İran-İsrail Çatışmasında Lübnan Denklemi

İran-İsrail Çatışmasında Lübnan Denklemi
Lübnan’ın Beyrut kentinde İsrail saldırılarının ardından duman bulutları yükseliyor (12 Mart 2026).
Yüz binlerce Lübnanlının güneyden göç etmek zorunda kalması ve sınır yerleşimlerinin sistematik biçimde ortadan kaldırılması gerek askerî gerekse demografik sonuçlar doğuran bir sürece işaret etmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

13 Haziran 2025’te başlayan İsrail-İran çatışmasının ilk aşamasında öne çıkan temel soru, İran’ın en güçlü bölgesel vekil aktörü olan Hizbullah’ın güney cephesini yeniden aktif hale getirip getirmeyeceği olmuştur. 12 günlük süreç boyunca İran’ın nükleer tesislerinin sistematik biçimde hedef alınması, komuta zincirine yönelik suikastlar ve savaşın ilk günlerinde yaşanan ağır yıkım, Hizbullah’ın müdahalesini teşvik eden koşulları belirgin biçimde derinleştirmiştir. Buna rağmen Hizbullah, söz konusu dönemde beklenen düzeyde bir aktivizm sergilememiş, bu durum İran-Hizbullah ilişkilerinin niteliğine dair farklı değerlendirmelere yol açmıştır. Tartışma giderek İsrail’in Hizbullah özelinde Lübnan’ın geneline yönelik stratejik hedeflerinin ne olduğu sorusuna odaklanmıştır.

Bu çerçevede dikkat çeken ilk unsur, 16-22 Haziran 2025 tarihleri arasında İsrail’in Güney Lübnan’da hava saldırılarını belirgin biçimde yoğunlaştırmış olmasıdır. İsrail ordusunun Nebatiye başta olmak üzere çeşitli yerleşimleri ağır topçu atışlarıyla hedef alması ve Hizbullah’ın topçu birliği komutanlarından Yasin Abdülmun’im İzzeddin ile Ahmed Gazi’nin öldürülmesi, örgütün operasyonel kapasitesini zayıflatmaya yönelik koordineli bir hattın izlendiğini göstermektedir.

İran savaşı sürecinde Güney Lübnan’a yönelik bu yoğunlaşma ilk aşamada Hizbullah’ın olası müdahalesini önlemeye dönük bir strateji olarak yorumlanmıştır. Ancak İsrail’in 27 Kasım 2024 ateşkesinin hemen ardından saldırılarını kesintisiz sürdürdüğü dikkate alındığında, bu hattın daha geniş bir stratejik çerçeveye oturduğu anlaşılmaktadır. Bu durum, İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşı Lübnan eksenindeki uzun vadeli hedeflerini ilerletmek için bir kaldıraç olarak kullandığı yönündeki değerlendirmeleri güçlendirmiştir. Nitekim 2 Mart 2026’da Hizbullah’ın ikinci İran-İsrail savaşına dahil olmasıyla bu eğilim daha görünür hale gelmiştir.

İran savaşı eşliğinde Güney Lübnan’da stratejik alan mı açılıyor?

2 Mart gecesi Hizbullah’ın, Devrim Rehberi Ali Hamenei’ye yönelik suikastın ardından İsrail’in kuzeyindeki Hayfa ve çevresini hedef alan altı füze fırlattığını açıklamasıyla birlikte Kasım 2024 ateşkesi fiilen sona ermiştir. Bu adım, Hizbullah ile Lübnan hükümeti arasındaki ayrışmayı derinleştirmiş, Başbakan Nevvaf Selam örgütün askerî faaliyetlerini yasakladıklarını ve eylemlerini kanun dışı ilan ettiklerini duyurmuştur. İsrail tarafı ise füzelerin Litani’nin güneyinden atıldığını ve operasyonun Rıdvan güçleri tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürmüştür. Bu çerçevede İsrail, herhangi bir resmî sorumluluk beyanı beklemeksizin kısa sürede Dahiye’ye yönelik yoğun bir bombardıman başlatmış, komuta kademesini, örgütün ekonomik altyapısında kritik rol oynayan Karz-ı Hasen şubelerini ve sivil yerleşimleri hedef almıştır. Takip eden günlerde Beyrut’un Sünni bölgelerinde Cemaat-i İslami ve Hamas unsurlarına yönelik nokta atışı saldırılar da bu baskının genişletildiğini göstermiştir.

İsrail’in hızlı ve eş zamanlı hedefleme kapasitesi, Hizbullah’ın sınırlı saldırısının İsrail açısından sürpriz yaratmadığını, aksine önceden tanımlanmış bir karşılık doktrininin devreye sokulduğunu ortaya koymaktadır. Bu durum, karşılığın önceden hazırlanmış bir operasyonel planın icrası olduğunu göstermektedir.

2 Mart sonrasındaki operasyonların seyri bu tabloyu daha da netleştirmiştir. 3 Mart’ta İsrail ordusunun Güney Lübnan ve Bekaa Vadisi’ndeki 51 köy için tahliye emri yayımlaması, harekâtın koordineli yapısına işaret etmektedir. Dahiye’nin yoğun biçimde vurulması beklenen bir gelişme olmakla birlikte, asıl dikkat çekici unsur Litani’nin güneyine yönelik kapsamlı tahliye planının hızı, eş zamanlılığı ve coğrafi ayrıntısı olmuştur. 4 Mart’ta Litani’nin güneyindeki tüm yerleşimlere kuzeye geçme çağrısı yapılması kısa sürede başlayacak kara harekâtının işareti olurken, 5 Mart’ta Dahiye’nin tamamına yönelik tahliye emri operasyonun uzun soluklu niteliğini ortaya koymuştur.

İsrail’in tahliye sürecini yönetme biçimi de dikkat çekicidir. Şii nüfusun yoğun olduğu bölgeler farklı yönlere sevk edilerek hem toplu mobilizasyonun önüne geçilmeye çalışılmış hem de Lübnan içindeki kırılgan toplumsal dengeler baskı altına alınmıştır. Dahiye’nin alt bölgelere ayrılması ve farklı yerleşimlere farklı tahliye güzergâhları tanımlanması, operasyonel planlamanın önceden detaylandırıldığını göstermektedir. Tahliye emirlerinin coğrafi koordinatlara kadar inmesi, hedef haritasının önceden hazırlandığına işaret etmektedir.

Sahadaki askerî hareketlilik de bu planlamayı tamamlamaktadır. İsrail’in 91. Tümen üzerinden Hıyam hattını kuşatarak batı yönünde Litani’ye ilerlemesi, doğudan kuşatma içeren bir kara harekâtı kurgusunu ortaya koymaktadır. Bu durum, operasyonun yalnızca hava saldırılarıyla sınırlı olmadığını, kara unsurlarıyla desteklenen çok katmanlı bir stratejiye dayandığını göstermektedir.

Kullanılan mühimmat da operasyonun niteliğine dair ipuçları sunmaktadır. İsrail’in Nebatiye bölgesinde beyaz fosfor kullanarak Yohmor’u hedef alması, saldırıların şiddet ve caydırıcılık boyutunu artırırken aynı zamanda sahayı şekillendirmeye yönelik bir yaklaşımın benimsendiğini göstermektedir.

İran savaşı sonrası İsrail’in Lübnan planı ve Hizbullah’ın yol ayrımı

ABD-İsrail koalisyonu ile İran arasındaki savaş bir aya yaklaşırken belirsizlik sürmekte, İsrail ise Lübnan cephesinde konvansiyonel sınırların ötesine geçen, daha yayılmacı ve uzun soluklu bir strateji izlediğini açık biçimde ortaya koymaktadır. 16 Mart itibarıyla 91., 210. ve 146. tümenlerin Güney Lübnan’dan harekete geçmesi, kapsamlı bir kara harekâtının omurgasını oluşturmuş ve İsrail’in Lübnan operasyonlarını İran’la olan savaşın ötesine taşıyabileceğine işaret etmiştir. Bu çerçevede İsrail’in yalnızca Hizbullah’ı değil Lübnan hükümetini de hedef alan bir baskı hattı kurduğu görülmektedir.

Bu süreçte iki temel eğilim öne çıkmaktadır. İlk olarak, 2 Mart sonrasında Hizbullah’ın füze kapasitesinin beklenenden daha yüksek olduğuna dair değerlendirmeler, İsrail’in saldırı yoğunluğunu artırmasına yol açmıştır. İkinci olarak ise İsrail, Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda yetersiz kalan Lübnan hükümeti üzerindeki baskıyı artırarak müzakere zeminini daraltmış ve daha açık bir güç dayatmasına yönelmiştir. Bu doğrultuda tampon bölgenin sınırları genişletilirken Hizbullah’ın Bekaa hattına doğru sıkıştırılması hedeflenmiş, eş zamanlı olarak Lübnan devleti ile Hizbullah arasındaki gerilim derinleştirilmiştir.

Bununla birlikte İsrail’in Lübnan’daki operasyonlarının İran’a yönelik harekâttan tamamen bağımsız olmadığı açıktır. İran, Hizbullah üzerinden İsrail’in savaş maliyetini artırmayı ve üzerindeki baskıyı dağıtmayı amaçlarken Hizbullah-İran ilişkisi İsrail’in operasyonel planlamasında merkezî bir eksen haline gelmiştir. İsrail’in Ali Hamenei’ye yönelik suikastı da bu bağlamda, Hizbullah’ı çatışmaya çekme ve sınır hattında önceden hazırlanan askeri düzeni devreye sokma stratejisinin parçası olarak değerlendirilebilir.

Bu gelişmeler, Hizbullah’ın savaşa dahil olma kararının niteliğine dair önemli soruları da beraberinde getirmiştir. Uzun süre çatışmadan kaçınan Hizbullah’ın sınırlı da olsa savaşa girmesi, kararın Tahran tarafından ne ölçüde yönlendirildiği sorusunu öne çıkarmaktadır. Eğer bu karar büyük ölçüde İran’ın yönlendirmesiyle alınmışsa, Hizbullah’ın Lübnan iç siyasetindeki kırılgan konumunun ikinci plana itildiği ya da İran’ın kendi önceliklerini öne çıkardığı anlamına gelebilir. Bu durum Hizbullah’ı, Lübnan’ı savunma sorumluluğu ile İran’a bağlılık arasında yapısal bir gerilim içine yerleştirmektedir. Bu gerilimin savaş sonrası döneme nasıl yansıyacağı belirsizliğini korumaktadır.

Sonuç olarak İsrail, 1982’de işgal edip 2000’de çekildiği Lübnan’a bu kez daha geniş ve sert bir operasyon dalgasıyla geri dönmüştür. Halihazırda yüz binlerce Lübnanlının güneyden göç etmek zorunda kalması ve sınır yerleşimlerinin sistematik biçimde ortadan kaldırılması gerek askerî gerekse demografik sonuçlar doğuran bir sürece işaret etmektedir. Bu tablo, uluslararası bir müdahale devreye girmediği takdirde İsrail’in Lübnan’daki toplumsal yapıyı da dönüştürebilecek bir etki yaratabileceğini ve çatışmanın kısa vadede sona ermeyeceğini göstermektedir.


 

Tuba Yıldız
Dr. Tuba Yıldız, İstanbul Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi, İslam Mezhepleri Tarihi Ana Bilim Dalı öğretim üyesidir. 2011 yılında Ürdün Üniversitesi’nde dil eğitimi aldı. 2012'de İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Ana Bilim Dalı’nda yüksek lisans derecesi; 2018'de de aynı ana bilim dalında “Cebel-i Lübnan’da Osmanlı Devleti’nin Mezhep Politikaları ve Hukuki Uygulamalar (1839-1914)” başlıklı teziyle doktor unvanı elde etti. Doktora eğitimi sırasında Beyrut Amerikan Üniversitesi ve Columbia Üniversitesi’nde misafir araştırmacı olarak bulundu. Geleneğin Hukuku Osmanlının Adaleti: Dürzîler ve Mârûnîler ile Beyrut isimli kitapları bulunan Yıldız, kimlik-siyaset ilişkileri bağlamında Lübnan’daki mezhepsel gruplar üzerine çalışmalarını sürdürmektedir.