endişelerin derinleşmesi ve düşmanlıkların genişlemesi, nihayetinde bölgedeki İran karşıtı duyguları körükleyecektir. Bu da en azından bazı Körfez ülkelerinin ve bazı bölgesel aktörlerin İsrail’i açıkça desteklemesini veya Batı güvenlik girişimleriyle daha yakın iş birliği yapmasını kolaylaştırabilecektir.
Körfez ülkelerinin çatışmaya yönelik tutumlarının bir diğer önemli boyutu da bu savaşın Körfez devletleri tarafından istenen veya desteklenen bir savaş olmadığı yönündeki yaygın kanaattir. Çatışmanın başlamasından önceki haftalarda, birçok Körfez hükümeti ABD ile İran arasında diplomatik çözüm arayışında bulunmuştu. Suudi Arabistan ve İran, askerî bir çatışmanın bölgeyi istikrarsızlaştıracağından ve ekonomik ve güvenlik çıkarlarını tehdit edeceğinden endişe duyuyordu. Ekonomileri büyük ölçüde istikrara, ticaret yollarına ve yatırım akışlarına bağlı olan Körfez monarşilerinin, krizin açık bir savaşa dönüşmesini istemeleri için pek bir nedenleri yoktu.
Bu açıdan bakıldığında İran’ın Suudi Arabistan gibi komşu Arap ülkelerine yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları başlatma kararı, geniş ölçekte stratejik bir yanlış hesaplama olarak değerlendirilmektedir. Körfez liderleri, söz konusu devletlerin çatışmanın doğrudan tarafı olmadığını ve onlara yönelik saldırıların bölgesel düşmanlığı derinleştirirken savaşı sonlandırma kapasitesine sahip aktörleri de devre dışı bırakabileceğini ileri sürmektedir. Çatışma alanını Arap komşularını da kapsayacak şekilde genişletmek, Körfez devletlerini ABD ve İsrail’in güvenlik yörüngesine daha fazla yaklaştırma riskini beraberinde getirmektedir. Bu durum ise İsrail’in bölgesel konumunu zayıflatmaktan ziyade güçlendiren bir paradoks yaratmaktadır.
Küresel düzeyde büyük güçlerin tepkileri de Körfez ülkelerinin çatışmaya yönelik algılarını etkilemektedir. Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri, Birleşik Krallık’ın sağladığı diplomatik ve askerî destekten duydukları memnuniyeti dile getirirken Rusya’nın İran’a istihbarat desteği sağlayabileceğine dair haberler konusunda da endişelerini ifade etmektedir. Benzer şekilde Çin’in Tahran’a mali veya askerî yardım sağlayabileceği ihtimali, Körfez politika yapıcıları arasında huzursuzluk yaratmaktadır. Bu gelişmeler, savaşın giderek daha geniş bir küresel güç rekabeti bağlamına yerleştiğini ve bölgesel aktörlerin stratejik hesaplarını daha da karmaşık hâle getirdiğini göstermektedir.
Bölgedeki birçok yorumcu, çatışmanın birkaç hafta sürebileceğini, taraflardan hiçbirinin kesin bir askerî üstünlük sağlayamaması hâlinde ise daha da uzayabileceğini değerlendirmektedir. Uzun süreli bir savaş ihtimali, Körfez ülkelerinde ekonomik sorunların derinleşmesi, enerji piyasalarındaki oynaklık ve kritik altyapının kırılganlığına ilişkin kaygıları artırmaktadır. Petrol tesisleri, desalinasyon (tuzdan arındırma) tesisleri ve nakliye yolları gibi Körfez ekonomileri açısından hayati öneme sahip unsurların hedef hâline gelme ihtimali, bu endişeleri daha da derinleştirmektedir.
Körfez ülkelerindeki benzer ve farklı beklentiler
Körfez ülkeleri arasında Suudi Arabistan, söz konusu stratejik yeniden yapılanma sürecinde merkezî bir konumda yer almaktadır. Riyad’ın savaşa verdiği yanıt, ihtiyatlılık ile uzun vadeli stratejik planlamayı birleştiren ikili bir yaklaşım şeklinde ortaya çıkmaktadır. Suudi liderler, İran’ın İsrail ve ABD ile girdiği askerî çatışmayı Tahran’ın bölgesel etkisini zayıflatabilecek bir gelişme olarak görmektedir. Bununla birlikte savaşın Körfez altyapısını, denizcilik yollarını ve ekonomik istikrarı tehdit eden daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşme ihtimali Riyad’da ciddi kaygılara yol açmaktadır.
Bu durum Suudi Arabistan’ı, Washington’a olan geleneksel güvenlik bağımlılığının ötesinde yeni ortaklık arayışlarına yöneltebilecek niteliktedir. Nitekim savaş öncesinde Mısır, Türkiye ve Pakistan gibi aktörleri içeren daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisi üzerine yürütülen görüşmeler, Riyad’ın tek bir dış güvenlik sağlayıcısına bağımlılığı azaltırken aynı zamanda dış tehditleri caydırabilecek çok katmanlı bir güvenlik çerçevesi oluşturma arayışını ortaya koymaktadır. Suudi stratejik söyleminde ayrıca İran’ın farklı bölgesel sahalardaki askerî faaliyetlerinin insani sonuçlarına da dikkat çekilmektedir. Suudi yetkililer, özellikle Lübnan gibi ülkelerde İran destekli operasyonların yol açtığı insani maliyetleri sık sık vurgulayarak İran’ın bölgesel ağının istikrarsızlaştırıcı etkilerini öne çıkarmaktadır. Bu anlatı hem iç kamuoyuna hem de uluslararası topluma yönelik bir işlev görerek Riyad’ın İran’ın bölgesel istikrar için sistemik bir tehdit oluşturduğu yönündeki argümanını güçlendirmektedir.
Körfez ülkeleri arasında Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) ise çatışma sürecinde kısmen farklı bir stratejik duruş sergilediği gözlemlenmektedir. Abu Dabi, Suudi Arabistan’ın bölgesel istikrarsızlığa ilişkin kaygılarını paylaşmakla birlikte, ortaya çıkan jeopolitik dengeyi şekillendirmeyi amaçlayan daha proaktif bir strateji izlemektedir. Son yıllarda İsrail ile geliştirdiği diplomatik ve teknolojik iş birliğini mevcut savaş bağlamında daha da derinleştirebilecek bir yaklaşım sergileyen Abu Dabi, bu ilişkiyi yalnızca ikili bir ortaklık olarak değil Hindistan gibi aktörlerle yürütülen stratejik iş birliklerini de kapsayan daha geniş bir bölgesel uyumun parçası olarak değerlendirmektedir. Bu çerçevede BAE, kendisini Ortadoğu güvenlik dinamiklerini Asya’nın ekonomik ve teknolojik kapasitesiyle birleştiren ve Batılı ülkelerle kurduğu ittifaklarla desteklenen bir merkez olarak konumlandırmayı hedeflemektedir.
Bununla birlikte BAE’nin bu stratejik yönelimi önemli riskler de barındırmaktadır. Çatışmanın genişlemesi, büyük ölçüde küresel ticaret, finans akışları ve siyasi istikrara dayanan BAE ekonomik modelinin temelini sarsabilecek bir potansiyele sahiptir. Bölgedeki uzun süreli bir savaş, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu’ndaki denizcilik yollarını aksatabilir, yatırımcı güvenini zedeleyebilir ve kritik altyapıyı misilleme saldırılarına açık hâle getirebilir. Dolayısıyla BAE, mevcut konjonktürde ABD-İsrail stratejik pozisyonuyla daha açık bir uyum sergiliyor görünse de uzun süreli bir çatışmanın doğurabileceği ciddi ekonomik ve güvenlik maliyetleriyle de karşı karşıya bulunmaktadır.
Suudi Arabistan ve BAE’nin daha iddialı stratejilerinin aksine Umman, geleneksel diplomatik rolünü, yani arabulucu ve tarafsız kolaylaştırıcı konumunu korumaya çalışmaktadır. Tarihsel olarak hem Batılı ülkelerle hem de İran’la dengeli ilişkiler kurabilen Umman, bölgesel gerilim dönemlerinde arabuluculuk işlevi üstlenme kapasitesine sahip olmuştur. Mevcut savaş sürecinde de bu rolünü sürdürmeye gayret etmektedir.
Körfez’deki stratejik dengelemenin bir diğer önemli örneğini Katar oluşturmaktadır. Doha uzun süredir kendine özgü bir diplomatik strateji izleyerek ABD’ye olan güvenlik bağımlılığını bölgesel arabuluculuk rolüyle birleştirmektedir. Katar, Ortadoğu’daki en büyük ABD askerî tesislerinden birine ev sahipliği yapmakla birlikte Washington ve müttefiklerinden siyasi olarak uzak duran aktörlerle de iletişim kanallarını açık tutmaktadır. Bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri, Katar’ın arabuluculuk diplomasisi kapsamında Hamas’ın siyasi ofislerinin Doha’da faaliyet göstermesine izin vermesidir. İran-ABD/İsrail savaşı bağlamında bu politika, Körfez’deki dengeleyici davranışın en gelişmiş örneklerinden birini yansıtmaktadır. Katar, ABD ile stratejik ortaklığını sürdürürken aynı zamanda karşıt taraflar arasında iletişimi kolaylaştırabilecek potansiyel bir arabulucu olarak kendisini konumlandırmaktadır. Artan kutuplaşma ortamında Doha’nın yaklaşımı, daha küçük Körfez devletlerinin diplomatik tarafsızlık ve arabuluculuk kapasitesini stratejik etkiye dönüştürme çabasını göstermektedir.
Bu ortamda Türkiye de Ortadoğu jeopolitiğinde uzun süredir izlediği dengeleyici stratejiyi sürdürmektedir. Ankara, Batılı ve bölgesel güçlerle diplomatik ilişkilerini korurken herhangi bir bloğa tam anlamıyla bağlanmaktan kaçınmaktadır. İran-ABD/İsrail savaşı bağlamında Türkiye’nin doğrudan müdahaleden uzak durarak farklı aktörlerle iletişim kanallarını açık tutması, bu yaklaşımın devam ettiğini göstermektedir. Bu strateji, Türkiye’nin bölgesel önemini artırmakta ve Ankara’yı çatışmaya taraf olan tüm aktörler tarafından yakından izlenen bir ülke konumuna getirmektedir.
Genel olarak İran-ABD/İsrail savaşı, Körfez’in stratejik manzarasını derinden değiştirme potansiyeline sahiptir. Çatışma bir yandan mevcut güvenlik düzenlemelerinin sınırlarını görünür kılarken diğer yandan yeni bölgesel ortaklık arayışlarını hızlandırmaktadır. Bu süreç aynı zamanda Körfez ülkeleri arasındaki stratejik düşünce farklılıklarını da ortaya koymaktadır. Suudi Arabistan’ın yeni bir güvenlik mimarisi arayışında temkinli bir çizgi izlemesi, BAE’nin ortaya çıkan jeopolitik ağlarla daha proaktif biçimde uyum sağlamaya çalışması ve Umman gibi daha küçük devletlerin diplomatik arabuluculuğu nüfuz ve istikrar üretmenin başlıca aracı olarak görmeye devam etmesi bu çeşitliliğin başlıca örnekleridir.
Körfez güvenlik mimarisi nereye evrilir?
Uzun vadede bu savaş, Körfez politikasını onlarca yıldır yönlendiren stratejik hesaplamaları köklü biçimde değiştirebilir. Körfez liderlerinin karşı karşıya olduğu temel soru yalnızca mevcut çatışmaya nasıl yanıt verecekleri değil güvenlik stratejilerini hızla değişen bölgesel düzene nasıl uyarlayacaklarıdır. Yeni ittifaklar kurulması, ortaklıkların çeşitlendirilmesi veya bölgesel iş birliğinin artırılması gibi farklı yollar üzerinden Körfez ülkelerinin Ortadoğu güvenlik ortamının daha belirsiz ve dönüşmekte olan bir aşamaya girdiğinin giderek daha fazla farkına vardıkları görülmektedir.
Savaş sırasında Körfez ülkelerinin karşı karşıya kaldığı en önemli stratejik ikilemlerden biri, İran tehdidi algısının eş zamanlı olarak güçlenmesi ve ABD güvenlik şemsiyesinin etkinliğine dair artan kuşkulardır. Çatışmanın başlangıcından bu yana BAE ve Suudi Arabistan da dâhil olmak üzere Körfez ülkelerine yönelik İran füze ve insansız hava aracı saldırıları, bu devletlerin esasen ABD’yi hedef alan bir çatışmada ne kadar hızlı biçimde doğrudan hedef hâline gelebileceğini göstermiştir. Bu gelişmeler bir yandan İran’ın acil bir güvenlik tehdidi oluşturduğu algısını güçlendirirken diğer yandan Körfez savunma politikasının uzun süredir temel dayanağı olan Amerikan koruma sisteminin sınırlarını da görünür kılmıştır.
Bölgesel kaynaklardan aktarılan değerlendirmeler, Körfez hükümetlerinin ABD ve İsrail’in ilk saldırıları öncesinde yeterince bilgilendirilmedikleri yönündeki rahatsızlıklarını ve Amerikan savunma sistemlerinin Körfez topraklarından ziyade İsrail ve ABD güçlerini korumaya öncelik verdiği algısının yarattığı hayal kırıklığını ortaya koymaktadır. Bu durum, Körfez ülkeleri için çelişkili bir tablo üretmektedir. İran tehdidi büyüdükçe ABD güvenlik garantilerine olan ihtiyaç artmakta, ancak Washington’un kapsamlı bir koruma sağlayıp sağlayamayacağına dair güven aynı ölçüde zayıflamaktadır. Bu ikilem, alternatif bölgesel güvenlik düzenlemeleri ve çeşitlendirilmiş stratejik ortaklıklar üzerine yürütülen tartışmaları hızlandırmaktadır.
Çatışmanın uzun süre devam etmesi, Körfez ülkeleri açısından gerçek bir dönüm noktası oluşturabilir. Uzun süreli bir savaş yalnızca güvenlik risklerini artırmakla kalmayacak, aynı zamanda bölgesel hükümetleri savunma, ittifaklar ve ekonomik istikrar konusundaki yerleşik stratejik varsayımlarını yeniden gözden geçirmeye zorlayacaktır. Böyle bir senaryoda Suudi Arabistan, BAE ve Katar gibi ülkelerin güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirme, bölgesel iş birliği mekanizmalarını güçlendirme ve ABD gibi tek bir dış güvenlik sağlayıcısına olan bağımlılıklarını azaltma yönündeki girişimleri hızlanabilir. Aynı zamanda uzun süreli bir çatışma ticaret yollarını, yatırım akışını ve enerji piyasalarını aksatabilir. Bu da istikrar ve küresel bağlantılar üzerine kurulu birçok Körfez ekonomisini daha belirsiz bir jeopolitik ortama uyum sağlamaya zorlayabilir. Bu anlamda savaş hem bölgenin güvenlik mimarisini hem de Körfez devletlerinin uzun vadeli ekonomik ve siyasi yönelimlerini etkileyebilecek bir potansiyele sahiptir.
Bununla birlikte savaşın beklenmedik biçimde şiddetlenmesi durumunda Körfez ülkeleri arasındaki farklılıkların yeniden belirginleşmesi ve KİK içindeki zaten kırılgan olan koordinasyonun zorlaşması da mümkündür. Buna karşılık kriz, füze savunması, istihbarat paylaşımı ve deniz güvenliği gibi alanlarda daha derin iş birliğini teşvik ederek ters yönde bir etki de yaratabilir. Bu sürecin hangi yönde gelişeceği büyük ölçüde üye devletlerin durumu rekabet alanı mı yoksa kolektif güvenlik ihtiyacı mı olarak algıladıklarına bağlı olacaktır. Aynı zamanda uzun süreli bir çatışma, Çin ve Rusya gibi dış güçlerin bölgesel etkilerini artırmasıyla daha geniş jeopolitik dönüşümleri de hızlandırabilir.
ABD açısından ise Körfez ülkeleri önemli ancak giderek daha karmaşık hâle gelen güvenlik ortakları olmaya devam etmektedir. Bu dinamik, Körfez ülkelerini Washington ile askerî iş birliğini sürdürürken diplomatik ve ekonomik ortaklıklarını çeşitlendirmeye yönelten bir “koşullu uyum” modeline doğru itebilir. Böyle bir durumda en önemli dönüşüm askerî olmaktan çok stratejik olabilir: Uzayan bir savaş, Körfez’in uzun süredir istikrar, ekonomik modernleşme ve temkinli diplomasi üzerine kurulu modelini zorlayabilir. Devletleri güvenlik zorunluluklarını kalkınma hedefleriyle yeniden dengelemeye ve bölgenin siyasi mimarisini yeniden şekillendirmeye yöneltebilir.
Nitekim son gelişmeler Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt ve Katar’ın Washington ile yaptıkları savunma anlaşmaları ve yatırım taahhütlerinin koşullarını yeniden değerlendirmeye başladıklarını göstermektedir. Bu görüşmelerin amacı ABD ile bağları koparmaktan ziyade mevcut düzenlemelerin maliyet ve faydalarını yeniden tartmaktır. Körfez yetkililerinin, güvenlik ortamının kötüleşmesi hâlinde bazı güvenlik anlaşmalarını yeniden müzakere etmeyi, belirli yatırım taahhütlerini azaltmayı ve hatta bazı finansal varlıkları elden çıkarmayı değerlendirdikleri anlaşılmaktadır. Bu durum, savaşın geleneksel ittifakların dayanıklılığına olan güveni ne ölçüde sarstığını göstermektedir.
Dolayısıyla Körfez monarşileri açısından İran-ABD/İsrail savaşı yalnızca bir bölgesel kriz değildir. Bu savaş, güvenlik, ittifaklar ve bölgesel düzen hakkında uzun süredir geçerli olan varsayımların yeniden sorgulandığı kritik bir geçiş dönemine işaret etmektedir. Çatışma sırasında ve sonrasında alınacak kararlar, Körfez’in siyasi ve stratejik geleceğini belirleyecek temel unsurlar arasında yer alacaktır.