Trump’ın İran Hesabı Neden Tutmadı?

Trump’ın İran Hesabı Neden Tutmadı?
İran’ın Tahran kentindeki İnkılap Meydanı’nda, üzerinde "Hürmüz Boğazı kapalı kalmaya devam ediyor" yazan dev bir reklam panosunun önünden araçlar geçiyor, 28 Nisan 2026.
Konunun yapısal ve konjonktürel boyutlarına bir bütün olarak bakıldığında, ABD Başkanı Trump’ın tarihe “İran dosyasını kapatan lider” olarak geçme arzusunun, onu stratejik açmazlarla karşı karşıya bıraktığı görülmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

28 Şubat 2026’a ABD ve İsrail’in İran’a saldırmasıyla başlayan savaş ve müteakip gelişmeler uluslararası gündemin önemli başlıklarından biri olmaya devam ediyor. 8 Nisan’da başlayan ateşkesten bu yana ABD ile İran arasında yürütülen müzakerelerin şimdiye dek somut bir sonuç üretmemesi kırılgan ateşkesin geleceğine dair umutları gün geçtikçe tüketiyor. Diğer yandan ABD/İsrail blokunun İran üzerindeki stratejik hedeflerini henüz gerçekleştirememiş olması savaşın yeniden başlama riskini artırırken İran’ın ABD’ye yönelik güvensizliği ve tarafların ortak bir zeminde bulunamaması askeri tırmanma senaryosunun giderek güçlenmesine neden oluyor.

Yine de ateşkesin devam ettiği mevcut koşullarda ABD-İran hattında yaşananları anlamak için iki ülke arasındaki husumetin 1979’dan itibaren takip ettiği seyre ve Donald Trump yönetiminin İran politikasının temel dinamiklerine değinmek yerinde olacaktır. Bu arka plan, Trump’ın Haziran 2025’te yaşanan 12 günlük çatışma ve 28 Şubat’ta başlayan savaş sürecinde izlediği politikalar ve bu politikaların küresel siyasetteki yansımalarını anlamaya yardımcı olacaktır. Konunun yapısal ve konjonktürel boyutlarına bir bütün olarak bakıldığında, ABD Başkanı Trump’ın tarihe “İran dosyasını kapatan lider” olarak geçme arzusunun, onu stratejik açmazlarla karşı karşıya bıraktığı görülmektedir.

ABD-İran husumeti: 1979’dan beri bitmeyen kavga

1979 İslam Devrimi, yalnızca İran iç siyasetini değil ABD’nin Ortadoğu politikasını da köklü bir biçimde dönüştüren tarihsel bir kırılma noktası olmuştur. Devrim öncesinde ABD açısından İran, Ortadoğu’da Sovyetler Birliği’nin etkisini dengeleyen asli müttefiklerden biriydi. Ancak Şah rejiminin devrilmesi ve Ayetullah Humeyni liderliğinde teokratik bir düzenin kurulması, iki ülke ilişkilerini doğrudan düşmanlık eksenine taşıdı. Tahran’daki ABD Büyükelçiliği baskını ve Rehine Krizi, Amerikan dış politikasında İran’ın doğrudan tehdit olarak tanımlanmasına yol açtı. Ayrıca Tahran yönetiminin rejim ihracı politikası da İran meselesinin çözümünü Amerikan dış politikasının öncelikli hedeflerinden biri haline getirdi. Bu tarihten itibaren Amerikan başkanlarının İran politikaları farklı tonlar taşısa da temel yaklaşım değişmedi: İran’ın bölgesel etkisini sınırlandırmak, nükleer kapasitesini kontrol altında tutmak ve Körfez’in güvenliğini sağlamak.

Jimmy Carter döneminde, ABD’nin İran politikası büyük ölçüde kriz yönetimi çerçevesinde şekillendi. Rehine krizi, Carter yönetiminin dış politikadaki en büyük zafiyetlerinden biri olarak görüldü. Başarısız kurtarma operasyonu Amerikan kamuoyunda ciddi prestij kaybına neden olurken Carter’ın ardından iktidara gelen Ronald Reagan ise İran’a karşı daha sert bir güvenlik yaklaşımı benimsedi. İran-Irak Savaşı sırasında Reagan dolaylı biçimde Irak’ı desteklese de İran-Kontra skandalı ABD’nin pragmatik çıkarlar uğruna zaman zaman çelişkili politikalar izlediğini gösterdi.

1990’larda Bill Clinton yönetimi “çifte çevreleme” stratejisini uygulamaya koydu. Bu strateji hem İran’ı hem de Saddam Hüseyin liderliğindeki Irak’ı sınırlandırmayı hedefliyordu. İran’ın Hizbullah gibi vekil aktörlere verdiği destek ve nükleer programına dair kaygılar, ekonomik yaptırımların genişlemesine yol açtı. Böylece yaptırım mekanizması, ABD’nin İran politikasının temel araçlarından biri haline geldi.

11 Eylül sonrası dönemde George W. Bush, İran’ı “şer ekseni” içinde tanımlayarak daha ideolojik bir güvenlik anlayışını öne çıkardı. Washington yönetimi Irak’ın işgali sonrasında İran’ın bölgesel nüfuzunun zayıflayacağını düşünse de süreç tersine işledi ve Saddam rejiminin devrilmesi İran’ın Irak üzerindeki etkisini artırdığı gibi Tahran yönetimi, Şii milis ağları üzerinden bölgesel gücünü pekiştirirdi. Bu dönem, ABD’nin askerî müdahalelerinin bazen rakip aktörlerin stratejik alanını genişletebileceğini gösteren önemli bir örnek oldu.

Barack Obama döneminde ise ABD’nin İran politikasında diplomatik açılımın öne çıktığı bir evreye girildi. 2015’te imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP), İran’ın nükleer faaliyetlerini sınırlandırma karşılığında yaptırımların hafifletilmesini öngörüyordu. Obama yönetimi açısından bu anlaşma, İran’ı uluslararası sisteme entegre ederek davranış değişikliği yaratma girişimiydi. Ancak anlaşma hem Amerikan iç siyasetinde hem de İsrail ve Körfez ülkeleri nezdinde yoğun eleştirilere maruz kaldı.

Trump ve İran: “Mesele”yi halletmek!

Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde, ABD’nin İran’a yönelik yaklaşımında radikal bir kırılma yaşandı. Trump, KOEP’i “tarihin en kötü anlaşmalarından biri” olarak nitelendirdi ve ABD’yi Mayıs 2018’de anlaşmadan çekti. Ardından uygulanan “maksimum baskı” politikasıyla İran’a yönelik ağır ekonomik yaptırımlar devreye sokuldu. Trump yönetimi, İran ekonomisini çökertmenin rejimi müzakereye zorlayacağını düşünüyordu. Ancak bu süreç aynı zamanda Körfez’de tansiyonu yükseltti. Giderek belirgin hale gelen tanker krizleri, vekil güç saldırıları ve doğrudan askerî gerilimler arttı. ABD’nin Ocak 2020’de Kasım Süleymani’yi öldürmesi, iki ülkeyi doğrudan çatışmanın eşiğine getiren en kritik gelişmelerden biri oldu.

Trump’ın ikinci döneminde İran politikası daha saldırgan ve askerî ağırlıklı bir karakter kazandı. Özellikle İran destekli grupların Amerikan üslerine yönelik saldırılarının artması ve Basra Körfezi’nde enerji güvenliği krizinin belirginleşmesi, Trump’ın doğrudan müdahaleci bir çizgiye yöneltti. Trump yönetimi, bu dönemde yalnızca ekonomik baskıyla yetinmedi, İran’ın askerî altyapısını hedef alan sınırlı fakat yoğun operasyonları destekledi. Haziran 2025’te İran ile ABD/İsrail arasında patlak veren 12 gün çatışmayla “maksimum baskı” stratejisi ABD açısından artık askerî çatışma evresine girdi. Her ne kadar savaş kısa sürse de ABD ile İran bu ilk çatışmada birbirlerini tartma fırsatı buldu.

28 Şubat 2026’da başlayan savaş ise ABD’nin İran politikasında maksimum baskı stratejisinin ötesinde artık çok katmanlı bir güvenlik paradigmasına yöneldiğini ortaya koydu. Savaş süresinde Trump yönetiminin söylem ve öncelikleri askerî gelişmelerin yanı sıra enerji güvenliği kaygılarının da etkisiyle değişti.

Savaşın başında Trump yönetiminin yaklaşımı, İran’ın yalnızca bölgesel faaliyetlerinin değil mevcut siyasal rejiminin de küresel güvenlik için tehdit oluşturduğu yönündeydi. İran destekli milis ağlarının Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen hattında yürüttüğü faaliyetler, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ndeki deniz güvenliği krizleriyle birleşince ABD karar alıcıları arasında rejim değişikliği fikri yeniden güç kazandı. Bu söylem, 2003 sonrası Irak müdahalesini andıran ideolojik bir güvenlik anlayışını çağrıştırıyordu. Trump’ın İran müdahalesini tarihî bir fırsat olarak adlandırması ve rejimden kurtulmak için İran halkını sokaklara davet etmesi bu yaklaşımın en açık göstergesiydi.

Fakat Trump’ın evdeki hesabı çarşıya uymadı. Savaşın ilerleyen safhalarında sahadaki gerçeklikler Trump’ı daha pragmatik bir çizgiye çekti. İran’ın asimetrik harp yetenekleri (balistik ve hipersonik füzeler) üzerinden maliyet üretme kapasitesi, ABD açısından çatışmanın sürdürülebilirliğini zorlaştırdı. Özellikle Hürmüz Boğazı çevresinde yaşanan gerilimler küresel enerji piyasalarında ciddi dalgalanmalara yol açtı, petrol fiyatlarının yükselmesi Batı ekonomileri üzerinde büyük baskı yarattı. Böylece mesele yalnızca İran rejiminin niteliği olmaktan çıkarak küresel ekonomik düzenin korunması meselesine dönüştü. İslamabad görüşmelerinden sonuç çıkmamasının ardından Trump’ın kullandığı sert söylemler ve Hürmüz Boğazı’nda uyguladığı abluka da Tahran yönetimine geri adım attıramadı.

Tam bu noktada, Trump’ın stratejisinde belirgin bir daralma yaşandı. Rejim değişikliği gibi yüksek maliyetli hedefler geri plana itildi, bunun yerine iki temel mesele ön plana çıkarıldı: Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması ve İran’ın nükleer kapasitesinin sınırlandırılması.

Bu dönüşüm, Trump’ın ideolojik zafer hedefinin yerini maliyet hesabının aldığını göstermektedir. Özellikle Hürmüz meselesi savaş boyunca Amerikan stratejisinin merkezine yerleşmiştir. İran’ın boğazı kapatması ve tanker güvenliğini riske atan hamleleri, ABD donanmasının bölgeye yoğun askerî yığınak yapmasına yol açmıştır. Trump yönetimi artık rejim değişikliğinden çok deniz ticaretinin güvenliğini sağlamaya odaklanmak durumunda kalmıştır. Çünkü Hürmüz’de yaşanan kriz, sadece Ortadoğu’yu değil küresel ekonomiyi doğrudan etkilemeye başlamıştır. Savaşın ABD ve küresel ekonomi açısından artan maliyeti, Trump yönetiminin içerideki desteğinde önemli ölçüde azalmaya sebep olmuştur.

Nükleer meselede de benzer bir dönüşüm dikkat çekmiştir. İlk günlerde İran’ın nükleer altyapısının tamamen yok edilmesi gerektiği yönünde sert söylemler kullanan Trump, sonraki süreçte “tam imha” yerine “kontrollü sınırlama” yaklaşımını öne çıkarmıştır. Ancak müzakerelerin başarısızlığa uğraması Trump’ı öfkelendirmiş ve İran’ın nükleer silaha sahip olamayacağına ve zenginleştirilmiş uranyumdan mutlak surette arındırılacağına dair mesajlar vermesine neden olmuştur.

Trump, bütün bu gelişmeler yaşanırken İran’ın baş müttefiklerinden olan Çin’e üst düzey bir ziyaret gerçekleştirmiştir. Trump, ziyaret öncesinde Çin lideri Şi Jinping ile İran meselesini konuşacağını ifade etmiştir. Trump, açıkça reddetse de Şi’den İran konusunda destek istemesi kuvvetle muhtemeldir. Ancak Trump’ın Çin ziyaretinin Nixon’ın 1972’deki Çin seyahati ile benzer bir etki doğurup doğurmayacağı meçhuldür.

Sonuç: Halledilemeyen mesele İran

Kampanyası sürecinde ve seçimlerden sonra ülkesini Ortadoğu’daki sonsuz savaş döngüsünden çıkaracağına dair seçmenlerine güçlü mesajlar veren Trump sözünü tutamamış ve ABD’yi İran’la savaşa sürükleyen lider olarak hafızalara kazınmıştır. Trump, 1979’dan Amerikan başkanlarının yapamadığını yapan ve “İran dosyasını kapatan lider” olarak tarihe geçmek ve Amerikan kamuoyu nezdinde “icracı başkan” imajını güçlendirmek isterken İran’da tam bir stratejik açmaza sürüklenmiştir. Rejimin devrilmemesinden sonra hedef küçülten Trump, Hürmüz Boğazını açmaya muktedir olamamış, İran’ın füze kapasitesini de tam olarak yok edememiştir. Dolayısıyla İran meselesini kapatmak isteyen Trump, tam aksine İran’ın bölgesel prestijinin artmasına ve ABD’nin Körfez ülkeleri başta olmak üzere prestij kaybetmesine neden olmuştur.

İran-ABD/İsrail Savaşı, bir yandan ABD’nin küresel hegemonyasının sorgulanmasını beraberinde getirirken İran’ın aldığı tüm hasara rağmen ABD’ye direnmesi bölgesel aktörleri küresel güçlere karşı daha cesur kılacak bir dönemin kapılarını aralamıştır. Dolayısıyla, Trump’ın İran savaşı, sadece iki ülke ilişkilerini değil küresel siyasetin dengelerini etkileyebilecek ciddi bir hesap hatası olarak tarihe geçmiştir.

 

Doç. Dr. Nuri Salık

Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Öğretim Üyesi