İran-ABD Görüşmelerinde Nükleer Dosya Faktörü

İran-ABD Görüşmelerinde Nükleer Dosya Faktörü
Nükleer dosya, İran açısından savaş sonrası pazarlık sürecinin bir parçası hâline gelirken ABD açısından ise savaşın başlıca başarı alanlarından biri olmayı sürdürmektedir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

ABD-İran geriliminde nükleer dosya uzun yıllar boyunca krizin ana ekseni olarak ele alındı. Müzakere mantığı büyük ölçüde İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesini sınırlandırması, stoklarını azaltması, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetimlerini kabul etmesi ve buna karşılık ABD’nin yaptırımları hafifletmesi üzerine kuruluydu. Ancak 28 Şubat’ta başlayan savaş bu denklemi önemli ölçüde değiştirdi. Savaş, nükleer dosyayı ortadan kaldırmadı fakat ABD-İran ilişkilerinde yarım asra yaklaşan güvenlik, yaptırım ve bölgesel nüfuz gibi kronik başlıkların yanı sıra Hürmüz Boğazı’nın statüsü ve deniz güvenliği gibi savaşın ürettiği yeni sorunları da aynı anda müzakere masasına taşıdı.

Masada neler konuşuluyor?

Bugün yürüyen arka kanal diplomasisi nükleer programın geleceğiyle açıklanabilecek dar bir pazarlık değildir. Görüşmelerin ana gerilimi, iç içe geçmiş başlıkların hangi sırayla ele alınacağı ve hangi dosyanın hangi tavizin karşılığı olarak kullanılacağı etrafında şekillenmektedir.

Masada beş temel başlık öne çıkmaktadır. Bunlardan ilki, savaşın resmen sona erdirilmesi ve 8 Nisan ateşkesinin kalıcı bir siyasi çerçeveye dönüştürülmesidir. Bu kapsamda İran’ın karşılıklı saldırmazlık garantileri üzerinde durduğu ve bu güvenlik çerçevesini Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi (BMGK) üzerinden güçlendirmek istediği anlaşılmaktadır. Bazı iddialara göre Tahran, söz konusu güvenlik düzenlemesine İsrail’in de dâhil edilmesini talep etmektedir. İkinci başlık Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, İran’ın geçişler üzerindeki kısıtlamaları ve ABD’nin İran limanlarına yönelik deniz ablukasının kaldırılmasıdır. Üçüncü başlık yaptırımların gevşetilmesi ve dondurulmuş İran varlıklarının serbest bırakılmasıdır. Dördüncü başlık İran’ın nükleer programının hangi sınırlar içinde tutulacağıdır. Zenginleştirme moratoryumu, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stoklarının akıbeti, UAEA denetimlerinin kapsamı ve yeraltı tesislerinin geleceği bu dosyanın alt başlıklarını oluşturmaktadır. Beşinci başlık ise bölgesel güvenlik boyutudur. Lübnan cephesinin geleceği ve ABD’nin Körfez’deki askerî varlığının azaltılması bu kapsamda değerlendirilmektedir.

Tarafların müzakere pozisyonu

Bu başlıklar arasında nükleer dosya hâlâ kritik önemini korumaktadır ancak tarafların bu dosyaya yüklediği anlam ve müzakere içindeki konumu farklılaşmaktadır. ABD, savaşın sona ermesini ve ablukaların kaldırılmasını İran’ın nükleer alanda somut tavizler vermesine bağlamak istemektedir. İran ise önce savaşın kalıcı biçimde bitirilmesini, Hürmüz Boğazı’ndaki krizin çözülmesini, ABD ablukasının kaldırılmasını ve güvenlik garantilerinin sağlanmasını talep etmektedir. Bu ayrışma, tarafların sadece hangi konuları müzakere edeceği konusunda değil bu konuların hangi sırayla ve hangi baskı koşulları altında ele alınacağı konusunda da farklı pozisyonlara sahip olduğunu göstermektedir.

İran’ın Mayıs ayı başında ABD’ye sunduğu bildirilen 14 maddelik öneri bu yaklaşımın en açık işaretidir. Farklı kaynaklara yansıyan bilgilere göre Tahran, teklifinde Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması, savaşın sona erdirilmesi, liman ablukasının kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve saldırmazlık garantileri gibi başlıkları öne çıkarmıştır. Nükleer müzakerenin ise daha sonraki bir aşamaya bırakılması istenmektedir. Bu tutum, İran liderliği içindeki muhtemel nükleer taviz tartışmalarını yönetme çabasının bir yansıması olarak okunabilir. Ancak mesele bundan ibaret değildir. Tahran’ın yaklaşımı mevcut krizi geçici biçimde yatıştırmaktan ziyade ABD-İran ilişkilerinde birikmiş yapısal sorunları daha kalıcı bir çerçevede ele alma arayışına işaret etmektedir.

Bu noktada İran’ın elindeki kaldıraçların değiştiği görülmektedir. Savaş öncesinde İran’ın temel pazarlık gücü nükleer programının ilerleme hızı ve ulaştığı eşik kapasite üzerinden şekilleniyordu. Uranyum zenginleştirme seviyesini artırabilme, stok miktarını büyütebilme ve gerektiğinde UAEA ile iş birliğinin kapsamını daraltabilme imkânı Tahran’a müzakere masasında önemli bir avantaj sağlıyordu. Ancak savaş sonrasında bu kaldıraç büyük ölçüde aşınmıştır. Buna karşılık İran, nükleer dosyanın ötesinde yeni baskı araçlarını daha görünür biçimde devreye sokmuştur. Hürmüz Boğazı’nda geçişleri zorlaştırmak, enerji piyasalarını tedirgin etmek, Körfez ekonomilerinin kırılganlığını gündeme taşımak ve ABD’yi uzun süreli bir deniz güvenliği krizine çekmek, Tahran’ın savaş sonrası pazarlık alanını genişleten başlıca araçlar hâline gelmiştir.

Bu nedenle İran, nükleer dosyayı kendisi açısından daha elverişli bir aşamada konuşmak istemektedir. Askerî baskı, abluka ve savaş atmosferi altında nükleer taviz vermek Tahran açısından içeride “teslimiyet” görüntüsü üretebilir. Buna karşılık önce ateşkesin kalıcılaşması, Hürmüz dosyasının düzenlenmesi, ekonomik baskının hafiflemesi ve yeni saldırıları önleyecek güvencelerin oluşması İran’a hem iç politikada hem de müzakere masasında daha yönetilebilir bir zemin sağlayacaktır. Dolayısıyla İran’ın temel amacı nükleer dosyanın içeriğinden önce müzakerenin sıralamasını kendi lehine yeniden kurmaktır.

ABD açısından ise denklem savaşa girilen an ile bugün gelinen nokta arasında belirgin biçimde değişmiştir. Washington savaşı büyük ölçüde nükleer dosya etrafında biriken gerilim üzerinden meşrulaştırdığı için, İran’dan bu başlıkta görünür ve pazarlanabilir tavizler almadan geri çekilmesi iç kamuoyu açısından izahı zor bir tablo yaratacaktır. Özellikle Trump’ın İran’ın nükleer kapasitesini yakın ve varoluşsal bir tehdit olarak sunan sert söylemi, yönetimin manevra alanını daraltmıştır. Buna rağmen savaşın sonunda ABD açısından acil ve somut maliyet üreten başlık nükleer dosyadan çok Hürmüz Boğazı ve seyrüsefer serbestisi hâline gelmiştir.

İran’ın Hürmüz üzerinden ürettiği stratejik baskı, enerji piyasaları ve Körfez güvenliği üzerinde doğrudan sonuçlar doğururken ABD’nin İran limanlarına uyguladığı abluka bu kaldıracı dengelemeye çalışmaktadır. Ancak zamanın Washington aleyhine işlediği açıktır. Basına yansıyan CIA değerlendirmelerine göre İran ciddi ekonomik sıkıntılarla karşı karşıya kalmadan önce ABD’nin deniz ablukasını en az üç ila dört ay boyunca aşabilecek kapasiteye sahiptir. Bu durum, ablukanın kısa vadede Tahran’ı istenen ölçüde tavize zorlayamayabileceğini, buna karşılık Washington’ın diplomatik ve askerî baskıyı sürdürme maliyetinin giderek artabileceğini göstermektedir.

Gelinen noktada ABD iki ayrı baskı arasında sıkışmış görünmektedir. Nükleer dosyada taviz almadan savaşı bitirmek siyasi zafiyet görüntüsü yaratabilir. Hürmüz krizini uzatmak ise ABD’yi maliyeti giderek artan bir deniz güvenliği krizine hapsedebilir. Bu nedenle ABD’nin temel çıkmazı, nükleer dosyada “başarı” görüntüsü üretme ihtiyacı ile Hürmüz’de hızlı normalleşme sağlama zorunluluğu arasındaki gerilimde yatmaktadır. ABD’nin savaş-sonlandırma paketini nükleer taahhütlerden tamamen ayırmaya yanaşmaması da bu çıkmazın sonucudur.

Sonuç olarak nükleer dosya, İran açısından savaş sonrası pazarlık sürecinin bir parçası hâline gelirken ABD açısından ise savaşın başlıca başarı alanlarından biri olmayı sürdürmektedir. Sürecin kırılganlığı da bu farklı konumlandırmadan kaynaklanmaktadır. Bu nedenle görüşmelerin başarısı yalnızca tarafların ne kadar taviz vereceğine değil hangi dosyanın önce ele alınacağı ve müzakerenin hangi siyasi çerçeve içinde yürütüleceği konusunda ortak bir anlayış geliştirip geliştiremeyeceklerine bağlı olacaktır.