Savaş, İran siyasetindeki ayrımları ortadan kaldırmamış, aksine bu ayrımlara yeni ve daha belirleyici bir stratejik tartışma eklemiştir.
Savaş İran Siyasetinde Neyi Değiştiriyor?
İran siyaseti uzun yıllar boyunca reformcu-muhafazakâr, pragmatist-radikal ya da müzakere-direniş gibi yerleşik ayrışmalar üzerinden değerlendirilmiştir. Nükleer müzakereler, Batı ile ilişkiler, ekonomik açılım, bölgesel politika ve güvenlik anlayışı gibi başlıklar çoğu zaman bu eksenler etrafında şekillenmiştir. Reformcu ve pragmatist çevreler daha fazla diplomasi, ekonomik açılım ve uluslararası sistemle kontrollü entegrasyonu savunurken; muhafazakâr ve radikal kanatlar caydırıcılığı, direniş kapasitesinin tahkim edilmesini ve dış baskılar karşısında tavizsiz tutumu öncelemiştir.
Son savaş, bu siyasi haritayı tamamen ortadan kaldırmasa da İran siyasetinde daha temel bir tartışma alanı oluşturmuştur. Siyasi ayrışmalar artık ABD ile müzakere, Batı ile ilişkilerin geleceği ve dış tehditlere verilecek karşılık üzerinden şekillenmemektedir. Asıl tartışma savaşın İran’a ne öğrettiği ve bu tecrübenin ülkenin güvenlik anlayışını nasıl değiştireceği sorusunda düğümlenmektedir. Başka bir ifadeyle İran siyasetinde yeni fay hattı, savaştan çıkarılacak derslerin askerî caydırıcılığı mı yoksa devlet kapasitesi, ekonomik dayanıklılık ve diplomasiyle desteklenen daha geniş bir güvenlik anlayışını mı öne çıkaracağı üzerinden belirginleşmektedir.
Savaşın ilk günlerinde İran’daki farklı siyasi çevreler, dış saldırılar karşısında büyük ölçüde ortak bir söylem benimsedi. Devlet kurumlarının desteklenmesi, ulusal bütünlüğün korunması ve dış tehdide karşı birlik içinde hareket edilmesi yönündeki mesajlar hem muhafazakâr hem de reformcu çevrelerde karşılık buldu. Fakat çatışmalar uzadıkça ve savaşın askerî, ekonomik ve toplumsal maliyetleri daha görünür hâle geldikçe bu ortak söylemin farklı stratejik okumalar barındırdığı görülmeye başladı.
Bu nedenle savaş sonrası İran siyasetini yalnızca klasik reformcu-muhafazakâr rekabeti üzerinden açıklamak giderek yetersiz kalmaktadır. Asıl dikkat çekici olan aynı siyasi kamp içinde yer alan aktörlerin dahi savaşın anlamı, savaştan çıkarılacak dersler ve ülkenin gelecekte izlemesi gereken stratejik yön konusunda farklı yaklaşımlar ortaya koymaya başlamasıdır. Bu durum, savaşın İran’ın güvenlik ortamı kadar siyasal tartışma zeminini de yeniden şekillendirdiğini göstermektedir.
Savaştan çıkarılan iki ders
Savaş sonrası İran siyasetinde belirginleşen yeni tartışmanın merkezinde, çatışmanın nasıl okunması gerektiği sorusu yer almaktadır. İlk yaklaşım, savaşın İran’ın uzun yıllardır benimsediği güvenlik doktrinini doğruladığını savunmaktadır. Bu görüşe göre yaşananlar, ülkenin karşı karşıya olduğu tehdidin geçici ya da müzakereyle bütünüyle giderilebilecek bir sorun olmadığını aksine kalıcı ve yapısal bir güvenlik tehdidine işaret ettiğini göstermiştir. Dolayısıyla bu yaklaşımda İran’ın önceliğinin füze kapasitesini geliştirmek, hava savunmasını ve kritik altyapının korunmasını güçlendirmek, bölgesel caydırıcılık araçlarını muhafaza etmek ve dış baskılar karşısında daha tavizsiz bir çizgi izlemek olması gerektiği savunulmaktadır.
Bu yaklaşımı savunan çevrelere göre İran, yeni saldırıları ancak güçlü bir caydırıcılık kapasitesiyle önleyebilir. Bu nedenle askerî kapasite yalnızca savaş döneminde başvurulan bir araçtan ziyade barışın korunmasının temel şartlarından biri olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşıma göre savaş, caydırıcılık merkezli güvenlik çizgisinin daha da tahkim edilmesi gerektiğini gösteren bir deneyim olarak sunulmaktadır.
Buna karşılık ikinci yaklaşım, savaşın İran’a sadece askerî caydırıcılığın önemini değil caydırıcılığın sınırlarını da gösterdiğini ileri sürmektedir. Bu görüşe göre İran güçlü füze kapasitesine ve bölgesel etki araçlarına sahip olsa da savaş süreci, ülkenin güvenlik zafiyetlerinin sadece askerî alanda ortaya çıkmadığını ortaya koymuştur. İstihbarat açıkları, karar alma süreçlerindeki koordinasyon sorunları, kritik altyapının korunmasındaki eksikler, ekonomik kırılganlıklar ve toplumsal baskılar da en az askerî kapasite kadar belirleyici hâle gelmiştir. Bu nedenle savaş, ulusal güvenliğin yalnızca cephede değil ekonomide, kurumlarda, toplumda ve kriz yönetiminde de üretildiğini göstermiştir.
İkinci yaklaşım, askerî caydırıcılığı reddetmese de İran’ın savunma kapasitesini güçlendirmenin tek başına yeterli olmadığını vurgulamaktadır. Bu çerçevede güvenlik, yalnızca daha fazla silah daha gelişmiş füze sistemleri ya da daha sert bir dış politika anlamına gelmemektedir. Ekonomik dayanıklılığın artırılması, devlet kurumları arasındaki koordinasyonun güçlendirilmesi, kritik altyapının korunması, toplumun uzun süreli krizlere karşı daha dirençli hâle getirilmesi ve diplomatik kanalların açık tutulması da güvenlik anlayışının ayrılmaz parçaları olarak değerlendirilmektedir.
Dolayısıyla savaş sonrası İran’daki tartışma, askerî caydırıcılık ile diplomasi arasında basit bir tercih meselesinden ziyade ülke güvenliğinin bundan sonra hangi araçlarla ve hangi öncelikler etrafında sağlanacağı sorusu üzerinde şekillenmektedir. Bir yaklaşım, savaşın İran’a daha sert, daha askerîleşmiş ve tavizsiz bir güvenlik çizgisi dayattığını savunurken diğer yaklaşım, askerî kapasitenin ancak güçlü kurumlar, ekonomik dayanıklılık, kritik altyapı güvenliği, toplumsal direnç ve açık diplomatik kanallarla desteklendiğinde sürdürülebilir bir güvenlik üretebileceğini vurgulamaktadır. Bu ayrışma, İran siyasetinde önümüzdeki dönemin en önemli stratejik tartışmalarından biri olmaya adaydır.
Önce saha, sonra diplomasi
Savaştan çıkarılan dersler, İran’ın dış politika tartışmasını da yeniden şekillendirmektedir. Bu tartışma artık yalnızca “direniş mi, müzakere mi?” ikilemi üzerinden yürümemektedir. Daha belirleyici olan soru, diplomasinin hangi şartlarda sonuç üreteceği ve sahadaki güç dengesinin müzakere sürecini nasıl etkileyeceğidir. Savaş sonrasında İran’da güçlenen eğilim, diplomatik sürecin tek başına ve sahadan bağımsız biçimde sonuç doğuramayacağı yönündedir.
Bu anlayışa göre İran, masada sonuç almak istiyorsa önce sahada direnç gösterebilmeli, karşı tarafa maliyet yükleyebilmeli ve gerektiğinde kontrollü tırmanmayı göze alabileceğini ortaya koymalıdır. Diplomasi bu çerçevede reddedilmemekte ancak sahada üretilen gücün siyasi sonuca dönüştürüldüğü bir araç olarak görülmektedir. Başka bir ifadeyle savaş sonrası İran’da “önce saha, sonra diplomasi” mantığı daha belirgin hâle gelmektedir.
Bu yaklaşım, önceki Devrim Rehberi Ali Hamenei döneminin benimsediği “stratejik sabır” politikasına yönelik eleştirilerle de yakından ilişkilidir. Yeni karar alıcılar arasında geçmişte sınırlı ve ölçülü tepkilerin ABD ve İsrail karşısında caydırıcılığı güçlendirmediği, tersine Tahran’ın geri adım atmaya hazır olduğu algısını beslediği görüşü öne çıkmıştır. Böylelikle İran’ın uzun süre doğrudan çatışmadan kaçınması, karşı tarafı daha temkinli davranmaya zorlamamış, aksine Tahran üzerindeki askerî ve siyasi baskının artmasına zemin hazırlamıştır.
Savaşın ağır maliyetlerine rağmen rejimin ayakta kalabilmiş olması da bu çevrelerde yeni bir özgüven üretmiştir. İran, ABD ve İsrail’le doğrudan çatışmanın yıkıcı sonuçlarını tecrübe etmiş fakat bu çatışmanın rejim çöküşüne yol açmadığını da görmüştür. Bu nedenle doğrudan çatışma ihtimaline ilişkin psikolojik eşik tamamen ortadan kalkmasa da önemli ölçüde aşılmış görünmektedir. Bu durum, Tahran’ın krizleri yönetme biçiminde daha proaktif ve risk almaya daha açık bir çizginin güçlenmesine zemin hazırlamıştır.
Dolayısıyla savaş sonrasında İran, askerî güç ve güvenlik bürokrasisinin belirlediği, diplomasinin daha belirgin biçimde yürütüldüğü yeni bir çizgiye yönelmektedir. Tahran açısından savaşın temel sonuçlarından biri, masada kazanım elde etme yolunun öncelikle sahada direnç göstermekten, karşı tarafa maliyet üretmekten ve gerektiğinde kontrollü tırmanmayı göze alabileceğini göstermekten geçtiği yönündeki kanaatin güçlenmesidir. Bu nedenle diplomasi tümüyle dışlanmasa da savaş sonrası stratejik düşüncede daha geri planda konumlanmakta, askerî caydırıcılık ve sert güç kullanma iradesi, diplomatik pazarlığı destekleyen temel unsurlar olarak öne çıkmaktadır.
Sonuç olarak savaş, İran siyasetindeki ayrımları ortadan kaldırmamış, aksine bu ayrımlara yeni ve daha belirleyici bir stratejik tartışma eklemiştir. Önümüzdeki dönemde İran iç siyasetindeki temel mücadelenin, reformcu ya da muhafazakâr ayrımından ziyade savaşın nasıl okunacağı ve bundan hangi stratejik sonuçların çıkarılacağı etrafında şekillenmesi beklenebilir. Savaşın yalnızca “daha fazla caydırıcılık” ihtiyacını doğrulayan bir deneyim olarak okunması hâlinde İran dış politikası daha sert, daha proaktif ve daha fazla risk almaya açık bir çizgiye yönelebilir. Buna karşılık devlet kapasitesi, ekonomik dayanıklılık ve toplumsal direnç boyutlarının da dikkate alınması, İran’daki güvenlik tartışmasının daha kapsamlı bir çerçeveye taşınmasını sağlayabilir. Bu nedenle savaş sonrası İran siyasetinin yönünü belirleyecek temel soru, Tahran’ın güvenliği yalnızca sahada güç üretme kapasitesi üzerinden mi tanımlayacağı, yoksa bu kapasiteyi kurumsal dayanıklılık ve diplomatik esneklikle tamamlayan daha kapsamlı bir strateji mi benimseyeceği olacaktır.