Suriye Sahasındaki Gerçeklik İran’ın Tutumunu Değiştirir mi?

Suriye Sahasındaki Gerçeklik İran’ın Tutumunu Değiştirir mi?
Suriye’de muhaliflerin ilerleyişi konusunda diğer İranlı makamlar gibi Arakçi’nin ifadeleri de İran’ın sahadaki gerçekliğe göre hareket etmeye yanaşmadığını ve açıkça ifade edilmese de gelişmelerin arkasında Türkiye’yi gördüğünü gösteriyor.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Suriye’de Heyet Tahrir eş-Şam (HTŞ) liderliğindeki Beşşar Esed karşıtı gruplar, 27 Kasım’da Suriye’nin kuzeybatısında bulunan İdlib’den hareketle başlattıkları operasyonda, 30 Kasım’da Halep’e girdikten sonra 5 Aralık’ta da Hama’da kontrolü ele geçirdi. Oldukça organize hareket ettikleri görülen muhaliflerin ilerleyişi, ne yaptıkları konusunda net bir planları olduğunu ve Fethü’l-Mübîn (Apaçık Fetih) Operasyon Odası’nın süreci yönetecek yeterliliği sergilediğini gösteriyor. Söz konusu birim, Şam rejiminin Mayıs 2019’da İdlib’deki muhaliflere karşı başlattığı İdlib Şafağı Operasyonu esnasında kurulan Feth-i Dimeşk (Şam’ın Fethi) Operasyon Odası’ndan evrilmişti. Muhalif grupların, Suriye’deki güç dağılımını ve sürecin bundan sonraki safhasını kesin şekilde etkileyecek olan bu hamle için uzun süredir kapasite inşa ettiği ve kapsamlı bir hazırlık yaptığı görülmektedir. Muhaliflerin ilerleyişlerindeki başarının yanı sıra rejimin sergilediği zafiyet ve Rusya’nın şimdiye dek Şam’ın beklediği ölçüde yardım sağlamadığı da dikkate alınınca ilerleyişin devam edeceği görülüyor. Suriye krizine müdahil taraflar da gelişmeler karşısında kaçınılmaz olarak pozisyonlarını revize etmek durumunda kalacaktır.

Geride kalan günlerde yaşanan gelişmelere ilişkin bölgeden ve dünyanın kalanından tepkiler geldi. Bu noktada dikkatler Astana sürecinin üç garantör ülkesi olan Türkiye, Rusya ve İran’a çevrildi. Nitekim 1 Aralık Pazar günü Şam’ı ziyaret ederek Beşşar Esed ile görüşen İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, ertesi gün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüşmek üzere geldiği Ankara’daki basın toplantısında, Astana süreci çerçevesinde Aralık ayının 7 ve 8’inde Katar Doha Forumu’nda Suriye dosyasını görüşmek üzere söz konusu üç ülkenin dışişleri bakanlarının bir araya gelmesinin muhtemel olduğunu söyledi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov 5 Aralık Perşembe günü yaptığı açıklamada, Türkiye ve İran taraflarıyla Suriye gündemini görüşmek üzere bu hafta bir toplantı gerçekleştireceklerini açıkladı. Her ne kadar 6 Aralık Cuma günü, Katar’da görüşmelerin yapılmayacağı yönünde haberler gelse de burada ya da önümüzdeki günlerde bir başka platformda taraflar bir araya gelecektir. Dolayısıyla sahadaki gelişmeler diplomasi kanallarını da hareketlendirdi. Bu noktada tutumu merak edilen devletlerden biri de İran.

İran’ın Süreçten Beklentisi Ne?

İran İslam Cumhuriyeti’nin Suriye’deki temel önceliklerinden birinin Beşşar Esed’i iktidarda tutmak olduğu biliniyor. Bu, bir yönüyle başlangıçtan itibaren İran’ın Suriye politikasına formüle edilmesi ve anlaşılması kolay bir yalınlık kazandırırken bir yönüyle de beraberinde diplomatik bir körlük getirmiştir. Suriye iç savaşında faal olan grupları Esed’e tehdit teşkil edip etmedikleri ekseninde değerlendiren İran, PYD/YPG’yi terör örgütü ve hatta önemli bir sorun olarak görmezken diğer bütün unsurları “tekfirci-selefi teröristler” sınıfına dahil etme yoluna gitti. İran’ın DEAŞ terörünün etkin olduğu bir dönemde sahada aktif Sünni grupları terörle eşitleme amacıyla kullandığı bu söylem, DEAŞ terörü zayıfladıktan ve taraflar yeni pozisyon aldıktan sonra da değişmeden kaldı. Nitekim Şam rejimi 2019’da İdlib’e karşı bahsi geçen operasyonu yapmadan önce, operasyon esnasında ve sonrasında İran, Rusya’nın da havadan vurduğu bu bölgede “tekfirci teröristleri” ortadan kaldırmak için yerleşim yerlerini, hastaneleri ve diğer sivil alanları vurmanın insani maliyetini ve Türkiye’ye getirebileceği ilave yükü dikkate almadığını gösterdi. Türkiye, Rusya ve İran liderleri arasında 7 Eylül 2019’da Tahran’da düzenlenen zirveye de yansıyan İdlib meselesi, sonraki yıllarda da Türkiye ile İran ve Rusya arasında ihtilaf konusu olmaya devam etti. Özellikle Şam yönetimi ve Tahran İdlib’e yapılacak bir saldırıyı “nihai çözüm” olarak görürken Ankara, son kertede kapsamlı bir çözümü merkeze almayan girişimlerin süreci daha da içinden çıkılmaz hale getireceği görüşündeydi. Ankara ayrıca, İdlib’e sıkışmış olan muhalif grupların, rejimin saldırısını beklemeyeceğini ve bir noktada harekete geçeceğini de biliyordu ki bunun da suni bir şekilde “sönümlendiği” düşünülen Suriye krizinin gerçek karmaşık doğasını tekrar gözler önüne sereceği aşikârdı. Nitekim halihazırda süreç oldukça girift bir hal almış bulunuyor. İran’ın da sahada değişen gerçekleri dikkate alması gerekiyor. Ancak izleyeceği yol haritasına ilişkin net açıklamalar yapmayan İran’dan bir haftayı aşkın süredir gelen açıklamalar pek bu yönde seyretmiyor. Son olarak Arakçi’nin Türkiye dönüşü uçakta Katar merkezli Al-Araby Al-Jadeed’den Saber Gul Anbari’ye verdiği ayrıntılı röportajda dile getirdiği görüşler, İran’ın sürece bakışına dair önemli fikirler verirken an itibarıyla bu bağlamda önemli bir değişiklik olmadığını da gösteriyor.

Türkiye’den Beklentiler Mantıklı mı?

Türkiye ile İran’ın birçok bölgesel ve uluslararası konuda görüş birliği içinde olduğuna ancak, iki ülke arasında fikir ayrılıklarının da bulunduğuna değinen Arakçi’nin sözleri arasında, “Eğer çözüm bulunamazsa, birbirimizi iyi anlamamız yanlış anlamaların önüne geçer” şeklinde mesaj içeren bir açıklama var. Bölgenin barışa ve istikrara olan ihtiyacına da vurgu yapan İran Dışişleri Bakanı, DEAŞ terörünün neden olduğu yıkımı hatırlattıktan sonra şu ifadeleri kullanıyor: “Suriye’deki tekfirci-terörist grupların yayılmasına dair ortak bir endişe var ve hepimiz bu gruplarla mücadele etmek için birlikte çalışmalıyız.”

Kendisine yöneltilen İran’ın Esed’e muhalefet eden herkesi terörist olarak görüp görmediği yönündeki soruya Arakçi’nin verdiği cevap ise oldukça politikti. Sorunun muhalefet değil silahlı operasyonlara girişmek olduğunu savunan Arakçi’nin muhtemelen BM Güvenlik Konseyi’nin 18 Aralık 2015 tarihli ve 2254 numaralı ve 20 Temmuz 2017 tarihli ve 2368 numaralı kararlarına atıfla Suriye’de ilerleyen muhalifleri BM’nin terör örgütü olarak tanıdığı gruplar olarak nitelediği görülüyor. Bu tutumu birkaç açıdan değerlendirmek gerekmektedir. Öncelikle halihazırda Suriye’de ilerleyen muhalif unsurlar HTŞ’den ibaret değil. Diğer yandan, kendisine uygulanan yaptırımlar başta gelmek üzere BM Güvenlik Konseyi’nin birçok kararını gayrimeşru ve kanunsuz bulan İran’ın, bu konuda onu referans alması altı çizilmesi gereken bir noktadır. Son olarak Arakçi’nin ifadelerinden sarahatle anlaşıldığı üzere İran, PYD/YPG’yi terör örgütü olarak görmediği gibi Türkiye’nin Suriye Milli Ordusu (SMO) ile beraber halihazırda bu terör örgütüne karşı yürüttüğü mücadeleyi de Suriye’nin egemenlik haklarının ihlali saymaktadır. Elbette İran’ın SMO’yu da terör örgütü olarak gördüğünü hatırlamak gerekir.

Arakçi’nin açıklamalarında belki en dikkat çekici notlardan biri, rejimin tutumuna ilişkin yaptığı değerlendirmeydi. Suriye muhalefetinin rejimi, Astana süreci kapsamında alınan ateşkes kararına uymamak ve İdlib Gerginliği Azaltma Bölgesi’ndeki statükoyu ihlal etmekle suçladığının hatırlatılması üzerine Arakçi şu ifadeleri kullanıyor:

Bakın, Suriye hükûmetinin hatalar yaptığını ve hatta belki hâlâ yapmakta olduğunu inkâr etmiyoruz. Aynı şey muhalifler için de geçerli. Ancak silahlı terörist gruplar söz konusu olduğunda, bunların doğası ve amaçları nettir. Önemli olan, şayet bir sorun varsa, bunu nasıl çözeceğimizi düşünmemizdir. Bir ailede bir sorun çıktığında, kimse kardeşini öldürmesi için bir terörist getirmez. Öne sürülenler bahanedir. Unutmamalıyız ki Halep ve İdlib, Suriye’nin toprak bütünlüğünün bir parçasıdır ve bu bütünlük saygı görmelidir.

Kuşkusuz İran Dışişleri Bakanı da Suriye’deki manzaranın bir aile görüntüsünden oldukça uzak olduğunu ve Suriye’yi içine çeken şiddet sarmalının temel olarak rejim tarafından başlatıldığını biliyor. Belki de Arakçi’ye göre rejimin “yaptığı ve hatta belki hâlâ yapmakta olduğu” hata tam olarak budur. Arakçi ayrıca rejimin istemesi durumunda muhaliflerle çatışmak üzere bu ülkeye güç göndermeyi düşünebileceklerini de sözlerine ekliyor. Tahran’da bazı kişi ve çevrelerin Türkiye’yi Suriye muhalefetinin mevcut operasyonunu yönlendirmekle suçladığının hatırlatılması üzerine ise Arakçi şunları söylüyor:

Diğer aktörler gibi Türkiye’nin de Suriye’de bağları ve ortak çıkarları bulunduğu gibi endişe ve kaygıları var. Bu endişeleri ele almak ve bu bağlar ve ortaklıklardan doğan çıkarları güvence altına almak için Türkiye ile sürekli istişare halindeyiz. Astana süreci, ülkelerin endişelerinin zamanla çatışmaya dönüşmesini önleyecek mekanizmalar oluşturmak amacıyla bu hedefle kurulmuştur. Türkiye’nin bu süreçte adımlar atmasını bekliyoruz.

İfadelerinden de anlaşılacağı üzere İran Dışişleri Bakanı, Tahran’da Türkiye’ye yöneltilen suçlamaları zımnen onaylamış oluyor. Kendisine Türkiye’nin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile Esed arasında bir görüşme yapılması yönünde mükerrer çağrılar yaptığının ancak Şam’ın buna yanaşmadığının ve şayet bu görüşme gerçekleşmiş olsaydı, son gelişmelerin yaşanmayabileceği yönünde bir kanaat bulunduğunun hatırlatılması üzerine Arakçi şu ifadeleri kullanıyor:

İran İslam Cumhuriyeti, her zaman Türkiye ve Suriye hükûmetleri arasında diyaloğu desteklemiş ve her iki tarafı da bu diyaloğa katılmaya teşvik etmiştir. Suriye hükûmeti ise Türkiye’nin kontrol ettiği Suriye topraklarından çekilmesini veya çekilme için bir takvim belirlemesini talep etmiştir ki bu da mantıksız bir talep değildir. Bu, Suriye’nin pozisyonudur. Ancak bu talep sonrası iki taraf arasında herhangi bir diyalog gerçekleşmedi. Biz, iki taraf arasında diyaloğun zorunlu olduğuna inanıyoruz. Ancak Suriye’nin talebi mantıksız bir talep değildir. İran, Türkiye ve Suriye arasında bir diyaloğun gerekli olduğuna ikna olmuşsa da verimli bir diyaloğa eşit bir zeminden girilmesi, Suriye hükûmetinin egemenlik ve toprak bütünlüğü taleplerinin anlaşılması ve saygı görmesiyle mümkündür ki bu makul bir yaklaşımdır.

İran makamlarınca Türkiye’ye sürekli yapılan Türk güçlerinin Suriye topraklarından çekilmesi yönündeki talebi, Arakçi’nin de röportajın farklı noktalarında birden çok defa vurguladığı görülüyor. Bu talebin mevcut PYD/YPG terörünün sürdüğü koşullarda Türkiye’de bir karşılığının olmadığı ortadadır. Dolayısıyla Suriye’de muhaliflerin ilerleyişi konusunda diğer İranlı makamlar gibi Arakçi’nin ifadeleri de İran’ın sahadaki gerçekliğe göre hareket etmeye yanaşmadığını ve açıkça ifade edilmese de gelişmelerin arkasında Türkiye’yi gördüğünü gösteriyor. Arakçi’nin 6 Aralık Cuma günü Bağdat’ı ziyaret ederek Irak ve Suriye Dışişleri Bakanlarıyla yapacağı görüşmede Rusya’nın, özellikle de Türkiye’nin yer almayacak olması sürecin İran tarafından işletilme şekline dair soru işaretlerine neden olmaktadır. Irak’tan Suriye’ye olası bir müdahale kanalının açılması ise durumu içinden çıkılmaz hale getirecektir.

Aslında sürecin mevcut haline evrilmesine neden olan esas mesele, Türkiye’nin Suriye’nin toprak bütünlüğünü korumak için tüm terör unsurlarına karşı mücadele etmek gerektiği yönündeki çağrısının karşılıksız kalması ve 2018’den bu yana İdlib konusunda etkin adımların atılmamasıydı. Suriye krizinin çözümüne katkıda bulunmak için ihtiyaç duyduğu siyasal sürecin Mayıs 2021’de yapılan Cumhurbaşkanlığı ve Temmuz 2024’te yapılan Meclis “seçimleri” olmadığı bütün taraflarca biliniyordu. Sahadaki gelişmeler krizin ne kadar derin olduğunu ve çözüm girişimlerinin ne derece kararlı yürütülmesini gerektiğini tekrar gösterdi. Aslında tüm bunlar, 24-25 Ocak 2024’te üç ülkenin temsilcilerinin katılımıyla yapılan ve “terörizmin tüm şekil ve tezahürleriyle mücadele etme” ve “siyasi sürecin canlandırılmasının” gerektiğinin altının çizildiği Astana formatındaki 21. Yüksek Düzeyli Toplantı’nda vurgulanmıştı. Yapılacak görüşmelerin verimi bu amaca hizmet etmesiyle doğru orantılı olacaktır. Bunun için de sahadaki gerçekliğin dikkate alınması gerekmektedir.