İran Savaşı Suudi Arabistan’ın Nükleer Geleceğini Nasıl Etkiler?

İran Savaşı Suudi Arabistan’ın Nükleer Geleceğini Nasıl Etkiler?
28 Şubat’ta başlayan savaş, Riyad’ın nükleer programını ekonomik kalkınmanın ötesinde stratejik dengeleme ve güvenlik aracı olarak görme eğilimini güçlendirmiştir.
Yazı boyutunu buradan ayarlayabilirsiniz

Ortadoğu’daki nükleer düzen uzun süredir eşitsiz üç statü üzerine kuruluydu: (i) İsrail’in resmen doğrulamadığı ancak varlığı genel kabul gören nükleer silah kapasitesi; (ii) İran’ın geçmişte gizlediği faaliyetler nedeniyle uzun yıllar tartışmalara ve nihayetinde savaşa konu olan yerli yakıt çevrimi programı; (iii) diğer bölge ülkelerinin büyük ölçüde yabancı teknoloji ve ithal yakıta bağımlı sivil nükleer faaliyetleri. Haziran 2025’teki 12 Günlük çatışma ile 28 Şubat 2026’da başlayan ABD/İsrail-İran Savaşı, bu düzenin İran ayağını en azından kısa vadede değiştirirken hemen ardından gelen ABD-Suudi Arabistan nükleer anlaşması, üçüncü kategorinin sınırlarını dönüştürebilecek yeni bir gelişme olarak ortaya çıkmıştır.

ABD Enerji Bakanı Chris Wright ile Suudi Arabistan Enerji Bakanı Abdülaziz bin Selman tarafından 22 Temmuz 2026’da Washington’da imzalanan otuz yıllık anlaşma, ABD Atom Enerjisi Kanunu’nun 123. maddesi kapsamında düzenlenen barışçıl nükleer iş birliği anlaşmasıdır. Atıfta bulunduğu madde nedeniyle genellikle “123 Anlaşması” olarak adlandırılan bu tür düzenlemeler, yabancı bir ülkeye doğrudan nükleer santral sağlamaktan ziyade Amerikan menşeli nükleer malzeme, ekipman, teknoloji ve teknik bilginin hangi koşullarda aktarılabileceğini belirleyen hukuki çerçeveyi oluşturmaktadır.

Anlaşmanın yürürlüğe girebilmesi için Kongre’ye sunulması ve doksan günlük inceleme sürecinden geçmesi gerekmektedir. Dolayısıyla 22 Temmuz’da imzalanan belge, tamamlanmış bir nükleer iş birliği sürecinden ziyade Riyad’ın Amerikan nükleer teknolojisine erişebilmesinin önünü açan hukuki ve siyasi bir başlangıç noktası niteliğindedir. Bununla birlikte ABD Başkanı Donald Trump’ın imzadan bir gün sonra iş birliğini Suudi Arabistan’ın İsrail ile normalleşmesi şartına bağlaması, anlaşmanın geleceğine ilişkin yeni bir belirsizlik yaratmıştır. Riyad’ın Filistin devletinin kurulmasına yönelik inandırıcı bir süreç başlatılmadan İsrail’i tanımayacağı yönündeki tutumunu sürdürmesi ise anlaşmanın ne zaman ve hangi koşullarda hayata geçirilebileceğini öngörmeyi güçleştirmektedir.

Anlaşmanın tam metni henüz yayımlanmadığı için asıl tartışma kamuoyuna yansıyan hükümler üzerinden yürütülmektedir. Mevcut bilgiler belgenin Suudi Arabistan’da uranyum zenginleştirilmesini açık ve süresiz biçimde yasaklamadığını, buna karşılık Riyad’a hemen ve koşulsuz bir zenginleştirme yetkisi de tanımadığını göstermektedir. Yerli zenginleştirmenin teknik ve ekonomik bakımdan gerekli olup olmadığı, iki yıllık ortak bir çalışmayla değerlendirilecektir. Olumlu bir karar çıkması hâlinde hassas santrifüj teknolojisini Suudi personelin erişiminden koruyacak bir “kara kutu” tesisinin kurulması gündeme gelebilecektir.

Bu formül, tesisin Suudi topraklarında bulunması ile hassas teknolojinin Suudi kontrolüne geçmesini birbirinden ayırmayı amaçlamaktadır. Buna rağmen tesisin mülkiyetinin kimde olacağı, personelin erişim sınırları, izin verilecek zenginleştirme seviyesi, stok miktarı ve olağanüstü koşullarda tesisi kimin durduracağı henüz bilinmemektedir. Dolayısıyla “kara kutu” modelinin tek başına yeterli bir güvence sağlayıp sağlamayacağı belirsizdir. Üstelik bu model, zenginleştirmenin Suudi topraklarında gerçekleştirilmesini mümkün seçeneklerden biri hâline getirerek önemli bir siyasi emsal oluşturma potansiyeli taşımaktadır.

Anlaşma bu yönüyle Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) 2009’da uranyum zenginleştirme ve kullanılmış yakıtı yeniden işleme faaliyetlerinden vazgeçerek kabul ettiği “altın standarttan” ayrılmaktadır. Suudi Arabistan’ın Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) Ek Protokolü’nü henüz kabul etmemiş olması da denetim mekanizmasının yeterliliğine ilişkin soru işaretleri doğurmaktadır. Öngörülen ikili ABD-Suudi Arabistan güvence sistemi, ortak tesislerde ilave denetim sağlayabilir ancak Ek Protokol’ün beyan edilmemiş faaliyetleri ve bağlantılı sahaları araştırmaya imkân tanıyan ülke çapındaki doğrulama yetkilerinin yerini bütünüyle tutamamaktadır.

Suudi Arabistan’ın nükleer arayışı ve İran savaşı

Suudi Arabistan’ın uzun bir geçmişe dayanan nükleer arayışı, siyasi ve ekonomik etkenlerin birbirini beslemesiyle zaman içinde daha belirgin ve kararlı bir yönelim kazanmıştır. Suudi Arabistan’ın bu alandaki ilgisi 2000’li yıllara, resmî 123 Anlaşması müzakereleri ise 2012’ye kadar uzanmaktadır. Görüşmelerin yıllarca sonuçlandırılamamasında teknik anlaşmazlıklar ile siyasi engellerin iç içe geçtiği söylenebilir. Riyad’ın zenginleştirme ve yeniden işleme seçeneklerinden kalıcı biçimde vazgeçmeyi reddetmesi ve Ek Protokol’e mesafeli yaklaşması, başlıca teknik anlaşmazlıkları oluşturmuştur. Muhammed bin Selman’ın 2018’de İran’ın nükleer silah edinmesi hâlinde Suudi Arabistan’ın da aynı yolu izleyeceğini açıklaması ve aynı yıl Cemal Kaşıkçı’nın öldürülmesi ise Kongre’de Riyad’a yönelik güvensizliği derinleştirmiştir. Nükleer iş birliğinin Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesini de içeren kapsamlı bir bölgesel pakete bağlanması, süreci daha da karmaşık hâle getirmiştir. 7 Ekim 2023 saldırıları ve ardından İsrail’in Gazze’de soykırım boyutuna ulaşan saldırıları normalleşmeyi yakın vadede siyaseten uygulanabilir bir seçenek olmaktan büyük ölçüde çıkarmıştır. Böylece anlaşma, nükleer silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin kaygılar, Kongre’deki muhalefet, karşılıklı güven sorunu ve bölgesel diplomasideki tıkanıklık nedeniyle uzun süre sonuçlandırılamamıştır.

İkinci Trump yönetimi ise nükleer iş birliğini diğer bölgesel dosyalardan kısmen ayrıştırarak ilerletme eğilimindedir. İran’ın derinleşen nükleer krizi ve İran-İsrail arasında yeni bir savaş ihtimalinin güçlenmesi, normalleşme ve insan hakları gibi başlıkların görece geri plana itilmesine sebep olurken nükleer iş birliğinin ekonomik ve stratejik önemini artırmıştır. Bu ortamda uzun süredir devam eden ve önemli ölçüde olgunlaşmış müzakereler, İran Savaşı’nın yarattığı yeni güvenlik ortamının da etkisiyle resmî imza aşamasına taşınmıştır.

Savaş neyi değiştirdi?

Savaş, ABD-Suudi Arabistan nükleer iş birliğini iki bağlantılı güvenlik kaygısı üzerinden hızlandırmıştır. İlk olarak İran’ın konvansiyonel füze ve İHA kapasitesi, Suudi Arabistan’ın enerji ihracatı ve ekonomik güvenliği açısından hayati önem taşıyan Hürmüz ve Bâbülmendep boğazlarındaki deniz trafiğini kesintiye uğratabileceğini, Körfez’deki Amerikan üsleri ile sivil altyapıyı hedef alarak çatışmanın maliyetini kendi sınırlarının çok ötesine taşıyabileceğini göstermiştir. Bu durum karşısında ABD’nin konvansiyonel güvenlik taahhüdünün sınırlarının daha görünür hâle gelmesi, Riyad’ın güvenlik ve caydırıcılık anlayışını yeniden değerlendirmesine yol açmıştır.

İkinci olarak İran’ın nükleer altyapısına yönelik saldırılar, tesisler ve stoklar ağır zarar görse dahi bilimsel bilgi birikiminin, yetişmiş insan kaynağının ve programı besleyen güvenlik kaygılarının ortadan kaldırılamayacağını ortaya koymuştur. Üstelik askerî müdahalenin, Tahran’da nükleer silahı dış müdahalelere karşı en güvenilir caydırıcı olarak gören yaklaşımı güçlendirme ihtimali bulunmaktadır. Bu nedenle Riyad açısından temel risk, İran’ın mevcut kapasitesinden ziyade savaş sonrasında daha güçlü bir siyasi iradeyle nükleer programını yeniden inşa etme olasılığıdır. Bu yönüyle 28 Şubat’ta başlayan savaş, İran tehdidini Suudi Arabistan açısından varsayımsal bir senaryo olmaktan çıkararak somut ve uzun vadeli bir güvenlik meselesine dönüştürmüş, Riyad’ın nükleer programını ekonomik kalkınmanın ötesinde stratejik dengeleme ve güvenlik aracı olarak görme eğilimini güçlendirmiştir.

Aynı gelişmeler, anlaşmanın Washington açısından da aciliyetini artırmıştır. ABD’nin savaş sırasında Körfez ülkelerini İran’ın misillemelerinden bütünüyle koruyamaması, bölgedeki güvenlik garantörü rolüne ilişkin soru işaretlerini artırmıştır. Bu çerçevede nükleer iş birliği, aşınan güveni kısmen onarmanın ve Riyad’la stratejik bağları yeniden güçlendirmenin araçlarından biri olarak öne çıkmıştır. Aynı zamanda Washington, Suudi Arabistan’ın Çin veya Rusya’ya yönelmesini sınırlamak amacıyla programın Amerikan teknolojisi, düzenleyici standartları ve denetim mekanizmaları çerçevesinde gelişmesini daha uygun bir seçenek olarak değerlendirmiştir.

Böylece anlaşma, bir yandan Amerikan şirketleri için önemli bir pazar oluştururken diğer yandan Suudi Arabistan’ın stratejik ve teknolojik bağımlılığını büyük ölçüde ABD ekseninde sürdürmeyi amaçlamaktadır. Bunun nükleer yayılma riskini Amerikan denetimi altında sınırlayan pragmatik bir çözüm mü, yoksa Ortadoğu’da eşik nükleer kapasite arayışını meşrulaştırabilecek yeni bir emsal mi olduğu ise ancak uygulama sürecinin sonuçlarıyla daha net anlaşılabilecektir.